Tarih Sayfaları
Osmanlıda Bilim ve Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlıda Bilim ve Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Osmanlıda Çinicilik

Gönderen BlogMan 27 Mart 2010 0 yorum


Çini İşleri
Eskiden çininin îmal edilmiş olduğu Kâş şehrine nisbetle çiniye kâşî ve çin fağfurlarıyla porselene de çini denilirdi; sonradan çini tabiriyle kâşî kastedilmiş ve bu deyiş genelleşmiştir. Çiniye sırça da denildiğini görüyoruz; Sırçalıköşk (Çiniliköşk) ile Konya'daki Sırçalı medrese bu cümledendir. Süslü çinilere "sürûç-ı münakkaşa" da denilmektedir.

Anadolu Selçuklularından bu tarafa pek mükemmel bir halde devam edip gelen, cami türbe, çeşme, medrese ve benzer binaları süsleyen çinicilik ve çini tezyinatı Osmanlılarda da pek revaçta idi. Bazı kanıtlara göre XIV. asır ortalarına doğru eski rağbetini kaybeden çinicilik bir asra yakın bir bocalama devri geçirmiştir; çünkü 1330 ile 1400 seneleri arasında çini sanatina ait Anadolu'da, güzel bir esere tesadüf edilmemektedir; bu tarihlerde Kütahya'da Yakup Bey mescidinin (Burası şimdi müzedir) geriye kalan çinileri ile Aydın oğulları devrine ait Birgi'deki çiniler pek basittir.

Osmanlı memleketlerinde İznik'te Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'nın daha kazasker iken 780 H. 1378 M. de yaptırdığı Yeşil Cami ile Bursa'da Çelebi Mehmet'e ait Yeşil Cami ve Yeşil Türbe, çini ile süslenmiş olan ilk eserlerdendir; sonra bunu Muradiye künbetlerindeki çiniler takip etmiştir.

Âşık Paşazade, çini sanatının Osmanlı memleketlerine Tokatlı Hacı İvaz Paş a'nın teşvikiyle girdiğini yazmaktadır; İznik ve Kütahya çiniciliği asırlarca memleket ihtiyacı olan çinileri yapmışlardır; XV. yüzyılda bir de Bursa çiniciliği varsa da bu çok sürmemiş ve galip ihtimalle XV. yüzyılda gelişmemiştir.

Osmanlı çiniciliği XVI. yüzyılda en yüksek derecesine varmıştır; en güzel çini yapan yer de İznik çini imalâthanesidir. İstanbul'da Topkapı sarayı dahilindeki çinili köşk ve yine Topkapı sarayının harem daireleriyle Şehzade Mehmet Türbesi, Süleymaniye Camii ve Türbeleri, Tahtakale'de Rüstem Paşa Camii ve Topkapı haricindeki Takkeci Camii ve Eyüp'te türbenin dışında ve içindeki çiniler ve daha sonra yapılan Edirne'de Selimiye Camii ve benzer daha birçok eserler Osmanlı Türklerindeki çini işlerinin en güzel örneklerindendir. XVI. asrın ikinci yarısında saray için İznik'e pek çok çini sipariş edilmekte idi. Çini üzerine yapılan süsleyici resimlerden en mühimi lâledir; lâle, XV. asrın ikinci yarısından itibaren yayılmaya başlamış ve bilhassa XVI. yüzyılın ikinci yarısında en önemli yeri almıştır. Rüstem Paşa Camii'ndeki çinilerde çok lâle resmi vardır; Eyüp, Haseki Hurrem Sultan ve Kanunî Türbelerinde ve Piyale Paşa Cami'indeki lâleli çiniler' pek mükemmeldir. Lâleden sonra çinilerde nohut, fasulye, bezelye yapraklan ile karanfil, gül, sünbül, nar çiçeği ve servi görülüyor; çinilerde geometrik şekiller kullanılmış ve aynı zamanda yazı da yazılmıştır.

İznik ve Çinicilik ::..

İznik, Osmanlı devrinde,büyük çini merkezlerinden biridir. Osmanlı devrinden zamanımıza kadar gelen en eski çinileri 1391 tarihinde inşaatı tamamlanan İznik Yeşil Cami minaresinde görmek mümkündür. İznik'te 15.asrın ilk senelerinde başlayan çinicilik çok kısa bir zamanda büyük bir gelişme gösterdiğinden şehre çinili İZNİK adı verilmiştir.17.yy.da İznik'i gezen Evliya Çelebi, bu şehrin dokuz mahallesinde halkın çini ve çanak çömlek imal ederek geçimini sağladığını ve İznik'te 340 adet çini fırının bulunduğunu seyahatnamesinde zikretmektedir. Osmanlı devrinde mimari eserlerin iç tezyinatında kullanılan çiniler 24x24 cm. ebadında ve 2-3 cm. kalınlığında tabakalar halinde yapılmıştır. Umumiyetle Selçuk çini tezyinatı Osmanlıların ilk devirlerinde bazı küçük değişikliklerle devam etmiştir. İstanbul Çini Köşk Müzesi mihrabında, Selçuklu hendesi ve yıldızlardan müteşekildir.İznik çinilerinde hendesi şekiller yerine zarif kıvrık dallar üzerine serpiştirilen Hatayi ve Rumi tezyinata önem verilmiştir.Bugün birçok mimari eserimizi süsleyen ve bazı Avrupa müzelerinin en mutena köşelerinde muhafaza edilen İznik çini ve seramiğinin yapılma işine 16.yy.büyük önem verilmiştir. Çinicilikteki bu inkişaf 16.asırda artan inşa faaliyetlerine sıkı sıkıya bağlıdır.16.asrın 1.yarısın da imal edilen çinilerde beyaz zemin üzerine çiçek motifleri,rumiler ve palmetler mavi, lacivert ve sarı renkte işlenmiştir. 16.yy'ın ikinci yarısından itibaren çinilerin renk ve motiflerinde kendini gösteren değişme neticesinde büyük bir zenginlik ve kalite yükselmesi görülür.Beyaz zemin üzerine natüralist çiçek ve yaprak, şakayık, lale, sümbül, karanfil,gül, erik ve nar çiçeği motifleri itina ile işlenmiştir. Sırlar parlak ve çok temizdir. 1557'den sonra ortaya çıkan mercan kırmızısı, çinilere ayrı bir güzellik vermektedir. Çiniler üzerinde kabartma şeklinde görülen domates veya mercan kırmızısının 17 yy. başlarında birden kaybolduğu görülür. Herhalde ustasının ölümü ile mercan kırmızısı sır olup gitmiştir 16. yy. İznik çinileri ile Topkapı Sarayı harem dairesinde altın yol, 1557 yılında inşaatı tamamlanan Süleymaniye Camii'nin mihrabı, Rüstem Paşa Camii ve türbesi, Sokullu Mehmet Paşa Camii ile diğer bazı mimari eserler tezyin edilmiştir. Ayrıca bu yüzyıl çinilerinde çiçeklerden en fazla lale motifine yer verilmiştir. Rüstem Paşa Camii çinilerinde kırk bir çeşit lale motifinin bulunduğu tesbit edilmiştir. 17.yy. başlarında İznik çini sanatı ve tekniğinde bir duraklama görülür. Desenler bozulmaya renkler birbirine vurmaya başlar. Lale ve karanfil motiflerin de 16.yy. ikinci yarısında görülen mercan kırmızısı kaybolur. Yerine soluk bir kırmızı gelir. Bu yüzyılın çinilerinde zemin beyaz,yeşiller mavimsi ,firuze mavisi de yeşilimsi bir renk alır. 16.yüzyılda yapılan panolarda çiçek ve ağaçlar doğrudan doğruya yerden çıkmış gösterildiği halde,17.asırda artık vazoların içinden çıkarılmaya başlanır. Bununla beraber 17.yy.başlarında fevkalade güzel çiniler imal edilmiştir. Sultan Ahmed Camii, Revan ve Bağdat Köşkleri, Topkapı Sarayının sünnet odası kapısının iki yanı bu devir çinileriyle süslenmiştir. 17.yy sonlarında İznik çiniciliğinde başlayan gerileme, Osmanlı Devleti'nin duraklaması ile alakalıdır. Dahili ve harici huzursuzluklar ve harplerle yıpranan devlet,sulh ve sükun devrinde sanata gösterilen alakayı gösterememiştir. 16.asrın hummalı sanat faaliyetlerine bu devirde tesadüf edemiyoruz. Mimari faaliyetler parasızlık sebebiyle çok azalmış ve mimariyi kendisi ne bir tatbik sahası addeden İznik çiniciliği de böylece bozulmaya başlamıştır. İnşaatın durması ile sipariş alamayan çini imalathaneleri yavaş yavaş kapanmaya başlamış ve 1716 senesinde İznik'te çini faaliyeti tamamen sona ermiştir. 1719'da yapılan 3. Ahmet Kütüphanesi'nin çini ihtiyacı boğaz içindeki Kara Mustafa Paşa Yalısı'nın çinileri sökülerek karşılanmıştır. 18.asırda III. Ahmet'in veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa İznik'teki çini ustalarını toplayarak 1725 senesinde İstanbul' da Tekfur Sarayı'nda çini imalathanesi açarak çiniciliği tekrar ihya etmek istemiştir. Bu imalathanede İznik çinisi ayarında çini yapılamamıştır. Tekfur Sarayı çinilerinde, zemin kirli mavimtırak, motifler yeşil mavi, solgun kırmızı ve sarı renkte olup sırlar bozuktur. Kısa bir müddet sonra bu faaliyet de durmuş, ihtiyacı karşılamak için Viyana ve İtalya'dan çini ithal edilmiştir. Son yıllarda Prof. Dr. Oktay Aslanapa tarafından, İznik Çiniciliği ile ilgili bir takım araştırmalar yapılmış ve bu araştırmalar neticesinde bazı çini fırınları bulunmuştur. Günümüzde bu araştırmalar zaman zaman devam etmektedir. İlgili bakanlıkların yetersiz bir bütçe sunmasından dolayı bu çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Son yıllarda İlçede yapılan kazılar ve atölye çalışmalarıyla birlikte İznik Çiniciliğinde bir hareketlilik gözlenmektedir. Bu hareketlilik İlçede faaliyet gösteren çini atölyelerinin umut verici çalışmalarıyla da kendini göstermektedir.

Günümüzde İznik'te çinicilikte en büyük eksikliğimiz alt yapı konusundadır. İznik çinisinin renkleri ve desenleri orijinal olarak kullanılmakta fakat birçok atölyede Kütahya alt yapısı kullanılmaktadır. Yapılan Karolarda ise orijinal olmasa da günümüz teknolojisi ile aslına en yakın alt yapı kullanılabilmektedir. İznik çinisinin yeniden doğuşu bu alt yapı eksikliğinin giderilmesi ile olacaktır.


Çini Sanatında Renk Özellikleri
Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı imparatorluğunun toprakları genişlemeye başladığından;farklı kültürlerle etkileşimden bahsetmiştik. 15. yüzyıl geçiş dönemi niteliği taşıdığından çok farklı teknikler ve üsluplarla karşılaşılabilmektedir. Bu dönemdeki çeşitlilik çini, tezhip, halı ... v.b sanat dallarına da yansımıştır. Çini de renkli sırlama teknikleri, çok renk kullanımı gibi hususiyetlere raslamak da mümkündür. Bu dönemde en gözde çini üreten mekanlar İznik ve Kütahya idi.

İznik 15. yüzyıl ve 17. yüzyıllar arasında imparatorluğun anıtsal mimari yapılarının üretildiği önemli bir çini merkezi olmuştur.

İznik seramiği kırmızı ve beyaz hamurlu olmak üzere iki ana grupta toplanmaktadır. Kırmızı hamurlu seramiği ise sgrafitto, slip ve Milet işi denilen üç ayrı teknik ve üslupta incelemek mümkündür. 14. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar bu üç teknikte genellikle günlük kullanım seramiği yapılmıştır. "Milet işi" adı ile tanınan beyaz astarlı, mavi-beyaz dekorlu grup 15.yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştır.

15. yüzyılın sonlarına doğru İznik seramiğinin beyaz hamurlu, ince ve düzgün şeffaf sırlı grubu başlamaktadır. Başlangıçta Osmanlı çini ustaları mavi-beyaz renkte, çiçekli kıvrık dal, rumi ve palmet ile ince arabesk bezemeli kaplar üretmişlerdir. Bunlarda 14-15. yüzyıl Çin porseleni etkisi farkedilmektedir. Mavi-beyaz seramiklerin ince spiral kıvrımlar ile bezenmiş olan grubuna Evliya Çelebi'nin Seyahat-namesi'ne dayanılarak Haliç işi adı verilmiştir.

1530'ların sonu Mavi-beyaz bezemeye soluk firuzenin yanında mangan moru ve adaçayı yeşilinin ilave edilmesiyle, yanlışlıkla Şam işi olarak adlandırılan bir grup seramik üretilmiştir. Bazen nara, bazen de enginara benzeyen pul pul yüzlü, yuvarlak, büyük bitkisel motiflerin kullanıldığı ve saz üslubunun uygulandığı tabak ve kaseler de bu döneme rastlamaktadır.

16.yüzyılın ortasından itibaren mavi-beyaz bezemeye yeşil, firuze ve siyah ile birlikte kırmızı katılmıştır. Şeffaf sıraltında hafif kabarık mercan kırmızısı 16. yüzyılın karakteristiği olmuştur. Bezemede naturalist bir üslup dikkati çeker. Gül, lale, karanfil, sümbül gibi çiçekler, hatayi ve rozet çiçek kullanılan başlıca motiflerdir. İznik atölyelerinde seramik eserlerin yanında saray nakkaşhanesinde hazırlanan desenler doğrultusunda cami, türbe, medrese, hamam, saray, imaret, kütüphane ve köşk gibi yapılar için çiniler üretilmiştir.

Kütahya'da ise çini sanatı 14. yüzyılda İznik’ten gelerek yerleşen Osmanlı ustaları tarafından getirilmiştir. 16. yüzyılda İznik çiniciliğinin en üst düzeyde olduğu dönemlerde, koyu mavinin değişik tonlarında tasarlanmış eserler "Kütahya ürünü" olarak isimlendirilmiştir. 18. yüzyılda İznik çiniciliğinin durmasından hemen sonra, Kütahya kendine has parlak-canlı renkleri ve motifleri ile özellikle kahve fincanlarında kendini göstermiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar yerli tabak, çanak ihtiyacını karşılamak üzere üretimi artırma çalışmaları devam etmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Avrupa motiflerini içeren ürünlerde artış gözlenmiştir. 1940’larda Kütahya, İzmir Fuarı gibi fuarlara çini ürünleri ile katılmaya başlamıştır. 1950’lerin başında ülkede seramik ve cam sanayiinin gelişimi Kütahya çiniciliğini olumsuz etkilemiştir. Günümüzde ise Kütahya çiniciliği tekrar yükselme trendine geçmiştir. İl merkezinde bir çok çini atölyesinde el işlemesi olarak üretilen çiniler, yurtiçi ve yurtdışında dekoratif amaçlı çok sayıda alıcı bulmaktadır.


Çini Sanatında Motif Özellikleri

ÇİNİ SANATINDA MOTİF ÖZELLİKLERİ

Osmanlı mimari süslemelerinde oldukça farklı desenler ve motifler kullanılmıştır.şimdi bu motiflere ve kaynaklarına kısaca bir göz atalım:

I- Bitkisel motifler

II- Hayvansal Motifler

III- Geometrik ve sembolik motifler

IV- Geçmeler




I- Bitkisel Motifler

Süslememizin en yaygın bir kolu olup çok zengin ayrıntılar halinde bulunurlar. Başlıca dört grup altında toplanabilirler.

A- Çiçekler

Yine üç alt gruba ayrılırlar:

1- Hataî (Hatâyiler): Bunlar süsleme sanatının başlıca desenleri arasında en önemli türlerinden biri olarak çoğu kez çiçeğin kökeni belli olmayacak derecede stilize edilmişlerdir.

2-Doğaya yakın olarak stilize edilmiş çiçekler:
a- Uygulandıkları sahaların zorunlu kıldığı tekniklere göre uygun özellik taşıyanlar.
Örneğin kalem işlerindeki çiçekler ile tahtaya, taşa oyulan veya kumaşa işlenen, halıya dokunan çiçek motiflerinde belli ayrıcalıklar görülür.

b- Çiçek çeşitleri: Özellikle lâle, karanfil, haşhaş, gül, sümbül, haseki küpesi, menekşe, nergis vs. gibileri, gelmiş geçmiş sanatkârların elinde bin bir şekle bürünmüşlerdir. Örneğin lâle motifini ele alalım: İstanbul’da bulunan abidelerimizin yalnız duvar çinilerinde 312 çeşit lâle motifi saptanmıştır. Eski mezar taşlarında bulabildiğimiz değişik lâle formları 350'nin üzerindedir. Kumaşlarda ve işlemelerde ise 585 çeşit sayılmıştır.

c- Kullanılan teknik üslûblara göre değişik görünüm kazanmaları: Örneğin gül motifi taş oymada üç boyutlu oyulduğu ve natüralist bir görünüşe sahip olabildiği gibi, tek düzeyde oyulup geometrik bir şekile de bürünmüştür. Örneğin: gül, kâğıda tezhiplendiği zaman, akıtma, noktalama veya tarama üslûblarına göre farklı görünüştedir.

3- Minyatür çiçekler: Eskilerin “Şükûfe tarzı” olarak adlandırdıkları ve natüralist özellikleri olan bu üslûp, özellikle XVIII. ve XIX. yüzyıllarda benimsenmiş bir süslemedir. Vazolu, vazosuz buketler, tek çiçekler gibi bir çok kısımlara ayrılırlar.


B- Yapraklar

Stilize yapraklar, doğal görünüşte olanlar, tek dilimler, üç dilimli olanlar (Seberk), beş dilimli olanlar (Pençberk), çok dilimli olanlar, birbirlerine sarılmış yapraklardan meydana gelen terkipler (Sadberk), tatbik edildiği sahaların teknik zorunluluğuna uygun özellikleri olanlar, hançer ve geometrik yapraklar gibi pek çok kısımlara ayrılırlar.

C- Ağaçlar

Yapraklarda ve çiçeklerde olduğu gibi pek çok çeşitleri olan ağaç örneklerinin Türk süslemeciliğinde önemli bir yeri vardır. Özellikle beş çeşit ağaç süslemesine çok sık tesadüf edilmektedir. 1) Selvi ağacı 2) Hurma ağacı 3) Hayat ağacı 4) Meyveleri belirtilen meyve ağaçları 5) Çiçek açmış ağaçlar.

D- Yemiş ve Meyveler

Diğer bitki motiflerinde olduğu gibi bu grup da çok zengindir. XVIII. yüzyıla kadar nispeten seyrek, daha sonraları çok yaygın şekillerde kullanılmışlardır. Bunların arasında özellikle üzüm ve nar motiflerini, sembolik anlam kazanarak çok benimsenmiş oldukları görülür.




II- Hayvansal Motifler

Bitkisel süsleme kadar hayvanlardan ilham alınarak yapılan süsleme, Türk mimarisi ve el sanatlarına, özellikle XVI. yüzyıla kadar hakim olmuştur. Bu yüzyıl ile birlikte bitkisel süslemenin yanında yardımcı motif olmaya başlar ve XVIII. yüzyılda da tamamen kaybolup gider.

1- Efsanevî veya mitolojik hayvan motifleri: a- Harpiler: Yarı insan yarı hayvan şeklinde yapılan bu yaratıklar gök, kara ve deniz harpisi olarak üç şekilde oluşurlar. b- Zümrüd-ü Anka veya Simurg adları ile tanınan efsanevî kuşlar. c- Ejderler (Ejderhalar)

2- Stilize hayvan motifleri:
a- Kuşlar : Bu grubun en sık kullanılmış olan motifleridir. Özellikle kartal ve güvercin Selçuklular döneminde çok benimsenmiştir.

b- Aslan, kaplan, kurt ve boğa gibi vahşi hayvanlar

c- At, geyik, tavşan, keçi gibi hayvanlar

d- Balık ve diğer deniz hayvanları

B- Rûmiler: Hayvanların kanat, bacak ve bedenlerinin stilize edilmiş şekillerinden oluşan ve kökenleri Orta Asya’ya dayanan çok yaygın bir Türk Süsleme elemanıdır. Rûmilerle yapılan dekorlar başlı başına bir üslûb doğurmuştur. Pek çok çeşitleri vardır.




III- Geometrik ve Sembolik Motifler

Yüzyıllar oyu en sık ve ayrıntılarla kullanılmış desen türlerinden biri de şüphesiz geometrik kurallara dayanmaktadır. İslâm felsefesi ile iyi bağdaşması ve soyut anlama ulaştığı için Türkler, özellikle Arap âleminden aldıkları bu süslemeyi kendi görgü ve yorumları ile yoğurarak ilginç dekorlar yaratmışlardır. Bu kolu iki bölümde programlamak mümkündür:

A- Geometrik Motifler: Geometri kurallarına ve ölçülerine uyularak stilize edilen kesin motifler bu grubu oluşturur. Geometrik ağlar, daire, üçgen ve poligonlar gibi.

B- Sembolik Motifler: Bilinçli veya bilinçsiz belli bir anlatımı olan motifler bu bölümde toplanmaktadır. Herhangi bir şeyi simgelemek amacı ile kullanılan veyahut belirli bir fikri uyandıran şekillerdir. Türk süslemeciliğinde bu tarzda kullanılan pek çok motife rastlanır. Araştırıldığı zaman, kökenlerinin pek eski medeniyetlere ve inançlara dayandığı görülür. Serbest ve müstakil şekillerde oldukları kadar, geometriye ve sayılara dayananları pek çoktur.




IV- Geçmeler

Eski adı ile zencerek olarak anılan bu desenlerin binlerce çeşidi vardır. Zincirleme halkaların devamı şeklinde oluşurlar. Her yüzyılda sevilmiş, kullanılmış ve zamanın modasına göre üslûplanmışlardır. Kenarsuyu (Bordür) ve yalın hallerde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılırlar.


XVI. ve XVII. Yüzyılda Çinicilik
On altıncı asır sonuyla on yedinci asır başlarında İznik Çiniciliği faaliyette olup cami, türbe, çeşme, saray ve saire gibi yapılan binalar, buradan getirilen çinilerle süsleniyordu. Çini işleri için İstanbul ihtiyacı birinci safta olup bu ihtiyaçtan fazlası hükümetin müsaadesiyle ve tüccarlar vasıtasıyle diğer yerlerdeki binalarla hususî binalarda kullanılıyordu.

İznik çini imalâtında lâzım olan Afyonkarahisar yöresi (Çinilerde kullanılan toprak) Kütahya'da çini ve fincan işleyen ustalar vasıtasıyla tedarik edilerek İznik'e gönderilirdi.

Bursa'da Yeşil Cami'deki çinilerden başlayarak on yedinci asır ortalarına kadar Türk çiniciliğinin tedrici surette nasıl yükseldiğini ve on altıncı asır ortalarından itibaren ne suretle tekâmül etmiş olduğunu bu hususta uzman araştırmacılarımız adım adım nümuneleriyle göstermişlerdir; bundan anlaşıldığına göre onaltını asır ortalarından on yedinci asır ortalarına kadar bir asır zarfında Türk çiniciliği en yüksek devrini yaşamıştır.

Bu tarihlerde İznik çini imalâthanesinin en ince çinileri yaptıklarını buraya verilen siparişler neticesi saray binalarına ve âbidelere, türbelere saltanat kayıklarına konulan çinilerden anlamaktayız. İznik çiniciliğinin on yedinci asır ortalarında da iyi çini yapmaktaki kuvvetini muhafaza ettiğini pek güzel olan Yenicami çinilerinin burada yapılmasından öğrenmekteyiz. II. Sultan Selim'in Edirne'de yaptırdığı Selimiye Camii'nin çinileri ile İstanbul'da Sokollu Mehmed Paşa, Rüstem Paşa, Piyale Paşa, Mesih Paşa, Üsküdar'da Atik Valide, Ramazan Efendi Camileri ve ikinci Selim, Üçüncü Murad ve Üçüncü Mehmed türbelerindeki çiniler, Topkapı Sarayı çinileri, Eyüp Türbesi'nin içinde ve dışındaki çiniler İznik'teki çiniciliğin en mütekâmil safhasını göstermektedir. 978 Cemaziyelevvel ve 1570 Ekim tarihli bir hükümle iş alâtlariyle İstanbul'a davet edilen üstad çinicilerden Hacı Mehmed, Fazlı Halife, Yazıcıoğlu ve Ahmed isimlerindeki üstadların isimlerini öğrenmekteyiz.

Osmanlı çini tezyinatında birinci derecede yer almış olan Lale çiçeği bilhassa on altıncı asrın ikinci yarısında çok görülmektedir. On yedinci asırdaki Türk çiniciliği, sır, renk ve desen itibariyle emsalsiz olup bu hususlarda çini tezyinatı en yüksek derecesine varmıştır.

Sultan Ahmed Camii'nde çok çini kullanılmış olup Topkapı Sarayı çinileri istisna edilecek olursa Sultan Ahmed Camii çinileri türü itibariyle bu asırdaki çinilerin hepsinin üstünde bulunmaktadır. Topkapı Sarayı'nda 1635 tarihli Revan köşkü ile 1639 tarihli Bağdad Köşkü çinileri ve 1641 tarihli Sünnet odası çinileri on yedinci asırdaki en zengin Osmanlı çinileridir. Yine bu cümleden olarak Üsküdar'da Kösem Valide Camii çinileri de vardır. On yedinci asırda İznik çinisinin saraylara, cami ve türbelere konulmak üzere işlendiği bu asrın ikinci yarısında Osmanlı çinileri yani İznik çiniciliği eski haşmetli devrinin sonlarını yaşamakta olduğunu 1076 H. -1665 M. de tamamlanan Yeni Cami (Valide Camii) ile arkasındaki türbede bulunan çinilerden anlamaktayız. Ve bu tarihlerde Kütahya'da halk ve hususi binaları tezyin için yapılan çinilerden başka daha çok, çini fincan yapıldığını bir vesikadan öğreniyoruz. Tetkik ettiğimiz arşiv vesikalarıyla mühimme defterlerinde Kütahya'da bu on yedinci asırda cami, türbe saray ve diğer tezyinat için hükümet eliyle tezyinî çini yapıldığına dair hiç bir kayda tesadüf edilmemiştir; fakat bu kayıt Kütahya'da tezyinî çini yapılmıyor demek değildir; Kütahya çiniciliği, Osmanlı devrinde bilhassa İznik çiniciliğinin sönmeye başlaması üzerine on sekizinci asırda kendisini daha ziyade göstermeye başlamış fakat hiç bir zaman ona yetişememiştir.


XVIII. Yüzyılda Çini Sanatı
XVIII. asırda tezyini sanatlarımızın en mühimlerinden olan çinicilik eski kuvvetini muhafaza edemeyerek sönmeye yüz tutmuştu. Saray, cami, türbe, çeşme vesaire gibi müesseselere konulan çiniler, inşaatı yapan mimarlar vasıtasiyle İznik'te bulunan çinicibaşıya sipariş edilir ve o suretle yaptırılırdı.

Bundan başka, İstanbul'a tüccarlar vasıtasiyle İznik ve Kütahya çinileri ve Kütahya'da yapılan çini fincanlar da getirilip çinicilere mahsus çarşıda satılırdı.

1127 H. - 1715 M. de Venedik ve arkasından Avusturya seferleri ve rağbetin azalması sebebiyle İznik çini imalâthanesindeki işler durmuş ve çini ustaları kısmen dağılmıştı. Bununla beraber İznik'te eskisi gibi çinicibaşı adiyle bir usta ile maiyetinde bir miktar çinici varsa da, 1129 H. - 1717 M. tarihinden beri çini sanatkârları çiniciliği terk ederek başka sanata girmişlerdi. Hükümet, Damat İbrahim Paşa'nın sadareti esnasında bu kıymetli sanatın muhafazası için teşebbüse geçmiş ve İznik kadısına 1131 Muharrem - 1718 Kasım tarihli bir ferman gönderip eskiden beri ne kadar çini imalâthanesi varsa yine evvelki gibi işlerine devam etmelerini ve imal edilen çinilerin muhtelif şekillerinin fiyatlarının tespiti ile bir defterinin İstanbul'a yollanmasını emretmiş ve aynı zamanda hassa mimarlarından birisini bu işe memur eyleyerek aynı fermanın bir suretini de Kütahya kadısına yollamıştır.

Damat İbrahim Paşa'nın bu teşebbüsü arzusu gibi bir netice vermemiş olmalı ki ilk teşebbüsten yedi sekiz ay sonra, yani 1131 Şaban-1719 Haziran'da İznik'ten ustalar getirterek İstanbul'da Eğrikapı tarafında Tekirsarayı (eski Hebdomon sarayı) yanında bir çini fabrikası kurdurup 1137 H. - 1725 M. tarihinden itibaren burada zarif çiniler îmal edilmiştir. Buradaki çini imalâthanesine lâzım olan mürdesenk ve rastık taşı Selanik'ten getiriliyordu.

Bu gayretlere rağmen İznik çiniciliği XVI. ve XVII. asırlardaki inceliğini elde edememiş ve buna mukabil bir zamanlar düz mavi ve lâcivert çini imalinde başta gelen Kütahya çiniciliği mevcudiyetini şöyle böyle muhafaza etmekte bulunmuş ve o tarihlerde Osmanlı vilâyetlerinde yapılan müesseselerde kullanılmıştır.

Bu XVIII. asırda Kütahya'da tezyini çinilerden ziyade kaba kahve fincanlarının yapıldığını ve fincancılar şeyhi adıyla bir çinici esnafı şeyhi bulunduğunu görüyoruz.

Damat İbrahim Paşa'nın İstanbul'da tesis ettirmiş olduğu çinicilik daha sonra günden güne düşmüş ve maalesef Avusturya'dan getirilen çiniler kullanılmaya başlamıştır ki, bunu 1170 Muharrem - 1756 Ekim tarihli bir hükümden anlamaktayız.

XVIII. asırdaki Osmanlı çinilerinin en güzelleri Aksaray'dan Silivrikapısma giden yolun üzerinde bulunan Hekimoğlu Ali Paşa Camii'nde görülüyor ki, bu asrın ortalarına rastlamaktadır.


Ciltçilik
XVI. asırda yetişmiş olan kıymetli mücellitlerden Alaaddin, Hudadâd, Yusuf Şaban ile I. Sultan Selim'in mücellitbaşı Mehmet Çelebi ve oğlu Süleyman Çelebi ve Mehmet Çelebi'nin kardeşi Hüseyin Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin isimlerini biliyoruz; İran mücellitleri ciltçilikte Osmanlı mücellitleri kadar yetenekli değillerdi; Müverrih Âlî'nin Menakıb-ı Hünerveran isimli eserindeki kayda göre İran mücellitleri, Tıla yani rugan veya lake denilen cildleri altın varakla yaldızlamakta ve ciltlerin maktalarını tertipte usta olup buna mukabil smanlı mücellitleri de zencîrek veya şemse san'atıyla ciltlerin zarif, narin ve cazib olmasında büyük başarı sahibi idiler.

XVI. asır sonlarında Kara Mehmed, Mehmed bin Cafer, Ahmed bin Hasan, İsa bin Yusuf vesaire olmak üzere Enderuna mensub 20 mücellit vardı.

Müzehhiblik
Yazı ile beraber yürüyen tezhib kitapların baş kısımlarını, fasıl aralarını, etraf ve sayfalarını ve levhaların etrafını süslemek sanatıdır; bu tezyinat renkli olmayıp yaldızlı olursa ona halkârî denilirdi.

Osmanlılarda müzehhiblik XV. asrın ilk yarısı içinde görülmektedir. İlk zamanlarda Osmanlılar Karamanoğullarındaki müzehhiblerden istifade etmişlerdir; nitekim müzehhib ve hattat olan Konya Aksaraylı Ahmed bin Hacı Mahmud bunlardandır; 840 H. 1436 M.'de şair Ahmedî'nin Tervihü'l-ervah ismindeki tıb kitabını yazan ve tezhib eden bu sanatkârdır. Keza Fatih Sultan Mehme için istinsah edilmiş olan bazı kitapların tezhibleri XV. yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinde müzehhibliğin mevcudiyetini göstermektedir.

XVI. yüzyılda tezhib sanatında eseri olan II. Bayezid'i görüyoruz. Heyete dair yazılan bir kitabın şerhinin kenarındaki tezhip, bunun olup kenarında ismi vardır. Yine bu asırda meşhur müzehhiblerden Kara Mehmed ile Üstad-ı Rûm diye meşhur olan Şaban ve İstanbul nakışhanesinde müzehhib Hüseyin vardır. Kara Mehmed'in en nefis eserlerinden biri, Kanunî Sultan Süleyman'ın divanına yaptığı tezhip olup Yıldız kitapları arasındadır. Müzehhib Selânikli Abdullah bin Mehmed'in çıraklarından müzehhib ve hattat Mehmed bin İlyas tarafından 954 H. 1547 M. de bir Kelâm-ı kadim'e yapılan tezhib Topkapı sarayı Koğuşlar kütüphanesinde ve 563 numarada bulunmaktadır.

İstanbul'daki müzehhibler her sene mûtad üzere Okmeydanındaki okçular tekkesinde talebelerine icazet vermek üzere toplanırlar ve merasim yaparlardı. Bunlara mücellitlerbaşı riyaset ederdi.

XVI. Yüzyılın İkinci Yarısı ile XVII. Yüzyılda Müzehhiplik
On altıncı asrın ikinci yarısındaki müzehhiblik eski kuvvetini muhafaza etmiş ise de on yedinci asrın ikinci yansından itibaren yavaş yavaş bu hızını ve güzelliğini kaybetmeye başlamış olduğu görülüyor.

On yedinci yüzyılda hattat Derviş Ali'nin yazılarının tezhibini Sürahi Mustafa Efendi isminde bir müzehhib yapardı; Mustafa Efendi'nin tezhipte üstadı Abdullah adında bir müzehhib olup bu da, meşhur Yenibahçeli Kara Mahmud'un şakirdi ve azadlı kölesi idi.

On yedinci yüzyıl hattatlarından Çinicizâde Abdurraliman Efendi'nin yazılarının tezhibini müzehhib Baruthaneli Abdullah Çelebi yapardı ki bu zat, Molla Güranili Beyazi Mustafa Efendi'nin hem oğlu ve hem de talebesi idi. Beyazi de yukarda adı geçen Sürahi Mustafa'nın yetiştirmesidir. İnadiyeli îmam ve onun yetiştirmesi Antalyalı Ali de yine bu asrın sanatkâr müzehhiblerindendi.

Hattâ Hafız Osman Efendi'nin yazılarının tezhibinin çoğunu biraderzâdesi olan Bayram Paşa türbedarı Hafız Mehmed Çelebi yapmıştır. Hafız Mehmed Çelebi, müzehhib Sirkecizâde'nin talebesidir; bundan başka Hafız Osman'ınn yazılarına Beyazı Mustafa Efendi talebelerinden Kambur Hasan Çelebi de tezhib yapmıştır.

On yedinci yüzyılda İstanbul'da üstad ve şakird olarak kırk dükkânda yüz beş ve yüz dükkânda üç yüz müzehhib bulunduğunu Evliya Çelebi yazmaktadır.

XVIII. Yüzyılda Müzehhibler
Hattatların yazılarını, berat veya menşurların tuğra ve yazılarını süsleyen, müzehhib denilen sanatkârlar XVII. asırdaki üstad müzehhiblerin talebelerinden idiler.

Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi'nin yazılarını Yusuf Mısrî denilen müzehhibin yetiştirmelerinden Ruganı ve Üsküdarlı Ali Çelebi (vefatı 1761 den sonra) tezhiblerdi. Gerek yazıda ve gerek nakışların türlerinde ve katıcılık ve vasılcılık'ta. üstad olan hezarfen lâkablı Bursalı Mehmed Efendi (vefatı 1153 H. -1740 M.), Sultan Selimli Mustafa Reşid Efendi ve müzehhib Kanbur Hasan talebesinden Dramalı Süleyman Çelebi ve aynı zamanda hattat olan Kastamonulu Müzehhib Abdurrahman Efendi ve yetiştirmesi olan Haydarpaşalı İbrahim Çelebi ve Beyazı Mustafa Efendi'nin oğlu ve talebesi Baruthaneli Abdullah ve hem müzehhib ve hem mücellid Solak Süleyman ile talebesi mücellitbaşı Kara Mehmed ve Bursa'da Tuzpazarı camii imamı müzehhib Mustafa Efendi yetiştirmelerinden Ressamı sikke Ali bin Murad (vefatı 1190 H.-1776 M.), XVIII. asırda gelmiş olan belli başlı müzehhiblerdendir.

Müzehhibler, yani tezhib yapan sanatkârlar, talebelerine tezhibe mezuniyet için her sene Okmeydanı'ndaki okçular tekkesinde toplanarak bunlara merasimle icazet verirlerdi. Bunun için mensub oldukları mücellitbaşı marifetiyle hükümete müracaat ile merasim için müsaade isterlerdi.

Müzehhiblerin arasındaki tuğra işleyen yani tuğraların tezhibini yapan müzehhibler arasında sanatlarında mahareti olanlar lüzumu halinde imtihan edilerek içlerinden yeteneklileri hassa müzehhibleri arasına alınırlardı.


Resim ve Nakış
XV. yüzyıl ortaları ile XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılarda katta, nakkaş, musavvir, tarrah ve ressam gibi güzel sanat erbabı da yetişmiştir. Osmanlı devletinde bu san'atların nasıl başladığını bilinmiyor; bununla beraber Selçuklu memleketlerine sahip olan Osmanlıların Konya'da eski devirlerden kalma resim ve nakışlardan istifade ettiklerine şüphe yoktur; bununla beraber musavvirlik ve nakkaşlığın Osmanlılara girmesinin herhalde XV. yüzyılın ilk yarısı içinde olduğunu kuvvetle tahmin edebiliriz; nitekim Bursa'da Yeşilcami denilen Çelebi Mehmed Camii'nin nakkaşı Bursalı Ali Bin İlyas bu söylediğimiz zamanın ustadlarındandır. Üstad Ali, küçük yaşta iken Semerkand'a götürülüp nakış sanatını orada öğrenmiş ve sonra memleketine dönerek Yeşilcami'in nakışlarını yapmıştır. Daha sonra II Sultan Murat zamanında Bursalı Nakkaş Safî isminde bir üstadı tanımaktayız. XV. asrın ikinci yarısında yani 880 H. 1475 M. de Bursa'da vefat eden Hoca Yusuf bin Hoca Ferruh da nakkaştı.

Tebriz ve Orta Asya'da ehemmiyetli surette yayılan eden musavvirlik ve nakkaşlık XV. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı'ya girmiş ve XVI. yüzyılın sonlarında epey rağbet bulmuştur. XV. yüzyıl ortalarında II. Sultan Mehmet'in hassa musavviri yani saray ressamlarından Sinan Bey isminde bir zatı tanımaktayız; bu, Venedik'te yetişmiş olup Mastori Pavli Daragoza (Matteo Pasti) adında bir ressamın talebelerindendir; Sinan Bey Bursa'da vefat etmiş ve Şiblîzâde Ahmed Çelebi'yi yetiştirmiştir; Şiblîzâde eski tabir ile şebihnüvis'likte yani insan resmi yapmakta (portraitiste) pek mahir imiş '. Onbeşinci yüzyıl nakkaşlarından Hasan ve Fazlullah isimlerinde iki kişi daha biliyoruz.

Osmanlı hükümdarları Doğu'dan getirttikleri musavvir ve nakkaşlardan başka Venedik'ten de ressam getirtmişlerdir; meselâ İtalya'da Veronalı Matteo Pasti ve Ferraralı Konstaniço ve bunlardan başka resmen Venedik cumhuriyetinden vaki talep üzerine 1479 Ekim ayı başlarında (884 H.) İstanbul'a gelen Jantil Bellini bunlardandır. Bellini, bir Türk kadını ile bir solak yeniçeri ve biri madalyon ve diğeri yağlı boya olarak Fatih'in iki resmini ve bir de Topkapı Sarayı odalarının duvar nakışlarıyla şehrin manzarasını yapmıştır; Fatih'in yağlı boya resmi Londra müzesindedir.

II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim zamanlarında meşhur Mikelanj'ın iki defa İstanbul'a davet edildiği halde gelmediği malûmdur; Viyana İmparatorluk Kütüphanesi eski müdürü Karabaçek'in eserinde Bayezid'in Mikelanj'ı İstanbul ile Galata arasında köprü yaptırmak için davet ettiği yazılıdır.

Yavuz Sultan Selim, İran seferinden dönerken Şah Mehmed, Abdülgani, Derviş Bey isimlerinde üç musavvir yani portretist ve Semihan, Alaaddin Mehmed, Mansur Bey, Şeyh Kâmil, Ali Bey Abdülhalik ile daha altı nakkaşı beraberinde İstanbul'a getirmiştir. Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran harbini tasvir eden ve mozaikle yapılmış olan bir tablonun saray köşklerinden birisinin kapısının üzerinde gördüğünü Nemçe elçisi Busbek beyan etmektedir.

Halkondil zeylindeki bir kayda da inanmak lâzım gelirse Yavuz iyi bir ressam imiş; yağlı boya olarak Şah İsmail ile vukua gelen Çaldıran muharebesini yaparak Venedik cumhuriyetine göndermiş; ve bu resim Müverrih zamanında Venedik meclisi salonunda asılı imiş.

XVI. yüzyılın ilk yarısı içinde (932 H. 1525 M.) devlet hazinesinden para alan nakkaşlar 29 ve öğrencileri de 12 kişi idi. Bunların bir kısmı İstanbul'da yetişmiş ve bir kısmı da Azerbaycan'dan gelmişlerdi; Azerbaycan'dan gelmiş olanlar Fatih Sultan Mehmet, Bayezid, Selim bunlardan her birinin ismi, maaşı, nereden geldiği ve nerede yetiştikleri Topkapı sarayı kütüphanesindeki sanatkâran defterinde gösterilmiş ve oradan naklen merhum Muallim Cevdet tarafından neşredilmiştir.

Bu üstatlardan Amasya valisi Şehzade Ahmed'in yanında bulunmuş olan 22 akçe yevmiyeli ressam Şahkulu, 24 akçeli Tebrizli Melek Ahmed ve 20 akçe yevmiyeli Hasan bin Mehmed ve 21 akçe yevmiyeli ressam Hasan bin Abdülcelil vardır.

Bunlardan musavvir ve nakkaş Şahkulu, Yavuz Sultan Selim zamanında İstanbul'a getirilerek evvelâ 22 akçe ile hassa nakışhânesine alınmış ve daha sonra başnakkaş olmuştur. Şahkulu, resim ve nakışta meşhur Behzad'ın mensup olduğu Herat kolunu temsil etmiştir. İstanbul'da çok talebe yetiştirmiştir; Şahkulu mektebi, Cemâat-i Acem nakkaşları adıyla İran sanatını temsil etmiş olup buna karşı yine XVI. yüzyılda Türk zevk ve san'atını gösteren Cemâat-ı Rûm nakkaşları vardı. Şahkulu'nun Penahî mahlasıyla şiirleri olduğunu musavvirlik ve nakkaşlıkta fevkalâde mahareti bulunduğunu Âşık Çelebi yazmaktadır.

Tezhib sanatında da üstad olan Şahkulu'nun en kıymetli öğrencisi müzehhib Kara Mehmed olup bunun Yıldız kütüphanesinde bulunan Kanunî Sultan Süleyman Divanındaki tezhibi en nefis eserlerindendi. Bunlardan başka Mısır seferi esnasında Yavuz Sultan Selim'in Halep'ten İstanbul'a gönderdiği Taceddin Kürebend ve Hüseyn-i Bâlî ile Kanunî'nin ilk zamanlarında İstanbul'a gelen musavvir Kinci Mahmud ve hem musavvir ve hem müzehhib olan Mısırlı Hasan ve talebelerinden üstad İbrahim ve Galatalı Mehmed ve Hüner-nâme'nin resimlerini yapan Üstad Osman ve kayın biraderi musavvir Ali ve Hasan Kefeli ve adı Mustafa olan şair Sâî ile müneccim ve muvakkit ve aynı zamanda nakkaş olan Ahmed-i Nakşî XVI. yüzyıl musavvir ve nakkaşlarındandırlar.

Bunlardan başka yine aynı asırda yetişmiş olan Türk nakkaş ve ressamları arasında Manisalı hattat ve şair Camiî ile meşhur Galatalı Nakkaş Haydar'ı da zikretmek lâzımdır. Bugün eserini gördüğümüz ve şiirde Nigârî mahlasli olan Haydar Çelebi, hem şiir ve hem de resimde maharet sahibi idi; 980 H. 1572 M. de vefat eden Nigârî Haydar hassa gemilerinde yani Osmanlı donanmasında reislik (kadırga kaptanlığı) etmiş ve musahibi olduğu II. Sultan Selim ile Barbaros Hayreddin Paşa'nın resimlerini yapmıştır. Barbaros'un resmi Türk Tarih, Arkeoloji ve Etnografya dergisi'nin 3. numarasında basılmıştır. Nigârî'nin Londra müzesinde 2 minyatürü olduğunu F. R. Martin ve ondan naklen merhum Halil Ethem Bey, Elvah'ı Nakşiye kolleksiyonu isimli eserinde yazmaktadır. Ressam ve şair Nigârî'nin ilk zamanlarda Tophane'deki evi ve sonra Eyüp tarafındaki köşkü âlim, edib, şair ve sanatkârların buluşma yeri idi. Profesör Dr. Süheyl Ünver tarafından Ressam Nigâri - hayatı ve eserleri hakkında 1946 tarihinde bir eser yayınlanmıştır. 979 H. 1571 M. de vefat eden ve Topkapı Sarayı'nın kapısıyla divanhanesinin nakışlarını yapan ve Baba Nakkaş diye şöhret bulan Şeyh Mustafa'nın adına Çatalca'ya yakın Baba Nakkaş adında bir köy vardır.

Nakışlar, cami, mescit, saray ve konakların ve evlerin duvarlarına, pencere kenarlarına tavanlara ve göze hoş gelecek yerlere yapılır ve binanın aydınlık veya loş oluşuna göre nakşedilirdi; nakışlarda lâle, karanfil ve nar çiçeği esastı.


XVI. ve XVII. Yüzyılda Nakkaşlar
On altıncı yüzyılın son yarısıyla on yedinci asırda gerek saray ve gerek saray harici nakkaş ve ressamlar vardı. Nakkaşbaşı kârhanesi denilen mirî yani hükümet nakışhanesi Sultan Ahmet'te Arslanhane'nin üstündeki kârgir hücrelerde olup nakkaşlar da burada bulunurlardı; saray nakkaşları epey kalabalıktı.

On altıncı yüzyıl sonlarında (1004 H.-1596 M.) vefat eden nakkaş şâir Mustafa Sâî Çelebi, Mimar Sinan'ın vefakâr arkadaşı idi. Sâî'nin Riyazi ve Rıza tezkerelerinde bazı manzumeleri görülmektedir; Mimar Sinan'ın tercüme-i haliyle eserlerini havi Tezkiretü'l-bünyan ismiyle matbu eser nakkaş Sâi'nindir. Silivrikapı mezarlığında medfun olan Sâî'nin İstanbul'da yapılmış olan bir hayli binada manzum tarihleri vardır.

Hassa veya mirî nakkaşların bir sınıfı vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, zeamet ve tımar sahiplerinin beratlarını nakışlarla tezyin ederlerdi; büyük berat veya menşurları nakkaşbaşı ve küçük dirlik yani zeamet ve tımar beratlarını maiyyetindeki diğer hassa nakkaşlarının tezyin eylemeleri kanundu.

Bu mirî nakkaşlardan başka serbest olarak nakış yapan nakkaşlar da vardı.

XVIII. Yüzyılda Nakkaşlık
Nakış, resimle beraber yürümüştür. Nakkaşlar da, diğer sanat erbabı gibi, hassa ve serbest olarak iki kısımdı. XVIII. asır ortalarında, yani 1171 H. - 1757 M. tarihinde, hassa nakkaşı yedi kadar olup aynı asır sonlarında 1205 H. - 1790 M. de sekizdi.

Osmanlı nakkaşlarının en güzel eserleri bazı mescidlerde, konakların salonlarında görülmektedir. Odanın vaziyetine göre tavanların nakışları gayet sanatkârane yapılmış olup, bugün bunların adedi pek azalmıştır. Tavan nakşında en ehemmiyetli şey tavanın göbek denilen orta kısmının nakşıdır. Tavanın diğer kısımları ise mozayik tarzındaki geometrik veya bitkisel şekiller ve tavan köşelerindeki sanatkârane işlemelerle süslenirdi. Anadolu hisarındaki Amcazade yalısı, XVIII. asra ait tavan nakşını gösteren en güzel nakış sanatı eseri olarak kalabilmiştir. Tavan tezyinatı yapıldıktan sonra bu tavan bir merasimle yerine konulur ve buna Tavan kaldırma denilirdi.


XVI. ve XVII. Yüzyılda Ressamlar
On altıncı asrın ikinci yarısından itibaren epeyce gelişmekte olan resim sanatı şarkın minyatür yolundan tamamen ayrılmamakla beraber Osmanlı zevkine mahsus bir ekol halinde gelişmeye başlamış ve bilhassa on yedinci asırda oldukça gelişmiştir.

Osmanlı resimleri garptaki büyük tablolar halinde yapılmadığından ufak kıtada kitap resimleri minyatür zevkine uygun dekoratif mahiyette kendini göstermiştir. Evliya Çelebi on yedinci asırdaki resim yapan sanatkârların dükkânlarından (atölyelerinden) bahsetmektedir. Bunlardan dört dükkânda resim yapan nakkaşların adedi kırk kadardı.

On yedinci asırda Miskalî mahlaslı tarih sahibi Üsküplü Solakzâde Hemdemî ile Tiryaki Osman Çelebi, kale ve muharebe resimleri yapmakta mahir imişler. Yine resim yapan nakkaşlardan Parmakkapı'daki Taşbaz Pehlivan Ali, pâdişâhların, serdar ve vezirlerin Revan ve Bağdad cenklerini yapmakta üstad imiş.

Topkapı Sarayı'ndaki Seyyid Lokman'ın meşhur Hüner-namesinin resimlerini Osman adında üstad bir ressam yapmıştır. Bunun yukarda adı geçen Tiryaki Osman Çelebi mi yoksa başka bir Osman Çelebi mi olduğu tetkike muhtaçtır; Ali'nin Surradme'sindeki resimler de güzeldir.

On yedinci asır başındaki nakkaş ve ressamlardan olup Enderunda yetişerek daha sonra yeniçeri ağası, beylerbeyi ve vezir olan nakkaş Hasan Paşa'nın (vefatı 1032 H.-1622 M.) Birinci Ahmed'in tuğrasını havi güzel eseri Topkapı Sarayı'nın yazı salonunda görülmektedir.

Yine bu asrın üstad ressamlarından ve Mevleviye tarikatı mensuplarından Esedî veya Aşarî ile arkadaşlarından Solakzâde Miskalî Bihzad'ın (vefatı 1063 H. - 1653 M. ) hayvan resmi, muharebe ve portrede maharetleri olduğu görülüyor. Ressam Bihzad Galata Mevlevihanesi'nin hatiresinde medfundur. Bunlardan Aşarî pek çok arslan resmi yaptığı için Esedî mahlasını kullanmıştır. On yedinci asır sonuylae on sekizinci asır başlarında yaşamış olan şair, musikişinas mevlevi Fennî Mehmed Dede (vefatı 1127 H.-1708 M.) de fresk ve portre kompozisyonda mahir idi.

Resimde Fenni Mehmed Dede yetiştirmelerinden ve Mevlevilerden şair, hattat Dukakinzâdelerden Fasih Ahmed de ressam olup yapmış olduğu bir kalyon resmi İbnü'l-Emin Mahmud Kemal İnal'ın kütüphanelerinde bulunmakta olup fotoğrafı, Konya Halkevi tarafından neşredilmiş olan Mevlâna'nın ressamları isimli eserde (s.42) vardır. Fasih Ahmed de üstadı Fenni gibi fresk resimleri, portre ve alagorik mevzularda eserler vücuda getirmiştir.

On altıncı asrın ikinci yarısıyla on yedinci asırda yetişmiş olan ressamlardan en meşhuru Nakşi (vefat tarihi malûm değil) ismindeki ressam olup insan resimleri yapmakta mahareti vardı. Bundan başka Birinci Ahmed'in fala bakması için yazılan falnamenin resimlerini yapmış olan Kalender ile Dördüncü Mehmed zamanında Edirne'de yaşamış olan ressam Âbi'yi biliyoruz. Bu ressamlardan başka eserleri olup isimlerini bilmediğimiz ressamlar da vardır.

Dördüncü Mehmet'in resme merakı dolayısıyla Osmanlı sarayında Fajiyo adında bir yabancı ressam da görülmektedir.


Mezar Taşlarındaki Resim Tezyinatı
İslâmiyetin ilk devirlerindeki zarurî olan yasaklanmasının sonraları bertaraf olmasına rağmen, hakikati bilmeyen bir zümrenin hâlâ resmi yasak saymaları, bu güzel sanatın İslâm âleminde gelişmesine mâni olmuş ve buna mukabil yazı sanatı yani hattatlık muhtelif şekillerde meydana çıkmıştır. Osmanlı Türkleri resme mukabil yazıda emsalsiz ve taklidi kabil olmayan şaheserler vücuda getirmişlerdir. Bununla beraber, bediî sanatlardan olan resme karşı olan alâka dolayısıyla XVI. asırdan itibaren mezar taşlarında başta kavukları havi muhtelif şekiller görülmüştür. Mezar taşlarının imal tarzı asırdan asra kemale doğru giderek XIX. asrın ilk yarısında en olgun şeklini almıştır.

Osmanlı mezarlarını, türbelerini, taşların kavuklarını, kadın mezarları tezyinatını, gelin kıyafetinin saç ve duvaklarına kadar pek ince yapılmış olan sanatkârane taş oymaları görüp hayran olmamak mümkin değildir. Bu mezar taşlarındaki yazıların bir kısmı meşhur hattatlarımızın olup, taşların yapılışı ressam kadar mahir senktraş denilen bir taçşı ustasının elinden çıkmıştır. Mezar taşları aynı zamanda Osmanlılarda pek çeşitli olan serpuş yani kavukların hangi sınıf tarafından giyildiklerini göstermeleri itibariyle de pek mühimdir.

Osmanlıda Müzecilik

Gönderen BlogMan 31 Ocak 2010 0 yorum


Osmanlıda Müzeciliğin Başlangıcı
• Osmanlı döneminde ilk müzecilik çalışmaları bugünkü müze kavramıyla aynı olmasa da ve müze adı geçmese de 1845-46 yıllarında İstanbul’a gelmiştir. 1830’lu yıllarda Harbiye Nezareti’nde Tophane-i Amire müşiri olan Fethi Ahmet Paşa Darü’l Esliha’daki koleksiyonları barındıran Harbiye Ambarı’ndan sorumluydu. Koleksiyonlardan söz eden en eski belge, Harbiye Ambarı’ndaki eski silahların ve çeşitli tarihi nesnelerin düzenlenilerek yerleştirilmesi için bir mekan tahsis edilmesi önerisini içerir; bu belgeye göre Harbiye Ambarı’ında, insan ve hayvan suretlerinin tasvir edildiği eski eserlerin düzenlenerek yerleştirildiği bir müze zaten mevcuttu. Ahmet Fethi Paşa, eski bir kilise olan Aya İrini’nin alanını ikiye bölerek koleksiyonları bu bölmelere yerleştirdi. İç avlunun sağında, üzerinde “ Mecmua-i Esliha-i Atika ( eski silah koleksiyonu ) “ yazılı mermer giriş, Harbiye Ambarı’nda bulunan eski silah ve zırh koleksiyonuna açılıyordu. Bu girişin karşısındaki, üzerinde “ Mecmua-i Asar-ı Atika ( eski eser koleksiyonu ) “ yazılı giriş ise, Helen ve Bizans dönemlerine ait eserlerin bulunduğu bölüme açılıyordu. Eserlerin yerleştirilmesi için seçilen Aya İrini de rast gele seçilen bir mekan olmayıp tamamen ideolojik sebepler taşımaktadır. Eski kilise bulunduğu yer itibariyle hem saraya yakın ve içinde hem dışarıya yani halka yakındır. Yani hem ele geçiren kültürü hem de ele geçirilen kültürü yansıtmaktaydı. Kilisedeki eserleri padişah kendi dışında özelliklede gerileme döneminde güç gösterisi olarak, yurt dışından gelen elçiler, konsoloslar vs. görebilmekteydi.

• 1870’lerde Aya İrini burada bulunan eserler artık mekana sığmadığı için yine sarayın bahçesinin içinde bulunan Çinili Köşk’e taşınmıştır.15. yy.’da 1873 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan bu köşk erken Osmanlı dönemine aittir. Binanın içindeki çiniler müzeye dönüştürülme esnasında üzerleri sıvayla kapatılıp tahrip edilmiştir. Ayrıca devasa bir giriş eklenerek yapı deforme edilmiştir. Böylece Osmanlı döneminde kurulan bu yapı biçimsel olarak Avrupa’da ki örneklerine benzeyen bir müze halini almıştır. 1876’da “ Müze-i Humayun “ adını alarak halka açılıştır.


• Bir İngiliz olan E. Gold Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmaktayken 1869’da Müze-i Humayun’un başına müze müdürü olarak atanır. Gold Avrupalı olmak dışında müze yönetimi için gereken niteliklerden hiçbirini taşımamaktaydı. Ali Paşa’nın 1871’de ölmesi üzerine Sultan Abdülaziz, devleti Tanzimatçılardan kurtarmak amacıyla Mahmut Nedim Paşa’yı göreve getirir. O da derhal Ali Paşa’nın göreve getirdiği kişilerin hepsini görevden alır; bu kişilerin içinde E. Gold’da vardır. Sadrazam müze müdürlüğü makamını da kaldırır ve koleksiyona göz kulak olması için Terenzio isimli bir ressamı görevlendirir ancak kendisine resmi bir unvan verilmez.

• Bu olaylardan yalnızca bir yıl sonra, Mahmut Paşa, koltuğunu Tanzimat’ın en önemli reformcularından biri olan Mithat Paşa’ya kaptırır. Mithat Paşa’nın döneminde, Tanzimat’ın coşkulu bir taraftarı ve Fransız kültürü hayranı olan yeni maarif nazırı Ahmet Vefik Efendi, müzeyi kısa bir sürede yeniden hizmete açar ve Alman Anton Philip Déthier’i müze müdürlüğüne getirir. E. Gold’dan farklı olarak Déthier, Berlin Üniversitesi’nde tarih, klasik dönem, filoloji, arkeoloji ve sanat tarihi alanlarında eğitim görmüştü ve 1872’den 1880 yılında ölene dek müze müdürlüğü yapmıştır. Déthier’in ilk yaptığı işlerden biri, tarihi eser trafiğini düzenleyen bir “ Nizamname ( eski eser koruma kanunu ) “ çıkarılmasını sağlamak olmuştur. Ancak bu Nizanname ilk bakışta Osmanlıya ait eserleri korumak amaçlı yapılmış görünmekle birlikte uzun vadede çok zarar vermiştir. Örneğin “ Osmanlı toprakları üzerinde bulunan tarihi eserlerin 3/1‘i devletin 3/1’i toprak sahibinin 3/1’i de bulanındır “ diye belirtilen madde tarihi eserlerin yurt dışına götürülmesine neden olmuştur. Çünkü bu maddeden faydalanmak isteyen yabancılar Osmanlı topraklarından arazi satın alarak çıkan eserlerin 3/2’sine sahip oldukları için pek çok eseri yurt dışına çıkarmışlardır.

• 1881’den sonra müze müdürlüğüne Osman Hamdi atanmıştır ve Türk müzeciliğinde ikinci dönem başlamıştır. Fethi Ahmet Paşa’dan sonra ilk müdürlük yapan Türk Osman Hamdi’dir ve batılı anlayışıyla bir müzecilik yapmıştır. Şu anda bulunan lahitlerin neredeyse tamamı onun zamanında çıkarılmış ve müzeye dahil edilmiştir. Hatta daha sonra kurulacak olan Arkeoloji müzesi ( 1891 ) de ilk olarak bu lahitlerin konulması için yapılmıştır.

• Çinili köşk bir süre sonra dar gelmeye başlayınca, içindeki eserler Süleymaniye Külliyesine taşınıyor. 1983’te de bugün ki yerine yani İbrahim Paşa Sarayı’na taşınıyor.

• Yüzyılında başında ise durum şöyledir; Bursa’da, Konya’da müze şubeleri açılıyor ve Cumhuriyetin ilanına kadar bu durum devam ediyor. Şubelerin açılma sebebi öncelikle, eserlerin çıkarıldıkları yerlerde korunmak istenmesidir. Ayrıca arkeoloji müzesi dar gelmeye başlamaktadır ve taşınmayı engellemek için şube açma yöntemine gidilmiştir. Bu durum Cumhuriyet sonrasında da devam etmiştir. Eserler bulundukları yerde kalıyor ve oradaki müzeye dahil ediliyorlardı. Ayrıca şubeler açmak Anadolu kültürünün sahiplenilmesi amacıyla da uygulanmıştır.

• Cumhuriyetten sonra müzecilik anlayışı Batılı anlayışa dönmüştür. Resim-heykel müzesi buna bir örnektir.


Hazırlayan: Orçun Aksakal

Osmanlı Mimarisi

Gönderen BlogMan 0 yorum


OSMANLI MIMARISI
Insâ yâni yapi san'ati. Toplum larin dîni, siyâsî, içtimaî ve iktisadî özelliklerine göre meydana getiri len güzellik, estetik, saglamlik ve kullanisliligi kendinde toplayan; mesken, mâbed, medrese, hamam, kervansaray, çesme, köprü, su yolu, bend, türbe, ima ret, hastahâne, çarsi, bedesten, kütüphane, saray ve kabristan gibi eserlere mîmârî eserler denir. Kültür, iklim ve teknik imkânlara bagli olan mimarlik san'ati ve mîmârî eserler devirden devire, milletten millete, iklimden iklime degisiklik göstermektedir. Kulla nilan malzemenin cinsine ve özel ligine göre insâatin sekli ve tatbik edilen usûller de ayridir.

Mîmârî bir eserde tertip tarzi, büyüklük, ölçülerin birbirine nisbeti ve uygunlulugu gibi unsurlar sayesinde güzellik saglanmaya çalisilir. Bu maksatla eserlerin ölçülerinde nisbetlerini esas alan matematikle ilgili formüller kullanilir. Mimarlikta göz önüne alinmasi gereken bir husus da kullanisliliktir. Yâni yapilan eser kullanis gayesine uygun olmali, bina içindeki sirkülasyon (hava akisi) ve akustik (ses yayilma) özellikleri iyi bir sekilde saglanmali, çesitli ihtiyâçlar imkânlar nisbetinde karsilanmalidir.

Mîmârlik, ihtisas sahalarina göre; dînî mîmârlik (cami, mescid, kilise mimarligi), askerî mîmârlik, sivil mîmârlik (mesken, sanâyî, ticâret, içtimaî ve siyâsî mîmârlik), sehir mimarligi ve bahçe mimarligi gibi subelere ayrilir.

Mimarlik târihi insanlik târihiyle yasittir. Yeryüzünde ilk mîmârî eser, ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselâmin, Allahü teâlânin emriyle insâ ettigi Kabe'dir. Kâbe-i muazzamayi ikinci defa Sit aleyhisselâm, Nuh tufanindan sonrada ibrahim ve oglu ismail aleyhimesselâm yeni den insâ ettiler.

Islâmiyet'ten önceki devir lerde insanlarin barinma ihtiyâci sebebiyle mesken mimarisi gelisti. Dînî merkezler olan çesitli mâbedler, krallar ve hükümdarlar için sato ve saraylar, düsman hücumundan korunmak için kaleler ve etrafini çeviren surlar, eglence yerleri ve tiyatrolar, büyük sehirler, bu sehirlere su saglayan su kemerleri, temizlik için hamamlar yapildi.

Islâmiyet'in gelmesinden sonra büyük bir medeniyet kuran müslümanlar, her sahada oldugu gibi mimarliktada essiz eserler meydana getirdiler. Kisa za manda Hindistan'dan Ispanya' ya kadar uzanan üç kit'a üzerine yayilip, genis topraklari bu yeni kültürün eserleri ile süsleyip dam galarini vurdular. Bu eserleri meydana getirirken, o güne kadar çesitli milletler tarafindan kullani lan mimarî usûllerini en iyi sekilde tatbik ettikleri gibi, daha evvel görülmemis birçok yeni teknikler de gelistirdiler.

Peygamber efendimiz ve dört halîfesi, Emevîler, Endülüs Eme vîleri ve Abbasîler devirlerinde; camiler, hanlar, ribat adi verilen kale görünüslü savunmaya yöne lik binalar, camiler, minareler, medreseler, hastahâneler ve saraylar yapildi.

Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklulari da hâkimiyet kur duklari genis memleketler üze rinde cami, medrese, türbe, çok i maksatli olarak kullanilan külliye ler, bîmârhâne (hastahâne), ashane ve hamamlar insâ ettiler. Ticâret yollari üzerinde kervansa raylar, dârüssifâ adi verilen hasta hâneler yaptirdilar. Bilhassa Mogol baskin ve yagmalarina karsi sehirlerin etrafini surlarla çevirdiler. Hindistan'da kurulan Tîmûrogullan (Gürgâniye) Dev leti zamaninda da çesitli mîmârî eserler ortaya kondu. Delhi'deki Sah Cihan Camii, Agra'da yaptiri lan Taç Mahal, Hindistan'da mey dana getirilen önemli eserler dendir, ilim ve feyz kaynagi olan dergâhlar da, Hindistan mimarî sinde özel yer tutmaktadir.

1299 yilinda kurulan, 1453'de istanbul'un fethinden sonra büyük bir devlet hâline gelen Osmanlilar zamaninda da, daha önceki islâm devletlerinde görü len mimari eserlere daha yenileri eklendi.

Osmanli mimarisi; Türk târi hinde belirli bir yeri olan, büyük ve heybetli eserleri meydana getiren Osmanli Türklerinin insanlik san' at târihinde mühim yer tutan san' at eserlerinin toplamidir. Osmanli mimarisi basit, kullanisli, âbidevî ve az tezyinatti olmasi ile dikkat çeker. Ince, zarif, vakur ve hey betlidir. Tamamen âbidevî sahe serler olan camilerin çevreleri, külliye tâbir edilen bir çok sosyal müesseselerle çevrilmistir. Fev kalâde îmârci bir devlet olan Osmanlilar zamaninda, kendine âid olmayan eserler bile ihti mamla korunmustur, îmâr tesvik edilmis, îmâr görmeyen Osmanli topragi kalmamistir. Mütevâzî mahalle zenginleri bile bir mescid yaptiramadigi takdirde, bir çesme yaptirmis veya bir mekteb tamir ettirmistir.

En küçük yapida bile, saglam, dürüst, namuslu bir sekilde büyük bir san'at zevkiyle ve top lum heyecani ile çalismayi, aldigi terbiyenin esâsi sayan Osmanli mimarlari, belli bir egitim siste minden geçerdi. Mimarlar, devlet tarafindan îmâr ve mühendis akademisi hüviyetinde olan Hasbahçe'de nazarî olmaktan çok pratik usûllerle yetistirilirdi.

Mimarlar; hassa (devlet) mimarlari, sermîmâr (basmîmâr), hassa sermîmâr (hassa basmî mân) veya sermîmâr-i mîmâran-i hassa denilen yüksek vazifeli bagliydilar. Bu zât bir nevî bayin dirlik bakani sayilirdi. Bâzi durumlarda dîvâna katilir ve iza hatlarda bulunurdu.

Osmanli mimarlari büyük görgü ve tecrübe kazanarak her medeniyete âid âbideleri, teknik ve san'at bakimindan inceleyerek yetisirlerdi. Plân ve maket üzerin de çalisirlar, hazirladiklari plân ve Maketlere göre eserlerini insâya baslarlardi. Pâdisâhlar önce mî mârlarin hazirladiklari maketleri görürlerdi. Ayrica âbidenin nakis lari'da önce kâgida yapilir, sonra son sekli verilirdi. Küçük insâat lar için de resim ve plânlar çizi lirdi. Mîmâr, yaptigi binanin muhasebesi ile mesgul olmaz, bu is için o binaya nazir veya bina emini denilen bir maliyeci, yapi küçükse bir kâtip tâyin edilirdi.

Hassa mimarlari, sehirde nizâma aykiri olan insâata izin vermemekle, eger yapilmissa yiktirmakla da vazifeliydiler. Bas lica yasak bölgeler istanbul surla rinin içe ve disa dogru 5'er arsin (3 metre) yakini, cami ve mescid lere 5 arsindan fazla yaklasmis binalar, caddeleri daraltacak insâatlardi. Bütün yasaklara ve kontrollere ragmen, zaman za man yapilan binalar yiktirildi. Surlara yapilan evler, 1539'da bir defa yiktinldigi hâlde tekrar yapil mis, 1559'da Mîmâr Sinan tarafin dan tekrar yiktirilmisti. Sehir kaldirimlarini insâ ve tamir ettir mekle de vazifeli olan hassa mimarlari, kaldirimcilara yaptir diklari kaldirimlar bozulursa, üç yil içinde bedava onartirlardi.

Tasrada da devletten maas alan hassa mimarlari vardi. Eyâ letlerde beylerbeyilerin emrinde bayindirlik müdürü vazifesi yapan mimarlar, bulunduklari yerlerdeki devlet insâatindan, husûsî insâatin Nizâm-i na uygun olmasindan, usta ve isçilerin durumlarindan ve eserlerin ise yarar hâlde tutulmasindan mes' ûldüler. Hassa mimarlarinin tas vib etmedigi hiç bir kimse husûsî mimarlik yapamazdi.

Hassa sermîmârligi 1831'e kadar devam etti. Bu târihte sul tan ikinci Mahmûd Han tarafin dan Ebniye-i hassa müdüriyeti kuruldu. 1836'da Meclis-i umûr-i nâfia, 1839'da Umûr-i ticâret ve nâfia nezâreti yâni bayindirlik bakanligi kuruldu. Ebniye-i hassa müdüriyeti de bu nezârete bag landi. Böylece hassa mimarlari ocaginin sönmesiyle, Hasbahçe mektebi de sona erdi. Mektepten yetisen kaliteli mimarlar azaldi. Askerî mekteblerdeki mühendis lere mimarlik verildi. Mimarligin ve mîmârî eserlerin yok olmakta oldugunu gören büyük devlet adami ikinci sultarn Abdülhamîd Han, 1881'de bugünkü Güzel San'atlar Akademisi demek olan Sanâyii Nefise mektebi âlîsini mîmârî bölümüyle birlikte kurdu. 1299 yilinda devlet hâline gelen Osmanlilar, mîmârî eserle rini en evvel ilk bassehirlerinden olan Bursa'da ortaya koydular.

Daha çok Selçuklu mimarisi nin izlerini tasiyan ve Orhan Gazi zamaninda Bursa'da; Orhan Gazi' nin kardesi Alâaddîn Bey tarafin dan yaptirilan Alâaddîn Camii, Orhan Bey Camii, Edebâli'nin kardesinin oglu tarafindan yapti rilan Ahî Hasan mescidi, Murâd-i Hüdâvendigâr zamaninda yaptirilan Hüdâvendigâr Camii, Sehâdet Camii, Hayreddîn Pasa Camii, Nilüfer Hâtûn Camii, izzeddîn Camii ve Kara Ali Camii ile Yildirim Bâyezîd zamaninda yapilan Yildirim Camii, Ali Pasa Camii, Demirtas Camii, Ertugrul Camii, Molla Fenârî Camii, Gazi Tîmûrtas mescidi, Somuncubaba Camii ve 20 kubbeli, ortasinda on alti köseli büyük bir sadirvan bulunan, minberi ceviz agacindan, oyma duvarlari, en güzel yazi motifleriyle süslü Ulu Camii bunlarin belli baslilarindandir.

Celebi Sultan Mehmed devrinde yapilan camiler ise; Saheser Camii ismiyle de anilan, nefis iznik çinileriyle süslü, çinilerindeki hâkim renk yesil oldugu için bu adi alan Yesil Camii, Çelebi Sultan Mehmed'in kizlari Selçuk Hâtûn ve Hafsa Hâtûn tarafindan yaptirilan Selçuk Hâtûn Camii ve Bedreddîn Câmii'dir.

Sultan ikinci Murâd Han zamaninda da; Muradiye Camii, Abdal Camii, Zeynîler Camii yaptirilmistir.

Ayni zamanda türbeler sehri de olan Bursa'da ilk alti Osmanli pâdisâhinin ve yakinlarinin türbe ve kabirleri yer almaktadir. Bir mimar? eseri olarak ortaya çikan ve istanbul'un fethine kadar yapilan türbeler ise sunlardir: Osman Gazi türbesi, Orhan Gazi türbesi, Murâd-i Hüdâvendigâr türbesi, Yildirim türbesi, Çelebi Sultan Mehmed türbesi de denilen Yesil türbe, sultan ikinci Murâd türbesi, Süleyman Çelebi türbesi, Hadîce Sultan türbesi. Her biri birer san'at eseri olan türbelerde çesitli mîmârî üslûb ve motiflere yer verilmistir. Bu türbeler daha çok Orta Asya ve Selçuklu san'ati izlerini tasirlar.

Istanbul'un fethinden önceki devirde; Lala Sahin Medresesi, Hüdâvendigâr Medresesi, Çelebi Sultan Mehmed'in Yesil Medresesi gibi ortada bir avlu, bunun üç tarafi revak, kible tarafi yüksek kubbeli dershanelerden meydana gelen medreseler de yaptirilmistir. Orhan Gazi ve Murâd-i Hüdâvendigâr zamanlarinda Bursa'da bugünkü ordu evinin bulundugu yerde bir saray yaptirilmistir. Çelebi Sultan Mehmed Han zamaninda ipek Hani, Murâd-i Hüdâvendigâr zamaninda Kapan Hani, Orhan Gazi zamaninda Emir Hani gibi hanlar ve kervansaraylar yaptirilmistir.

Istanbul'un fethinden önceki devirde, Osmanli Devleti'nin ikinci baskenti olan Edirne'de de pek çok mîmârî eserler meydana getirildi. Sultan ikinci Murâd Han tarafindan yaptirilan Üç Serefeli Cami, Bursa Orhan Camii örnek alinarak yapilan Muradiye Camii, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda yaptirilan Eski Camii bu eserlerden bâzilaridir. Sultan ikinci Bâyezîd tarafindan Mîmâr Hayreddîn'e yaptirilan ikinci Bâyezîd Camii, Beylerbeyi Camii ve Edirne'nin en eski camisi olan ve Yildirim Bâyezîd Han tarafindan yaptirilan Yildirim Câmii'dir. Gazi Mihâl Bey ve Ayse Kadin camileri de bu devirde yapilmistir.

Birinci Murâd Han tarafindan 1414'de Eski Camii yaninda yaptirilan bedesten, 1420'de yaptirilan Gazi Mihâl köprüsü, 1435'de ikinci Murâd Han tarafindan yaptirilan dârülhadîs medresesi, Tahtakale hamami, 1440'da yaptirilan Topkapi (Alaca) hamami, Yildirim Bâyezîd Han tarafindan yaptirilan Saray hamami, bu devre âid mîmârî eserlerden bâzilaridir.

Osmanli Devleti'nin kurulusundan istanbul'un fethine kadar olan, kurulus dönemi . mîmârisinde, Osmanli mimarisinin bâzi temel özellikleri ortaya çikmistir. Câmi mimarisinde uygulanan degisik plân kuruluslari bu dönemin ana özelligidir. Bu dönemde insâ edilen camiler; tabhâneli camiler, tek kubbeli camiler ve çok kubbeli camiler olarak üç bölüm hâlinde ortaya çikmistir. Dînî ve sosyal bir yapi olan tabhâneli (misafirhaneli) camiler, yapi ekseni üzerinde kible yönünde uzanan, umumiyetle üzerleri birer kubbe ile örtülü genis bir kemerle birbirine açilan, arka arkaya iki büyük mekan ve iki yanda yapi eksenine paralel sayilan degisen yan odalardan meydana gelmistir. Giristeki birinci kisim umumiyetle, sadirvanli ve üstü aydinlik fenerli kubbeyle kapalidir, ikinci kisim ise, cami kismidir. Tabhârleli camiler Osmanli Devleti'nin ilk zamanlarinda yaygin olarak yapilmistir.

Tek kubbeli camilerde ise; ön kisimda kare plânli kubbe örtülü kisim, geride ise üç bölümlü bir son cemâat yeri yer almistir. Mermer ve çini islemeciliginin de bulundugu bu camilerin minareleri sirli tugla ve çinilerle kaplidir.

Çok kubbeli camilerde ise; mekan esit bölümlere ayrilmis, her bölüm bir kubbe ile örtülmüstür. Yapi ekseni üzerindeki her bölüm, aydinlik fenerli bir kubbe veya bir sadirvanla avlu gelenegini yasatmistir.

Bu devirde yapilan medreseler ise, umûmî olarak dikdörtgen plânli olup, girisin karsisindaki kenara bitisen kubbeli ve camekanli olan erkekler bölümü, dört eyvanli ve dört köse mekanli; kadinlar bölümü ise, camekan disinda küçük bir iliklik ve iki hacimli bir sicaklik bölümünden meydana gelmistir. Ticarî maksatli olarak insâ edilen avlulu sehir hanlari; kare plânli, iki katli, alt kati mal ve esyanin depolandigi revakli penceresiz mekan, üst kati revaklarin tekrarlandigi pencereli ve ocakli odalar hâlinde insâ edilmistir. Yapi ekseni üzerinde giris kanadinin karsisinda yapiya bitisik enine dikdörtgen plânli ahir yer almistir.

Alisverislerin yapildigi bedestenler ise, umûmî olarak alti ayak üzerine yerlestirilmis on dört kubbeli dört kapili olarak insâ edilmistir. Dista mahzenli dükkânlari olan bu yapilarda umumiyetle altmis dükkân ve bu sayiya yakin da mahzen yapilmistir.

Bu dönemde yapilan türbeler ise sekizgen plânlidir. Yüksek kasnak, yapiya iki kademeli bir görünüs verir. Yapinin yüzleri çinilerle veya çesitli motiflerle kaplidir. Kapi kanatlari ve pencere kapaklan Türk agaç san'atinin önemli eserleri arasinda yer alir. Bu dönemde insâ edilen külliyeler; cami, medrese, mekteb, imaret, sifâhâne, türbe, hamam ve hanlari içine almistir. Bu yapilar belli bir eksen düzeni olmadan, daginik olarak kurulmuslar, insâatta arazinin özellikleri, yüksek ve alçakta kalan alanlar degistirilmeden kullanilmistir. Cami ve medrese yapilari birbirine yakin olarak yerlestirilirken, hamam ve han yapilari bunlarin uzagina insâ edilmistir. Bu dönemdeki mîmârî eserlerde çini, önemli bir süsleme unsuru olarak kullanilmistir. Geometrik süsleme örnekleriyle, sülüs ve kufi yazi motiflerinde yer aldigi süsleme örnekleri, umûmî olarak nebatî motiflerden meydana gelmistir.

Istanbul'un fethinden sonra cihan devleti olan Osmanlilar; diger sahalarin yaninda, mimarlikta da üstün eserler verdiler. Üç kit'aya yayilan ve pek çogu bugün de yasamakta olan bu âbide eserler hâlâ Osmanli medeniyetinin ihtisamini aksettirmektedir.

Istanbul'u feth etmekle dünyâ târihinde yeni bir çag açan Fâtih Sultan Mehmed Han, derhâl istanbul'un imârina basladi. Ayasofya'yi kiliseden camiye çevirip ilk Cuma namazini kildi.. Sahâbe-i kiramdan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin (r.anh) kabri üzerine türbe ve yanina Eyyûb Sultan Câmii'ni yaptirdi. Daha sonra Mîmâr Atik Sinan (Sinâneddîn Yûsuf bin Abdullah) ile Mîmâr Ayas'a da Fâtih Câmii'ni ve külliyesini insâ ettirdi. Fâtih külliyesinde; kütüphane, 16 medrese, imaret, kervansaray, tabhâne, dârüssifâ ve hamam bulunuyordu. Yedikule Camii, Kireç iskelesi Camii, Sehremini Camii ve Rumeli Hisari, Eski Saray (Bugünkü Üniversite merkez binasinin yeri), Topkapi Sarayi, üstü kubbe ve kemerle örtülü olan Kapali Çarsi, Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde yaptirilan mîmârî eserlerden bâzilaridir. Fâtih Sultan Mehmed Han zamaninda bir çok kütüphane, medrese, imaret, hamam, çarsi ve kervansaray gibi mîmârî eserler de yaptirildi. Edirne, Bursa, Amasya, Trabzon ve diger merkezlerde de mîmârî eserler meydana getirildi.

Bu devirde camiler ve çesitli hayir binalari seklinde gelisen mîmârî eserler, sehirlerin merkezî ve hâkim noktalarina yapildi. Bu eserlerde zarîf, sâde fakat, süzülmüs bir zevk mahsûlü olan çini, mermer, tahta veya siva üzerine nakis gibi tezyinat ile bediî degerlerin bir bütün olarak düsünüldügü görülür. Selâtin Camii tâbir edilen ve pâdisâhlar tarafindan yaptirilan camilerde bu bütünlük daha iyi göze çarpar.

Evliya Çelebi, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafindan yaptirilan Fâtih külliyesinde yer alan Fâtih hastahânesiyle ilgili su bilgileri verir: "70 oda 80 kubbelidir. 200 kisi hizmet eder. Hekimbasi bilginlerdendir. Ayaküstü tedavi edilenler de, yatirilarak tedavi edilenler de vardir, ilaçlari bedavadir. Yatanlara çok iyi bakarlar. Zîrâ Allah rizâsi ve pâdisâhin ruhu selâmeti içindir. Vakifi olan hazreti Fâtih böyle sart koymustur. Hastalara, sarilmali diba kumas ve ipekten gecelikler giydirirler, iki defa nefis yemek çikar. Vakiftan o kadar zengindir ki, hastalara en iyi av kuslarinin etlerini yedirirler. Üç bölüktür. Bir bölükte erkekler, digerinde kadinlar, üçüncüsünde de gayri müslimler tedâvî edilirler."

Sultan ikinci Bâyezîd Han zamaninda yetisen Mîmâr Hayreddîn ise, Edirne ve istanbul'da Bâyezîd külliyelerini yapti. Edirne'nin büyük camilerinden olan ikinci Bâyezîd Câmii'nin yedi bölümden meydana gelen külliyesindeki dârüssifâda akil hastalari; su sesi, psikolojik telkin, mesguliyet ve ilâçla tedâvî edilirdi. Sultan ikinci Bâyezîd Han zamaninda Bursa'da, istanbul' daki Fâtih Câmii'nin küçük bir benzeri olan Emîr Sultan ve Üftâde câmilerinine benzer camiler yaptirildi. Amasya'daki Sultan Bâyezîd Câmii'nin kapisi, mihrabi ve minberi üzerindeki yazilarin san'at degeri çok kiymetlidir. Külliye hâlinde yaptirilan caminin etrafinda, kütüphane, bedesten, medrese, dârülkurrâ, imarethane, firin gibi sosyal te'slsler yer almaktaydi.

Yavuz Sultan Selim Han devrinde yetisen ve Acem Ali diye bilinen Mîmâr Alâeddîn Ali Bey tek kubbesiyle istanbul'daki Sultan Selîm Câmii'ni yaparak Osmanli mimarisine azamet ve vekan getirdi. Sekiz senelik kisa bir saltanat dönemi olan Yavuz Sultan Selim Han, dogu seferleriyle mesgul olmasina ragmen imâr faaliyetlerinde de bulundu. Istanbul'un fethinden, Mîmâr Sinan'in mimarbasi olarak vazife aldigi 1535 yilina kadar uzanan dönem, Osmanli mimarisinin gelisme dönemidir. Bu dönemde camilerden baska; medrese, hamam, ticarî yapi, türbe, saray, kale ve köprüler yeni üslûblarla insâ edildi. Kurulan külliyelerle sehircilik alaninda yeni görüsler ve degerler ortaya kondu.

Bu dönemde merkez? kubbeli camilerin yaninda, tabhâneli (misâfirhâneli) camiler, tabhâneli cami özelligi gösteren camiler, tek kubbeli, çok kubbeli ve çati örtülü camiler insâ edildi.

Istanbul'un fethinden Mîmâr Sinan dönemine kadar insâ edilen medreseler, plân kuruluslari ile daha öncekilerin tekraridirlar. Yaygin olarak insâ edilen genis U plânli üç kanatli medreseler ve avlulari ile dikdörtgen bir plân kurulusu gösteren medreselerde umûmî olarak, kesme tas duvarlarla insâ edilmislerdir.

Bu dönemde, istanbul'da Fâtih Câmii'nin dis avlusunu dogudan ve batidan çevreleyen Semâniye medreseleri dörder yapi olarak ayni eksen üzerinde siralanmislar, revakli avlulari ile dikdörtgen plânli yapilar olarak insâ edilmislerdir.

Istanbul'un fethinden Mimar Sinan'a kadar gelen dönemde insâ edilen sehir hanlari ve bedestenlerde de daha önceki mîmârî özelliklere yer verilmistir, iki katli, kare veya dikdörtgen plânli, revakli avlulu sehir hanlari ve dista dükkanli bedestenler ayni esaslarla ancak belirli bir gelisme ile insâ edilmislerdir. Sehir hanlarinin üst kat revaklari kubbelidir. Avlu ortasinda ayaklar ve kemerler üzerinde yükselen, altinda, sadirvan bulunan mescid yer almistir. Ahirlarin bulundugu ikinci bir avlu da mevcûddur.

Bu dönemde insâ edilen türbeler ise, sekizgen plânli olup, alttadüz atkili, üstte hafif sivri kemerli pencereleriyle dikkat çekerler.

Ayri bölümler hâlinde incelenen tabhâneler, imaretler, dârüssifâlar ve kervansaraylar, külliyelere bagli yapilar olarak belirli plân kuruluslariyla insâ edilmisler, bir çok külliyede bu yapilara mektebler de ilâve edilmistir. Mahalle mescidleri, dârülhadîs, dârülkurrâ yapilari ve tekkeler de bu dönemde insâ edilen yapilardir. Köprüler ve kaleler kendi mimarî özelliklerini korumuslar; saraylar ise, belirli bir gelenege bagli olarak insâ edilmislerdir. Çesme ve sebiller de, cadde, sokak ve meydanlara yerlestirilmistir.

Bu dönemde meydana getirilen eserler, renkli sir teknigi ve sir altina boyama teknigindeki çinilerle süslenmistir. Agaç isleme san'ati gelismesini sürdürmüs, kündekârî teknigi ile yapilan eserler, oyma süslemeli sedef, baga ve fildisi kakma yüzeylerle yeni görünüsler kazanmistir.

Osmanli Devleti'nin, sinirlarinin en genis hududlara dayandigi, maddî ve manevî bütün sahalarda zirveye ulasildigi Kanunî Sultan Süleyman Han'in, 1535'den sonraki döneminde eserleriyle iftihar duydugumuz, medeniyet âlemine kazandirdigi eserlerle müslüman-Türk'ün dehâsini ortaya koyan büyük dâhi Mîmâr Sinan yetismistir. Mîmâr oldugu kadar, sosyal yardimlasma ve dayanismaya da önem veren, devamli olarak yenilikler pesinde kosan, basarili bir plânlamaci, dünyâsi gibi âhiretini de gözeten basiret sahibi ihlâsli bir müslüman 'olan Mîmâr Sinan, san'at degeri çok yüksek mîmârî eserler meydana getirdi. Kendisinden önce gelisen Osmanli mimarisini erisebilecegi en son noktaya çikartti.

Önce askerî meslege giren, burada zenberekçibasiliga kadar yükselen Mîmâr Sinan, gerek Yavuz Sultan Selîm'in, gerekse Kanunî Sultan Süleyman'in bütün seferlerine katildi. Bu seferlerde köprü kurma vb. maharetlerle çevresinin dikkatini çekti. Lütfi Pasa'nin sevkiyle Kânûniye tanitildi. Bu vezîrin sadrazamligi sirasinda 1539'da mîmârbasiliga getirildi. Devletin sinirlarinin uzandigi her yerde; Kirim, Macaristan, Budin, Yunanistan, Tirhala, Bulgaristan, Sofya, Sam ve Halep'te, Mekke-i mükerreme ile Mescid-i Haramda pek çok kiymetli eserler ortaya koydu. Camiler, mescidler, medreseler, türbeler, su yollari, kemerler, köprüler, hanlar, hamamlar, kervansaray ve saraylar insâ etti. istanbul disindaki eserlerinin tamâmina bas mîmâr olarak bizzat gidemediyse de nezâret için maiyyettndeki bir hassa mimarini gönderdi. Bu yapilar hep onun çizdigi plânlara göre yapildi. Mîmâr Sinan vücûda getirdigi eserlerinin çogunu pâdisâhlar, vezirler, pasalar, ilmiye mensûblari ve hanim sultanlarin siparisi üzerine yapti. Kanunî Sultan Süleyman, oglu sehzade Mehmed'in genç yasta vefat etmesi üzerine, çiraklik dönemi eseri olarak bilinen Sehzade Camii ve kül* üyesini yaptirdi. Mîmâr Sinan, Kanunî Sultan Süleyman'in sipârisiyle kalfalik eseri olarak Süleymâniye Camii ve 18 ayri binadan meydana gelen Süleymâniye külliyesini, Mekke-i mükerremede medrese, Sam'da cami ve imaret, Çorlu'da medrese ve imaret, Kefe'de hamam insâ etmistir. Kanunî Sultan Süleyman'in zevcesi Haseki Hurrem Sultan'in sipârisiyle bugünkü Haseki külliyesini yapti. Bu külliyede; cami, medrese, imaret, dârüssifâ, mekteb ve sadirvan yer almistir.

Sultan ikinci Selîm Han'in istegi üzerine ustalik dönemi eseri olan Edirne Selimiye Camii' ni ve külliyesini yapti. Mîmârlik târihinin en muhtesem eserlerinden biri olan Edirne Selîmiye Câmii'nden baska, Konya'nin Karapinar kazasinda bir cami ve hamam, Topkapi Sarayi'ndaki mutfak ve kiler mahzenlerini, sultan ikinci Selîm Han'm Ayasofya hazînesindeki türbesini de Mîmâr Sinan yapti.

Sultan üçüncü Murad Han'in padisahliginin ilk on yilinda da basmîmar olarak vazîfe gören Mîmâr Sinan, Pâdisâh'in emriyle Manisa'da bir külliye insâ etti. Muradiye Câmii'nin plânini çizdi, fakat yasi bir hayli ilerlediginden yerine hassa mîmârlarindan Mahmûd Aga'yi gönderdi, insâati bu zât baslattiysa da, vefati üzerine yerine tâyin edilen Mehmed adli baska bir mîmâr tarafindan tamamlandi.

Üç pâdisâh devrinde mimarbasi olarak vazîfe yapan Mîmâr Sinan'a; Lütfi Pasa, Dâmâd Rüstem Pasa, Kara Ahmed Pasa, Semiz Ali Pasa, Sokullu Mehmed Pasa, Hadim Mesih Pasa, Ferhad Pasa, Siyavus Pasa gibi veziriazamlar; Haseki Hurrem Sultan, Mihrimah Sultan, Nurbânû Sultan, Sah Sultan gibi hanim sultanlar; vezirler, pasalar, ilmiye mensûblari ve seyhler, kalemiye mensûblari (nisanci ve defterdarlar), saray vazifelileri ve diger sahislar tarafindan pek çok mîmârî eserler yaptirilmistir. Tezkîretülebniye adli eserde Mîmâr Sinan'in bütün eserlerinin 364 oldugu zikredilmistir. Büyük bir kismi istanbul'da olan bu eserlerinden 84'ü cami, 52'si mescid, 57'si medrese, 7'si dârülkurrâ, 20' si türbe, 17'si imaret, 3'ü dârüssifâ, 5'i su yolu, 8'i köprü, 20'si kervansaray, 36'si saray, 8'i mahzen, 48'i hamamdir.

Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde Mîmâr Sinan'la baslayan mîmârî hamle, sonraki asirda da devam eni. Üsküdar'da Vâlidei Atik Camii ve üçüncü Murâd Han'in validesi Nurbânû Sultan tarafindan cami, medrese, dârülhadîs, dârülkurrâ, hastahâne, imaret, misafirhane, ilk mektebve çesme yaptirildi. Mîmâr Dâvûd, Mîmâr Dalgiç Ahmed Aga'dan baska, Mîmâr Sedefkâr Mehmed Aga yetisti. Dalgiç Ahmed Aga' dan bos kalan hassa mîmârbasiligina, 11 Ekim 1605'de getirilen Sedefkâr Mehmed Aga, sultan birinci Ahmed Han'm iltifatina kavustu. Sultan birinci Ahmed Han yaptirmak istedigi muhtesem camiyi insâ etmekle, Sedefkâr Mehmed Aga'yi vazifelendirdi. Sultanahmed Câmii'nin insâatini yedi senede tamamlayan Mehmed Aga bu sirada bir çok yapinin insâsini devam ettirdi. Camiye bitisik kasri hümâyûn, hastahâne, türbe, han, mekteb, sebil, odalar ve dükkanlar sultan birinci Ahmed Han tarafindan insâ ettirildi. Caminin süslemesinde mavi çiniler kullanildi.

Mîmâr Dâvûd tarafindan 1598' de temeli atilan sultan üçüncü Mehmed Han'm annesi Safiye Sultan tarafindan Eminönü'nde yaptirilacak olan Yeni Câmii'nin insâsi on yedinci yüzyilin ortasinda sultan dördüncü Mehmed' in annesi Hatice Turhan Sultan tarafindan tamamlatildi. Valide Camii de denilen bu caminin bütün yazilarini meshur hattatlardan Tenekecizâde ibrahim Efendi yazdi. Caminin çinileri ise iznik' de yapildi.

On yedinci asir baslarindan itibaren, klâsik Osmanli mimarisi, Mîmâr Sinan mektebinden ayrilmaya basladi. Bu farkliliklar Sultanahmed Câmii'nde kendisini gösterdi. On sekizinci yüzyilda ise, Mîmâr Sinan tarzindaki sadelikten uzaklasip, Selçuk ve Iran mimarilerinde oldugu gibi, devrin zevkine göre gül, lâle, kâse içinde yemisler yapilmak suretiyle süslü bir sekle yer verildi. Topkapi Sarayi Bâbi hümâyûn karsisindaki sultan üçüncü Ahmed çesmesi ve sebili ile Azapkapi ve Bereketzâde çesmeleri, Tophane' de ve Üsküdar iskele meydanindaki çesmeler bu asirdaki yeni tarz Osmanli mimarisinin önde gelen eserleridir.

On sekizinci asirda baslayan garblilasma hareketleri neticesinde Osmanli mimarisinde de garba yönelis basgösterdi. Bu asir ortalarindan Itibaren Avrupa' daki Barok mimarisine âid eserler, Osmanli mimarisinde de görülmeye basladi. Fakat Osmanli mimarlari tamamen Avrupalilari taklid etmeyip millî bünyeden de ilâveler yaptilar.

Barok mîmârî tarzina göre yapilan ve 1756'da açilan Nûri Osmaniye Camii, 1763'de sultan üçüncü Mustafa Han tarafindan insâ ettirilen Lâleli Camii, Üsküdar'daki Ayazma Camii, Sultan birinci Abdülhamîd Han tarafindan yaptirilan Beylerbeyi Camii bu yeni üslûbun özelligini tasirlar. Evvelce birinci Abdülhamîd imaretinin kösesinde iken, oraya vakif haninin yapilmasi üzerine Sogukçesme'de Gülhâne Parki kapisinin karsisina yapilmis olan sebil ve çesme, Aydin'daki Cihanoglu Camii, Yozgat'daki Çapanoglu Camii ve Gülsehir Kara Vezir Camii de Barok usûlünde yapilan eserlerdendir.

On dokuzuncu yüzyilin basinda sultan üçüncü Selîm Han tarafindan Nizâm-i cedîd askeri için Üsküdar'da Selimiye kislasi ve camii yaptirildi. Selimiye'nin önemi en basta subay lojmanlarindan meydana gelen bir sitesi, hamami, dükkanlari, sibyan mektebi, kütüphanesi ve matbaasiyla birlikte yapilmis olmasindadir. Bu yüzyilda dînî yapilarin yaninda, askeri ve sivil yapilarda da önemli bir artis kaydedilmistir. Kislalar, hastahâneler, saraylar ve zarîf köskler insâ edilmistir. Sultan üçüncü Selîm'in kiz kardesi Hadîce Sultan'in Defterdârburnu' nda insâ ettirdigi saray, on dokuzuncu yüzyil basinda meydana getirilen eserlerdendir.

Tanzimat'la her sahada oldugu gibi, mîmârîde de batililasma iyice belirginlesmis, daha önceki devirlerdeki hassa mimarlari ocaginin yerine kurulan Ebniye-i hassa müdürlügü, Umûr-i ticâret ve nâfia nezâretine baglanmistir. Ebniye nizâmnâmesi düzenlenerek îmâr isleri yeni bâzi esaslara baglandi. Hassa mimarlari ocagi kapatildigi ve mîmârlik egitimine önem verilmedigi için bu asirda yeni ve büyük mîmârlar yetismedi. Büyük ve önemli yapi yatirimlarinin meslekî hizmetleri, bir kismi kendiliginden istanbul'a gelmis, bir kismi da çagrilmis olan yabanci mîmârlar veya yabanci ülkelerde egitim görmüs gayri müslim mîmârlar tarafindan yürütüldü. Mühendislik ve mîmârlik alaninda ortaya çikan teknolojik gelismelerin, yeni malzeme kullanimlarinin, yeni yaklasim ve düsüncelerin belirdigi 19. yüzyil sonunda sultan ikinci Abdülhamîd Han tarafindan mîmâr yetistirmek için Sanâyii Nefise mektebi (Güzel san'atlar akademisi) açildiysa da, Avrupa'yi taklidden öteye gidemeyen bu müesseseden de mîmâr yetismedi.

On dokuzuncu yüzyilda; Gümüssüyü kislasi ve Silâhhânesi, Mecidiye kislasi (Taskisla), Taksim Topçu Numune alayi kislasi; köy ve mahallelerde sibyan (ibtidâî); kasabalarda, rüsdiye; büyük kasabalarda idâdî; vilâyet merkezlerinde sultanî mektebleri ve darülfünun ile harbiye veya kuleli gibi askerî okullar yapildi. Sultan Abdülhamîd Han'm annesi Bezmi Âlem Valide Sultan 1843' de Yenibahçe'de Bezmi Âlem Gurâbâi müslimîn Hastahânesi' ni yaptirdi.

1843'de Yildiz Parki girisinde Mecîdiye Camii, 1853'de Dolmabahçe Camii, ayni yil Ortaköy Camii, 1870'dePertevniyal Valide Sultan Camii yapildi. Eskiye nisbetle daha küçük plânda yapilan camilerde tek kubbeli ve kare plânli ibâdet yerinin yaninda, Cuma selâmligi ve bunun gerektirdigi kalabalik maiyyet için hünkâr mahfeli ayn bir bölüm olarak ilâve edildi.

On dokuzuncu yüzyilda yapilan saraylar, Osmanli mimarisinin son yapilaridir. Dolmabahçe sarayi, Yildiz sarayi, Cemile ve Münîre Sultan saraylari, Göksu kasn, Beylerbeyi sarayi, Çiragan sarayi, Kalender kasri gibi saraylarin büyük kismi Bogaziçi kiyilarinda insâ edilmistir. Ihlamur köskleri, Çaglayan (Kâgithane) kasri, Alemdag köskü gibi yapilar ise, sayfiye ve mesîre yerlerinde yazlik olarak yapilmislardir.

Osmanli Devleti'nin son yillarinda tamamen Avrupalilarin insiyâtifine terk edilen. Osmanli mimarisinde bâzi resmî devlet binalari vücûda getirildi. Haydar Pasa Gari ve istanbul'daki Büyük Postahâne bu dönemde insâ edildi. Bu asirda ortaya çikan betonarme insâ tarzi mimarlikta yeni bir çigir açti. Bu sebeple fazla katli binalar yapilmaya baslandi.

Böylece kendinden önceki islâm ve Türk mimarisini sentez yaparak gelisen, kendine has üslûb ve plânlar ortaya koyarak ziryeye ulasan Osmanli mimarisi, on sekizinci ve on dokuzuncu asirlarda Avrupa mimarisinin te' sirinde kalarak, kendi üslûbundan uzaklasmis, tamâmin Avrupaîleserek Osmanli Devleti'nin yikilisiyla son bulmustur.

Osmanlılarda Astronomi

Gönderen BlogMan 0 yorum


Osmanlılarda Astronomi
Osmanlılardaki astronomi, İslam dünyasında daha önce var olan astronominin devamıdır. İlmî anlamda, İslam astronomi tarihi Abbâsiler'in başlarında 800 yılına doğru Sanskritçe'den tercüme edilen Sindhanta, Yunanca'dan tercüme edilen Pitolemeos'un el-Mecastî'sı ile başlamıştır. Memun zamanında (819-833) Rasathanelerin kurulmasıyla gözlemler yapılmaya başlanmış, astronomi sahasında orijinal eserler ortaya konmuştur. Gözlem yapan âlimler arasında cebir ilminin kurucusu el-Harezmî (ölm. 850 civan) ile Habeş el-Hâsib (ölm 840 cıvan) vardır Bundan sonra, el-Bettânî (ölm. 920) zamanında, Bûveyhilerde, Fâtımîler'de, Selçuklular'da, Endülüs Emevileri'nde, İlhanlılar ve Timurlular zamanlarında çeşitli rasathaneler kurulup gözlemler yapılmış, astronomi ilmi devamlı gelişerek yeni kitaplar yazılmıştır.


Yalnız, tıp, matematik, fizik konularında olduğu gibi, İslâm âlimleri astronomi ilminin yönünü değiştirecek teoriler ortaya atamamışlardır. Çalışmaları daha çok pratik ağırlıklı olmuştur. İlme hizmetlerini bu konularda yapmışlardır Genel astronomi yanında, astronomi âletlerine, vakitlerin ayinine dâir eser çok yazılmıştır Bunda dînî bir kaygı da vardı. Pratik astronomiye dînî muhitler sempatiyle bakıyorlardı. Diğer taraftan İslâm dünyasında astronomi ile uğraşanlar Psagor ve Eflatun'un güneş merkezli sistemini benimsememişler, Aristo ve Batlamyus'un Dünya merkezli sistemini benimsemişlerdir. Matematik ilmini ve gözlemleri astronomide daha çok kullanmışlardır. Cisimlerin birbirini çekmesi konusunda İslam âlimlerinden İbn el-Fakîh. İbn Sîna, İdrisî, İbn Zunbul bazı Yunan düşünürlerinin fikirlerini tekrarlamışlardır.


Osmanlı Devleti kurulduğu sırada, İlhanlılar devrinde kurulan Merağa Astronomi Ekolu'nün tesiri zirvedeydi Nasîruddîn el-Tûsî (ölm. 1274) ve etrafındaki astronomlar gözlemler yapıp Zîc-i İlhani'yi hazırlamışlar, astronomi ile ilgili çok sayıda kitap yazmışlardı Diğer taraftan XIV yüzyılda Şam bölgesinde yaşayan İbn el-Şâtır (ölm. Î375) ve arkadaşlarının temsil ettiği başka bir ekol de vardı Bu ekol el-Mizzî (ölm. 1349), İbn el-Mecdî (ölm. 1447), Abdülazîz el-Vefâî (ölm 1469), Sıbt el-Mardînî (ölm. 1506), Muhammed b. Ebi'l-Feth el-Süfi (ölm. 1536) gibi âlimlerle Osmanlılar'ın Şam ve Mısır'ı ele geçirmelerine kadar devam edecektir.


Osmanlılar devrinde astronomi ile uğraşan ilk âlimler XV yüzyılın başlarında yaşamışlardır. Bunlar doğu astronomisinin temsilcileridir Avrupa astronomisinin ilk etkileri ise ancak XVI. yüzyılın ortalarında hissedilmeye başlar XV yüzyıl başında Ahmed-i Dâî (1421'de sağ), Nasîruddın el-Tûsî'nın takvimle ilgili iki risalesini Türkçe'ye çevirmiştir Bunlardan Si fasl tercümesine kendi de bazı ilâveler yapmıştır. Aynı sıralarda Abdülvâcid el-Kütâhî ise Si fasl'a Arapça şerh yazmıştır Hasan b Ali el-Komanatî (ölm. 1429 civan) el-Buzcânî Zici'ni şerhetmiştir BU zamanda yaşayan en büyük Osmanlı-Türk astronomu ise Kadı-zâde el-Rûmî (ölm. 1532 cıvan)'dir. Bu zat Bursa'da doğmuş, tahsilini tamamlamak için doğuya gitmiş, Semerkand'ta Uluğbey ile tanışmış, onun kurduğu medresede ders vermiştir Uluğbey Semerkand Rasathanesi'ni kurunca bu müessesede çalışan astronomlar arasında Kadı-zâde (ölm. 1435 cıvan) de vardı. Rasathane'nin birinci müdürü Gıyâseddin Cemşid el-Kâşî ölünce, onun yerine rasathane müdürlüğüne getirilmiştir. Uluğbey Zicı tamamlanmadan Kadı-zâde dahi ölmüş, rasathane müdürlüğüne Ali Kuşçu (ölm. 1474) getirilmiştir. Ali Kuşçu zamanında rasatlar tamamlanmış, Uluğbey Zici'ne son şekli verilmiştir. Bundan sonra Uluğbey Zici'nin etkisi hızla yayılmıştır Takvim çıkarmada bu zic kullanılmaya başlanmıştır. Kadı-zâde el-Mecastî, el-Mülehhas fıyl-hey'e. el-Tezkiret el-nasîriyye adlı astronomi kitaplarını şerhetmiştir. Çağmînî (ölm 1220 civarı)'nin el-Mülahhas fiyl-hey'e'si üzerine yazdığı şerh Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır.


Uluğbey'in 1453 yılında öldürülmesinden sonra Ali Kuşçu önce Tebriz'e Uzun Hasan'ın yanına gitti. 1570 yılı civarında ise Fâtih'in daveti üzerine İstanbul'a geldi. 1574 yılında İstanbul'da öldü. Uluğbey Zici 'ni hazırlayanlar arasında bulunan Ali Kuşçu, aynı zamanda bu zici şerh etti.Çok yönlü bir âlimdi. Astronomi ve matematik konularında başka kitaplar yazdı. Bunlar arasında Risale der ilm-i hey'et ile el-Fethiye önemlidir. Bu iki eser Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır Ali Kuşçu'nun pek çok talebesi vardır Bunlar arasında torunu Mirim Çelebi (ölm. 1525) ile Fethullah el-Şirvânî (ölm.1486} en meşhurlarıdır. Mirim Çelebi astronomiye dâir çok sayıda kitap yazmıştır. Bu arada astronomi ile uğraşan pek çok kişi çıkmış, çeşitli kitaplar yazmışlardır.

Yavuz Sultan Selim, Şam ve Mısır bölgelerini 1517 yılında fethedince bu bölgelerde yaşayan astronomlar da Osmanlı sahasına girmişlerdir. Bundan sonra, Merağa Ekolü yanında Şam-Mısır Ekolü'nün ağırlığı da hissedilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devleti'nde astronomi ilminin merkezleri İstanbul ve Kahire olmuştur. Meşhur astronom Takıyüddin el-Râsıd (ölm. 1585) Şamlıdır. İstanbul'a gelmeden önce Şam ve Mısır'da tahsilini tamamlamış, çeşitli görevlerde bulunmuştur. En meşhur hocası Muhammed b. Ebiyl-Feth el-Sûfî'dir. Takiyüddin gençliğinde babasıyla İstanbul'a gelmiş, buradaki çeşitli âlimlerle tanışmış, Semiz Ali Paşa'nın saat koleksiyonundan faydalanmıştır. Daha sonra mekanik saatler üzerine önemli bir eser yazmıştır İstanbul'dan Şam'a dönen Takiyüddin Filistin'de, Mısır'da kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunduktan sonra 1570 yılı civarında tekrar İstanbul'a gelmiştir. Bu sırada Müneccimbaşı olan Mustafa b. Ali el- Muvakkıt'in 1571 yılında ölmesi üzerine Müneccimbaşı tâyin edilmiştir. Sadrazam Sokulu Mehmet Paşa ve Hoca Sadeddin Efendi'nin desteğiyle rasad (gözlem)'lar yapmaya karar vermiştir Önce Galata'da geçici bir yerde başlayan bu çalışmalar III. Murat devrinde 1575 yılı civarında Dar el-Rasad el-Cedid el-Sultani'nin yapılmasıyla düzenli hale getirilmiştir. Bu gözlemlerden maksat Uluğbey Zici'ndeki hataları düzelterek yeni bir zic hazırlamaktı. Takiyüddin'in yanında İranlı, İstanbullu astronomlar da bulunmaktaydı. O zamana göre gelişmiş gözlem âletleri yapılmıştı. Belki bu âletleri yaparken Avrupa'daki örneklerinden de faydalanılmıştır. Bu âletler arasında zât el-halak (armila zodiak), kadran (müral kadran), zât el-semt veyl-irtifâ (azimuthal semicircle), zât el-şu beteyn (triquetrum), rub-i mistar, zat d-sükbeteyn (dipostra), zâtül evtar el-müşebbehe biyl-menâtık (sextant), astrolab, rub el-müceyyeb rub el-mukantarat bulunmaktaydı. Fakat onun bu gözlemleri ancak birkaç yıl devam etmiş çekemeyenlerin ve ilmin değerini anlamayan cahillerin aleyhte propagandaları sebebiyle 1587 yılında, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle, rasathanenin topa tutularak yıkılmasıyla sona ermiştir. Osmanlı Devleti'nde bundan sonra rasathane ancak 300 yıl sonra Rasadhane-i Amire adıyla Beyoğlu'nda 1867 yılında kurulmuş, müdürlüğüne Aristede Coumnbary (ölm. 1895) getirilmiştir. Daha sonra, rasathanenin müdürlüğüne Salih Zeki (ölm. 1921) ve Fatin Gökmen (ölm. 1955) getirilmiştir. Fatin Gökmen zamanında Kandilli Rasathanesi kurulmuştur.

Takiyüddin el-Râsıd çalışmalarını Cerîdet el-dürer ve harîdet el-fiker, Sidretü münteha'l-efkar el-Zîc el-şehinşâhî adlı eserlerinde ortaya koymuştur. Fakat, onun bu zicleri astronomlar ve takvim yapanlar tarafından fazla kullanılmamıştır. Yine Uluğbey Zici 'ne göre takvimler yapılmaya devam edilmiştir. XX yüzyılın ikinci yansında Takiyüddin el-Râsıd ve eserleri üzerinde çalışmalar çoğalmıştır. Bilhassa, Sevim Tekeli ve Aydın Sayılı (ölm.1993)'nın çalışmalarıyla onun faaliyetinin orijinalliği ve değeri ortaya konmuştur. Kitaplarının metinlerinin büyük kısmı neşredilmeyi beklemektedir. Takiyüddin'in soyu hakkında çok şeyler söylenmiştir. Hatta Yahudiler'le ilişkisi olduğu dahi ortaya atılmıştır. Bir kitabında kendisi tarafından verilen soy kütüğüne dayanarak yaptığımız bir araştırmada Türk soyundan geldiği kesin olarak ortaya konmuştur. (Erdem Dergisi, cilt 4, sayfa 10, Ankara 1988, s. 165-180). Nisbelerinden birinin Sahyuni olması ise uzak atalarından Nâsiruddin Menküpars'ın Sahyun Kalesi sahibi olması ve İstanbul'da dedelerinin bu kalede oturması dolayısıyladır.

Takiyüddin zamanında Mısır'da ve İstanbul'da başka önemli astronomi alimleri de yetişmiş ve önemli kitaplar yazmışlardır. Astronomi sahasında 17. yüzyılda kitap yazanların en önemlisi Bahâeddin el-Âmilî (ölm. 1622)'dir. Bu zat matematik ve astronomi sahalarında yazdığı iki ders kitabıyla, o zamana kadar İslam dünyasında varolan astronomi ve matematik bilgilerini özetlemiştir. Aslen Lübnan'daki Cebel-i Âmile'den olan âlim ömrünün büyük kısmını İran'da Safavîlerin yanında geçirmiştir. Matematik sahasında Hulasat el-hisab, astronomi sahasında Teşrih el-eflak adlı eserlerini yazmıştır. Bu iki kitap bundan sonra medreselerde temel kitap olmuş, üzerlerinde çok sayıda çalışma yapılmıştır. Ancak, XVIII. y.y.. sonunda modern ilme geçilmeye başlanmasıyla bu kitaplar üzerinde çalışma azalmıştır.

Bu arada, ruby el-müceyyeb, ruby el-mukantarat, usturlab konularında pek çok eser yazılmıştır. Zicler'e ve bu âletlere önem verilmesi takvim çıkarmaya yaradıkları içindir. Bayramların, ramazan imsakiyesinin, namaz ve hac vakitlerinin tâyini dinî bakımdan çok önemliydi. Din âlimleri astronomiye bu açıdan bakıyorlardı. Camilerde muvakkıthaneler (vakit tâyini yapılan yerler) vardı. Astronomi ile uğraşanlar genellikle buralarda çalışıyorlardı. Ve müneccimbaşıya bağlıydılar. Müneccimbaşının görevlerinden biri de yıldızlara bakıp uğurlu ve uğursuz zamanları tâyin edip padişaha ve devlet adamlarına bildirmekti. Bunun için takvim, astroloji konularında pek çok kitap yazılmıştır. Bunların ilmî değerleri pek yoktur. Yalnız Osmanlılar zamanında vakit tâyini için hesap cetvelleri gibi kolay metotlar ortaya koymuşlardır. XVII-XVIII. asırlarda Mısır'da ve İstanbul'da astronomi ile uğraşan âlimler çıkmaya devam etmiş, değerli eserler yazmışlardır. Bunlar arasında Rıdvan el-Felekî, Hasan el-Cebertî, Salih el-Mimârî, Cınârî İsmail Efendi'nin adlarını burada iletmek gerekir. Bu arada, Uluğbey Zici birkaç defa Türkçe'ye ve Arapçaya tercüme edilmiştir. Türkçe'ye iki tercümesi vardır. Biri XVII yüzyıl ortalarında adı bilinmeyen biri tarafından yapmıştır. İkincisi yine aynı asır sonlarında. Kahire Azaplar Ocağı Ağası Hasan Efendi'nin teşvikiyle Abdurrahman b. Osman tarafından yapılmıştır. Bu tercümede sarayda II. Beyazıt koleksiyonunda bulunan orijinal nüsha kullanılmıştır. Meşhur tabiplerden Abbas Vesim Efendi( ölm. 1760) bu eseri şerhetmiştır.

Diğer bir önemli nokta ise XVI. yüzyıl başından itibaren astronomi ile ilgili Türkçe kitapların çoğalmaya başlamasıdır. Meselâ, bu asırda yaşayan Muhammed b Kâtıb Sinan'ın 13 eserinden altısı, Mustafa b. Ali el-Muvakkıt'in 22 eserinden 19'u, Şeydi Ali Reis'in 6 eserinin hepsi ' Türkçe'dir. Bundan sonra Türkçe eser sayısı hızla artacaktır.

Bu arada folklorik ve dînî bilgilerden faydalanılarak birkaç astronomi kitabı yazılmıştır. Bunlar İbrahim el-Karamânî (ölm. 1664)'nin Risale fıyl-heyye âlâ tariki Ehl el-sünne veyl-cemâa adlı eseri, bunun Nazmî-zâde Murtaza (ölm. 1723) tarafından yapılan Türkçe tercümesi ve İbrahim Hakkı Erzurûmî'nin Marifetnâme'sine aldığı bilgilerdir. Bunlar hadislere, folklora dayanır, ilmî değerleri yoktur.

Bu arada geleneksel astronomi sahasında eserler yazarken Osmanlı âlimleri XVI. yüzyıldan itibaren az da olsa Batı'daki gelişmelerden haberdar olmaya başlamışlardır. Pîrî Reis coğrafya ve harita bilgilerinde, Takiyüddin mekanik saatler konusunda Batı'daki gelişmelerden büyük miktarda faydalanmışlardı. XVII. yüzyılda ise Kâtib Çelebi tarafından Atlas Minör, Ebu Bekr b. Behram tarafından Atlas Majör tercüme edilmişlerdir. Bu arada, Batı'da astronomi sahasında devrim yapan Kopernik, Galileo, Kepler ve Newton'un çalışmaları Osmanlı astronomlarının dikkati çekmemiştir. Buna karşılık pratik astronomi ile ilgili çalışmalar daha çok ilgi uyandırmıştır Bu sebeple, Noel Duret (ölm. 1650 civarı)'in Astronomik tabloları (zici) Zigetvarlı Tezkireci Köse İbrahim tarafından 1670'li yıllarda adabtasiyon şeklinde Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Bu eserin, mukaddimesinde Avrupa'daki astronomi çalışmalarından, bu arada Kopernik'ten bahsedilmekte fakat sisteminden hiç söz edilmemektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Duret zici tercümesi hiç bir yankı uyandırmamıştır. Yine Uluğbey Zici'ne göre takvim yapılmaya devam edilmiştir. XVIII. yüzyıl başında İbrahim Müteferrika, Hollandalı astronom Andreas Cellanus'un Atlas Collesis adlı kitabını Mecmûtı el-heyyet el-kadîme veyl-cedîde adıyla Türkçe'ye çevirmiştir Bu eserde ve Cihanüma'ya yazdığı zeyl'de Müteferrika yeni astronomiden kısaca bahseder. 1760 yılı civarında Belgrat tercümanı Osman b. Abdülmennan, Köprülü Hafız Ahmet Paşa'nın teşvikiyle Bernhand Varenius (ölm. I676)'un Coğrafya'sını adabtasiyon şeklinde tercüme etmiştir. Bu eserde Kopernik sisteminin bir şeması verilmekte, "Akla daha uygun olmasına rağmen, bu sistemin dini kitaplara uymadığı, dînî kitaplardaki bilginin tercih edildiği" söylenmektedir.

Bundan biraz sonra Halife-zâde Çınarî İsmail Efendi (ölm. 1790) Alexis-Claude Clairant (ölm. 1765) ile Jacques Cassini (ölm. 1756)'nin astronomik tablolarını 1767, 1772 yıllarında Türkçe'ye tercüme etti. Bunlardan Tuhfe-i behîc-i rasînî tercüme-i Zic-i Kasini adını taşıyan Cassini Zici önemlidir. Çınârî İsmail Efendi bu tercümenin giriş kısmında Logaritma cetvellerini de tercüme etmiştir. Astronomi hesaplarını kolaylaştırmıştır. Cassini zici tercümesi büyük rağbet görmüş, 1800 yılında III. Selim'in emriyle takvimler bu zice göre tertip edilmeye başlanmış, Uluğbey zici terkedilmiştir Cassini zici Arapçaya da tercüme edilmiştir. Ardından 1829 yılında Jeröme Lalande (ölm 1807)'nin Tables astronomigues adlı eseri (zici) müneccimbaşı yardımcısı Hüseyin Hüsnü (ölm 1829) tarafından 1826 yılında Türkçe'ye çevrildi Bu zic, Cassini zici 'nden daha doğruydu. Hekimbaşı Mustafa Behçet ile Hüseyin Hüsnü, Cassini Zic'nde hatalar olduğuna, Lalande zici 'nin daha doğru olduğuna dâir bir rapor hazırlayıp II. Mahmut'a sundular. Padişah'ın emriyle takvimler 1829 yılından itibaren Lalande zici'ne göre yapılmaya başlandı. Aynı sıralarda Hoca İshak Efendi (ölm. 1836) Mecmua-i ulûm-i riyaziye adlı eserinde Kopernik sistemini, yeni astronomiyi detaylarıyla açıklıyordu. XIX. asrın ilk yarısının sonlarında eski astronomi ihmal ediliyor, yeni astronomi kabul ediliyordu Bununla beraber, XX. yüzyıl başına kadar eski astronomi konusunda kitaplar yazılacaktır. Bundan sonraki çalışmalar ise bilim tarihi şeklindedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Osmanlılar her zaman astronomi sahasında âlimler çıkarmışlar, dünyadaki gelişmelerle az çok ilgilenmişlerdir. Bütün bilimler ve edebi alanlarda olduğu gibi, Osmanlılar devrinde astronomi sahasında koyu karanlık bir devir yaşanmamıştır. Bilimsel gelenek devam etmiştir. Cumhuriyet devrine girerken her konuda olduğu gibi, modern gelişmelerin çoğu benimsenmiş, astronomi sahasında Salih Zeki, Fatin Gökmen gibi dünyadaki gelişmeleri takip edebilecek şahsiyetler yetişmiştir

Linkwithin

Related Posts with Thumbnails

Tarih Sayfalarında Konu Paylaşılmıştır...

Etiketler

12 Eylül Abide Şahsiyetler Adnan Menderes AkŞemseddin Alp Arslan Antlaşmalar Ashab-ı Kiram Asr-ı Saadet Atatürk Atatürk Yazı Atatürk'ün Konuşmaları Barbaros Hayreddin Paşa Burak Reis Cahiliye Dönemi Cezzar Ahmet Paşa Cumhuriyet Tarihi Cumhuriyet Yönetimi Çanakkale Savaşı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa Dumlupınar Edebiyat Ermeni Meselesi Ertuğrul Gazi Ficar Savaşları Fil Vakası Gazi Osman Paşa Haritalar Hasan Tahsin Haşimiler Hicaz Demiryolu Hocali Katliami Hz Ömer R.a Hz Peygamberimiz s.a.v I. Kılıç Arslan İslam Tarihi İstanbulun Fethi İstiklal Savaşı Kanuni Sultan Süleyman Kaptan-ı Deryalar Karapapak Mihrali Bey Kaymakam Kemal Bey Kaynakçalar Kıssadan Hisse Kurtuluş Savaşı Kuyucu Murat Paşa Malkoçoğulları Mehmet Akif Ersoy Mehter Melikşah Milli Cemiyetler Milli Mücadele Nizamname Orhan Gazi Osmalıda Sosyal Müesseseler Osman Gazi Osmanlı Alimleri Osmanlı Kaynakça Osmanlı Kronolojisi Osmanlı Paşaları Osmanlı Şeceresi Osmanlı Tarihi Osmanlıda Bilim ve Sanat Osmanlıda Kurumlar Osmanlıdaki Akıncılar Osmanli Osmanli Sultanlari Piri Reis Röportaj Sahabe-i Kiram Sarıkamış Savaşlar ve Cepheler Slayt Sultan Abdülaziz Sultan Abdülmecid Sultan I. Abdülhamid Sultan I. Ahmed Sultan I. İbrahim Sultan I. Mahmud Sultan I. Mehmed Çelebi Sultan I. Murad Sultan I. Mustafa Sultan II. Abdülhamid Sultan II. Ahmet Sultan II. Bayezid Sultan II. Mahmud Sultan II. Murad Sultan II. Mustafa Sultan II. Osman (Genç Osman) Sultan II. Selim Sultan II. Süleyman Sultan II.Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) Sultan III. Ahmed Sultan III. Mehmed Sultan III. Murad Sultan III. Mustafa Sultan III. Osman Sultan III. Selim Sultan IV. Mehmed Sultan IV. Murat Sultan IV. Mustafa Sultan V. Mehmed Reşat Sultan V. Murad Sultan Vahideddin Şehit Tarhuncu Sarı Ahmed Paşa Tuğrul Bey Türk Türk Beyleri Türk Beylikleri Türk Devletleri Türk Sultanları Türk Tarihi Uzun Hasan Vezir Yavuz Sultan Selim Yedi Sekiz Hasan Paşa Yıldırım Beyazıd

Archive

Bu blogda yazılan her yeni yazıdan gününde haberdar olmak ister misin?
Cevabın evet ise sana e-posta aboneliğini önerebilirim. Böylece her yeni yazı için posta kutunuza mail düşecektir.

E-posta adresinizi yazın:

Tarih Sayfaların'da yayınlanacak yeni yazılar e-mail adresinize gelsin.

Post Link

İzleyiciler