Tarih Sayfaları
Kurtuluş Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurtuluş Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Lozan Bariş Antlaşmasi(24 Temmuz 1923)

Gönderen BlogMan 30 Ocak 2010 0 yorum


Türk tarafına İsviçre’nin Lozan kentinde barış antlaşmasının yapılması için 28 Ekim 1922’de telifte bulunulmuş, Londra Konferansında yaşanan durumun tekrarlanmaması için 1Kasım 1922’de SALTANAT KALDIRILMIŞTIR.(Daha önce Londra Barış Konferansına Osmanlı Devleti de çağrılarak ikilik yaratılmak istenmişti.)Böylece Türkiye’deki tek yönetim merkezi TBMM oldu.
20 Kasım 1922’de toplanan Lozan Barış Konferansına katılan devletler:TÜRKİYE, YUNANİSTAN, İNGİLTERE, FRANSA, İTALYA, JAPONYA, ROMANYA, YUGOSLAVYA’DIR.Boğazlarla ilgili görüşmelere ayrıca SOVYET RUSYA ve BULGARİSTAN’da katılmış, Türkiye’yi dış işleri bakanı İSMET PAŞA temsil etmiştir.

TÜRK TARAFININ BEKLENTİLERİ ŞUNLARDIR:
-Misak-ı milli’yi gerçekleştirmek.
-Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını engellemek
-Kapitülasyonları kaldırmak
-Yunanistan ile olan sorunları çözmek

Türkiye, konferanstan önce kapitülasyonlar ve Ermenilerin toprak isteği konusunda taviz verilmemesini, bu konular istenen şekilde sonuçlanmazsa konferansın terk edilmesini kararlaştırdı.

LOZAN BARIŞ KONFERANSINDA ÇÖZÜMLENMESİ GEREKEN ÜÇ ÖNEMLİ KONU VARDI;
-Türk-Yunan barışı.
-Yeni Türk devletinin sahip olacağı haklar.
-Kapitülasyonların kaldırılması.

İtilaf Devletlerinin katı tutumu yüzünden 4Şubat 1923’te görüşmeler kesildi.Türk heyeti Ankara’ya geri döndü.Savaş durumunun yeniden başlaması ihtimaline karşı savaş tedbirleri alındı.İtilaf Devletlerini 23 Nisan 1923’te TBMM’yi yeniden daveti ile konferans tekrar başladı.24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

24 TEMMUZ 1923’TE İMZALANAN LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ MADDELERİ:

SINIRLARLA İLGİLİ MADDELER
-Trakya’da Yunanistan ile olan sınır, Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edildi.(Meriç nehri Türk –Yunan sınırı olarak kabul edildi.)
-Suriye sınırı Ankara Antalaşması’na göre onaylandı(Hatay Anavatana 1939^da bağlanacak.)
-Irak sınırı tek belirlenemiyen sınır.

BOĞAZLARLA İLGİLİ MADDELER
-Barış zamanında savaş gemileri hariç bütün gemiler boğazlardan geçebilecek.Savaş zamanında Türkiye istediği gibi davranabilecek.
-Boğazların her iki tarafı askerden arındırılacak.
-Boğazların yönetimi başkanı türk olan ‘’Boğazlar Komisyonuna’’ bırakılacak(Milli bağımsızlığımıza aykırı)

ADALARLA İLGİLİ MADDELER
-Bozcaada(İmroz), Gökçeada Türkiye’ye verildi(Boğazların güvenliği için)
-Balkan savaşı sonrası kaybedilen adalardan Türk sınırına yakın olanlar silahsızlandırılacak.

KAPİTÜLASYONLARLA İLGİLİ MADDELER
-Kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı.(Ekonomik bağımsızlık sağlandı.)

SAVAŞ TAZMİNATIYLA İLGİLİ MADDELER
-Yunanistan savaş tazminatı yerine Karaağaç’ı verdi.

ERMENİ DEVLETİ İLE İLGİLİ MADDE
-Doğu Anadolu’da bir ermeni devletinin kurulması fikrinden vazgeçildi.Doğu Anadolu’nun Türk toprağı olduğu kabul edildi.

24 TEMMUZ LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ ÖNEMİ:
-Sevr Antlaşması ile çizilen sınırlar yeniden belirlendi.
-Bütün dünya ülkeleri yeni Türk devletini resmen tanıdı.
-Askeri zaferler siyasi zaferle bitti.
-Irak sınırı hariç olmak üzere, Misak-ı Milli gerçekleştirildi.
-1.Dünya Savaşı sonrası galip gelenlerin çizdiği, Lozan Barış Antlaşması ile yeniden belirlendi.
-Lozan Barış Antlaşması işgalci devletlere karşı büyük bir başarının göstergesi idi.Bu yönüyle işgal altındaki milletlere güzel bir örnek oldu
-İtilaf devletlerinin son kuvvetleri de Anadolu’yu terk etti.(2Ekim 1923)Mustafa Kemal’in dört yıl önceki sözleri gerçek olmuştu.Geldikleri gibi gittiler.


Büyük Taarruz'un ardından Batı Anadolu'nun tamamı Yunanlılardan arındırılmıştı.Boğazlar ve İstanbul Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası İngilizler tarafından işgal edilmişti.Artık sıra Boğazlar, İstanbul ve Trakya’nın kurtarılmasına gelmişti.Ordumuz Çanakkale ve İstanbul üzerine yürüdü.Bu durumdan telaşlanan İngiltere özellikle boğazların kendisinde kalmasını istiyordu.Ancak İngiltere Anadolu’da artık yalnız kalmıştı.Anadolu’da yalnız kalan İngiltere Ateşkes görüşmelerini kabul etti ve Bursa’nın Mudanya İlçesinde bir konferansın toplanması kararlaştırıldı.1 Ekim 1922 tarihinde toplanan konferansa Türkiye adına Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa katıldı.Konferansa İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri de katıldı.Asıl katılması gereken Yunanlılar konferansa katılmayıp Mudanya açıklarında bekleyen bir gemide sonucu beklediler.Bir haftadan fazla süren konferans 11 Ekim 1922’de imzalandı.

MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASINDA ALINAN KARARLAR:

-Türkiye ve Yunanistan kuvvetleri arasında süren silahlı çatışmalar anlaşmanın yürürlüğe girmesi ile sona erecek.
-Doğu Trakya Meriç ırmağının sol kıyısına kadar boşaltılacak ve TBMM Hükümetine teslim edilecek
-Barış Antlaşmasını imzalayıncaya kadar Türkler Doğu Trakya’da ancak sekiz bin jandarma bulunduracak.
-İstanbul ve boğazlar TBMM hükümetine bırakılacak.
-İtilaf devletleri kuvvetleri barış antlaşmasını imzalayıncaya kadar İstanbul’da kalacak.

MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASININ ÖNEMİ:

-TBMM siyasi bir zafer kazanmış oldu.
-Milli mücadelenin savaş dönemi sona erdi.
-Türkiye-Yunanistan arasındaki silahlı çatışma sona erdi.
-İstanbul, boğazlar, Doğu Trakya savaşsız kurtarıldı.
-Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’un TBMM hükümetine bırakılmasıyla Osmanlı devleti hukuken sona erdi.
-Türk vatanının paylaşılması tasarıları sona erdi.
-Mondros Ateşkes Antlaşması geçerliliğini yitirdi.
-Türk tarafına Lozan’da bir barış antlaşmasının yapılması için teklifte bulunuldu.

Yunan başkomutanı Hacianesti Afyon tahkimatını inceler ve daha sonra kendisine tahkimatı nasıl bulduğunu soran gazetecilere
''Tüm cepheyi dolaştım ama Mustafa Kemal adında bir komutana rastlamadım'',

''Türkler bu tahkimatımızı dikenli tellerimizi 6 ayda aşabilirlerse 1 günde aşmış gibi övünebilirler'' der.

Ama 26 ağustos sabahı topçu ateşiyle başlayan Türk hücumu karşısında meşhur dikenli telleri sadece 6 saatte aşılmış cephenin yarılıp yunanlı köpeklerin denize dökülmesi ise 15 gün sürmüştür

İŞTE YUNANLILARIN 6 AYDA AŞILAMAZ DEDİKLERİ DİKENLİ TEL




Türk askeri arkadaşlarının geçebilmesi için gözünü kırpmadan dikenli telin üstüne uzanmış gövdesini arkadaşlarının geçebilmesi için köprü yapmıştır. Yunanlılar bu tip bir fedakarlığın yapılabileceğini bile düşünememiştirler ; ne de olsa yunanlının hamuru hırsızlıkla korkaklıkla yoğrulmuş Türk'ün mayası ise çeliktendir. Yunanlının bu fedakarlığı değil anlaması düşünebilmesi bile imkansız...


TÜRK MİLLÎ MÜCADELE HAREKETİ VE KUVA-YI MİLLİYE RUHU

XX. yüzyıl başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu.
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele, askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi" olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir mahiyet arz edecektir.

Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının, Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise şunladır;

Kars Millî İslâm Şûrası; 5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet, 17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti" olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13 Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.

Millî Kongre; Mondros Mütarekesi sonrası Rumların İstanbul'da teşkilâtlanıp "Megalo-İdea" uğrundaki çalışmalarına engel olmak için, göz hekimi Dr. Esat Paşa'nın çağrıları ile Türk Ocağı, Kızılay, Muallimler Cemiyeti, Baro ve her fakültenin mezunlar cemiyeti başta olmak üzere 70 kadar cemiyetten 2'şer temsilcinin katılması ile 29 Kasım 1918' de "Millî Kongre" adı ile partiler üstü bir teşkilât kuruldu. Tüzüğünde belirtilen amacı, dünyada Türkler üzerinde yapılan haksız ve yalan yayınlara ilmî yoldan ve belgeler vasıtasıyla cevap vermek idi. 1919 yılı içinde Millî Kongre, İngilizce ve Fransızca olarak "Dünya Kamuoyu Önünde Türkiye", "Ermenilerin Müslüman Ahaliye Yaptıkları Mezalim Hakkında Belgeler" ve "Avrupa'nın Ünlü Yazarlarına Göre Türkler" gibi değerli eserler neşretti. 1919 yılı sonunda milletvekili seçimlerinde adayların tespit ve tanıtılmasında Türk milliyetçilerini destekleyen Millî Kongre, 28 Ocak 1920'de "Misak-ı Millî"nin hazırlanmasına da fikrî anlamda hizmet etmiştir. İstanbul'un 16 Mart 1920' de resmen işgali üzerine, çalışmalarını durdurmuşsa da, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Ankara'da toplanan Meclisi fikren desteklemekten geri kalmamıştır.

Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi ; 2 Aralık 1918' de, Edirne'de, Yunan istilâ ve işgaline, Mavr-i Miracıların iddialarına direnme ve cevap vermek gayesiyle kurulmuştur. Trakya'nın ırk, kültür, ekonomi ve tarih bakımından Türklere ait olduğunu ispat için çalışmıştır. "Yeni Edirne" ve "Ahali" adlı iki gazete çıkarmıştır.

İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ; Nurettin Paşa'nın gayretleri ile kurulan bu cemiyet Rum iddialarına karşı mücadele için 26 Aralık 1918'de kurulmuştur. 1918 yılının Aralık ayı sonunda İzmir'de kurulan "Müdafaa-i Vatan Heyeti" adlı cemiyet 14 Mayıs 1919 günü İzmir'e Yunan askerlerinin geleceği haberini protesto için beyannameler bastırıp dağıtırken adını İlhak-ı Red heyetine çevirmişti. İzmir'in işgalinin ertesi günü İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ile birleşerek faaliyetlerini yürütmüştür.

Vilâyat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuku Millîye Cemiyeti; Erzurumlu Raif Hoca ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif cemiyetin merkezini 2 Aralık 1918'de İstanbul'da kurmuşlardır. Çıkardıkları Fransızca ve Türkçe "Hadisat" gazetesi ile Doğu illerimizin Türklüğünü ve İslâmlığını müdafaa ediyor, Ermenilerin hiçbir zaman çoğunluk teşkil etmediklerini belirtiyor ve Kürdistan Teâli ve Teâvün Cemiyeti ile de mücadele ediyordu. Mart 1919'da "Albayrak" gazetesini yeniden faaliyete geçirilerek cemiyetin fikirlerini yaymaya başladı. 3 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir Paşa'nın 15. Kolordu Komutanı olarak göreve başlaması ile birlikte cemiyet Kâzım Karabekir Paşa'nın şahsında bir baş, bir koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuştur. (Tayyib Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken Mondros Mütarekesinden Sivas Kongresine, Cilt:I, Ankara,1959,s.74.). Cemiyet, Mustafa Kemal başkanlığındaki Erzurum Kongresini yaparak, 7 Ağustos 1919'da Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katıldı.

Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti; Cemiyet bölgesel bir amaca dayanarak ortaya çıkmış olmakla beraber Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontusçu Rumlara, ayrıca Ermenilere karşı mücadele ediyordu.12 Şubat 1919'da kurulan bu cemiyetin başkanlığını Trabzonlu Barutçuzade Ahmet Hoca yapıyordu. "İstiklâl" adlı gazetelerini çıkararak Rum iddialarının çürüklüğünü, Ermenistan hayalinin boş olduğunu yurttaşlara ve dünyaya duyurmaya çalışmışlardır.
Cemiyet mensupları Erzurum Kongresi'ne iştirak ederek kongre sonunda kurulan Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katılarak çalışmalarını genişletmişlerdir.

Kilikyalılar Cemiyeti; İstanbul'daki Adanalı, Maraşlı, Antepli ve Tarsusluların Ermenilere karşı 20 Aralık 1918'de kurduğu bu cemiyetin başkanlığını Rifat Bey yapıyordu. Cemiyet yayın yolu ile işgale ve "Kilikya Ermenistanı" kurulmasına engel olmak istiyor, bunun içinde bölgede silâhlı mücadeleyi plânlıyordu. Daha sonra cemiyet, merkezini Adana'ya nakletmiştir.

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti ; 5 Kasım 1919'da Sivas'ta kurulan cemiyet memleketin bütünlük ve istiklâlini müdafaa uğrunda bütün Anadolu'nun birliği için çalışmak gayesiyle mitingler tertip etti. İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderdi.
Millî şuura sahip bütün bu dernekler Sivas Kongresi'nde 7 Eylül 1919'da birleşerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti " adını almışlardır.


Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'daki Hazırlıkları ve Millî Mücadelenin Başlaması
Mustafa Kemal Paşa İtilaf donanmalarının mütareke hükümlerine göre İstanbul'u fiilen işgal ettiği 13 Kasım 1918 tarihinde bu şehre gelmişti. Gördüğü manzara karşısında çok sinirlenen Mustafa Kemal Paşa'nın yaverine söylediği "Geldikleri gibi giderler" sözü meşhurdur.
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçmeden önce İstanbul'da kaldığı altı aylık süre Millî Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan hazırlık dönemidir. Bu dönem yakın tarihimizde yeni Türk devletinin yapılanmasında siyasî ve fikrî temellerin oluştuğu fevkalâde öneme haiz tarihî hadiseler silsilesi ile doludur.
Mustafa Kemal'in İstanbul'da bulunduğu süre içerisinde düşüncesi, henüz Mebuslar Meclisi'nde güven almamış bulunan Tevfik Paşa kabinesine, mecliste güvenoyu verilmesini önleyerek, iş başına millî ülküye bağlı, azim ve kuvvet sahibi bir kabine geçmesini sağlamaktı. Bu fikrini tanıdığı ve güvendiği arkadaşlarına, bir kısım milletvekillerine de kabul ettirmişti. Fert fert yaptığı bu temas ve anlaşmaları yeterli görmeyerek, Tevfik Paşa kabinesine giderek milletvekillerini toplu bir hâlde görmek ve fikrini orada da anlatmak istedi. Mustafa Kemal mecliste bir salonda toplanan milletvekillerine düşüncelerini açık olarak anlattı ve o gün için alınacak tek tedbirin kabineye güvenoyu vermemek olduğunu söyledi.
Böyle bir karar karşısında meclisin dağılması ihtimalinden bahsedenlere bunun muhakkak olduğu ve esasen kabine güvenoyu alırsa ilk işinin yine meclisi dağıtmak olacağı cevabını verdi. Uzun tartışmalardan sonra bu hususî toplantıda bulunan milletvekilleri Tevfik Paşa kabinesini düşürmeye karar verdiler. Biraz sonra meclisin resmî toplantısı açıldı ve Sadrazam Tevfik Paşa, kabinesiyle gelerek beyannamesini okudu. İstediği güvenoyunu meclisten tartışma bile olmadan aldı.
Dinleyici localarından birinde meclisin çalışmalarını takip etmiş olan ve o günkü neticeden hiç memnun kalmayan Mustafa Kemal'in evine döner dönmez ilk işi, Padişah'ın başyaveri vasıtasıyla Vahdettin'den bir görüşme istemek oldu. Padişah 22 Kasım 1918 Cuma günü selâmlıktan sonra kendisini kabul edeceğini bildirmişti.
Padişah, cuma günü herkese tercihen, Mustafa Kemal'i kabul etmiş ve onun düşündüklerini anlatmasına yer bırakmayarak, ordunun, komutan ve subaylarının Mustafa Kemal'i çok sevdikleri için onlardan kendisine bir fenalık gelmeyeceğini temin etmesini istemişti. Buna karşılık Mustafa Kemal tarafından kendisine sorulan "...ordu tarafından aleyhinize hazırlanan bir harekete dair malûmat ve mahsusatınız mı var?" sorusuna, padişah kesin bir cevap vermemekle beraber o gün için değilse bile ilerisi için böyle bir ihtimali mümkün gördüğünü istemeyerek ifade etmişti.
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da, iktidara gelmenin bütün yollarını denedikten sonra, Anadolu'ya geçmek ve "millî mukavemet"te bulunmak gibi "ağır ve kat'i" bir kararı her yönüyle incelemiş ve "bundan başka bir şey yapmak ihtimali kalmadığına" inanmış idi. Sonunda devletin ve milletin İstanbul'dan kurtarılamayacağını anlayan M. Kemal Paşa Anadolu'ya geçerek millî mukavemette bulunma kararını vermiştir. Bu karardan sonra Anadolu'ya geçerek millî mukavemet kararına varmakla iş bitmemiştir. Bundan sonra O, mümkünse resmî bir görevle, bu mümkün olmazsa özel olarak Anadolu'ya geçme ve orada bir Millî Mücadele hareketini başlatmanın çarelerini aramaya başlamıştır. Bu hususta ona başta Ali Fuat Cebesoy olmak üzere arkadaşlarının büyük yardımı olmuştur. Önce Mustafa Kemal Paşa'ya Anadolu'da görev verilmesi için kendisinin hükûmette etkili bir kişiye tavsiye edilmesi gerekmiştir. Bu işi yapan kişi, Ali Fuat Paşa'dır. Ali Fuat Paşa, daha sonra dahiliye nazırı olan Mehmet Ali Bey'e Mustafa Kemal Paşa'yı tavsiye etmiş ve onu bu hususta ikna etmiştir. Mehmet Ali Bey Samsun ve çevresinde bir asayişsizlik durumu ortaya çıkıp, İngiliz işgal komutanlığının Osmanlı Hükûmeti'ne protestolu bir rapor verdiği sırada dahiliye nazırı idi. Damat Ferit Paşa, Mehmet Ali Bey'e dahiliye nazırı olarak meselenin halli hususunda fikrini sormuştur. O da, bölgeye dirayetli ve tam salahiyetli bir komutanın gönderilmesi gerektiği ve bu komutanın da Mustafa Kemal Paşa olabileceği şeklinde fikrini beyan etmiştir.
Mehmet Ali Bey, meselenin halli için sadece Mustafa Kemal Paşa'yı tavsiye etmekle kalmamış aynı zamanda sadrazamı bu hususta ikna etmeyi de başarmıştır. Bu görüşmeden sonra Erkân-ı Harbiye-yi Umumiye Reisi Cevat Çobanlı ve Mustafa Kemal Paşalar ile yemek yiyen Damat Ferit Paşa, bir gün sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa'ya Samsun ve çevresindeki olayın araştırılmasına Mustafa Kemal Paşa'nın memur edilmesi emrini vermiştir. Bundan sonra, "9. Ordu Müfettişliği" olarak gerçekleşecek tarihî tayinin işlemlerine geçecektir.
Türk İstiklâl Savaşı'na başlangıç teşkil eden bu tayin tesadüfler sonucu olarak değil, Mustafa Kemal Paşa'nın Mütareke Dönemi'nde gösterdiği şuurlu faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir. Mütareke Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa memleket meselelerinin dışında veya gerisinde kalmamıştır. O, herkesin her şeyden ümidini kestiği bir dönemde kendisine, devletine ve Türk Milleti'ne olan güvenini yitirmemiştir. Kurtuluşu başka bir devletin himaye ve desteğinde değil, kendi gücümüzde görmüştür. O'nun Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da gösterdiği faaliyetlerin temelinde bu inanç ve karar vardır.
Mustafa Kemal Paşa'nın fikrî faaliyetlerinin başlıca hedefi Anadolu'ya geçerek millî mukavemet hareketini başlatmak olmuştur. O, bu gaye ile bir taraftan yakın arkadaşlarını bu fikir etrafında hazırlarken, diğer taraftan bunun tahakkuku için yollar aramıştır. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa, bu ideal için sadece önüne çıkan fırsatları değerlendirmekle kalmamış, amacı doğrultusunda yeni fırsatlar meydana getirerek bunlardan azamî ölçüde yararlanmıştır.
Diğer bir ifade ile O, tarihin önüne çıkardığı fırsatlardan azamî ölçüde yararlanmasını bilmiştir. Bu büyük liderlere mahsus bir özelliktir. (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:I-III, Ankara,1984.; Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1953.; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbinin Esasları, İstanbul,1972.)

Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya Geçişi ve Kongreler Dönemi

Mustafa Kemal Paşa için artık tarihî görev başlamıştı. Bu dönemden sonra Osmanlı Devleti bir süre âdeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Mustafa Kemal Paşa her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükûmeti gibi halkı sükûnete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle muharebe eden, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetleri toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gelir gelmez ordu müfettişliği görevinin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek amacı ile hazırlamış olduğu 22 Mayıs 1919 tarihli rapor, Millî Mücadele hareketinin, Türk insanın hangi temel değerleri üzerine bina edildiğini göstermesi bakımından fevkalade önemledir.
Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden rapor ana hatlarıyla şu fikirleri ihtiva etmekteydi;
* Samsun bölgesi Rumları siyasî emellerinden vazgeçerlerse, asayiş kendiliğinden düzelir,
* Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur,
* Yunanlıların İzmir'de hakları yoktur. İşgal geçicidir.
Millet, millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'dan sonra ilk iş olarak 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün ülkeye, kumandanlara, mülkî amirlere "Millî Teşkilât" kurmaları ve mitingler düzenlemelerini isteyen bir tamim gönderdi.Bu tamim doğrultusunda ülkenin her köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak yüzün üzerinde mitingler tertip edilmiş ve Anadolu Türk insanının sesi dünya kamuoyuna duyurulmaya çalışılmıştır.
Samsun ve Havza'dan sonra Amasya'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919 tarihinde Türk milletine hitaben Amasya Tamimini yayımladı. Amasya Tamimi Türk İnkılâp Tarihimizde hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından daima özel bir değer ifade etmiştir.
3 Temmuzda Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, burada bütün görevlerinden hatta askerlik mesleğinden istifa etti ve milletin bir ferdi olarak vatanın kurtuluşu için mücadelesine devam etti.
23 Temmuz 1919 günü başlayan Erzurum Kongresi yaptığı çalışmalar sonrasında on maddelik bir beyanname yayımladı. Erzurum Kongresi beyannamesi Türk milletinin kendi geleceğinin kendisi tarafından tayin edilmesi gerektiğini ortaya koymuş ve bu uğurda gerekli her türlü tedbiri almakta serbest olmasını ifade ederek millî iradeye dinamik ve pratik bir yön vermiştir.
Erzurum Kongresi Beyannamesi çok az değişiklikle 4-12 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde de kabul edilmiştir. Geniş katılımın sağlandığı Sivas Kongresinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adında tek kuruluş durumuna getirilmiştir. Erzurum Kongresi'nde ortaya çıkan ve adeta geçici bir hükûmet niteliği taşıyan "Heyet-i Temsiliye" Sivas Kongresi'nde sayıca genişletilmiş ve Heyet-i Temsiliye başkanlığına da Mustafa Kemal Paţa getirilmiţtir.
Heyet-i Temsiliye'ye vatanın bütününü temsil etmek yetkisi verildi. Sivas Kongresi'nde İtilaf Devletleri'ne karşı takınılan tavır daha da sertleşmiş, milletçe müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir. Sivas Kongresi'nde ortaya çıkan önemli bir sonuçta ileride Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilecek olan Misak-ı Millî kararlarının tespit edilmiş olmasıdır.
Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin yanı sıra Batı Anadolu'da toplanan Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri Millî Mücadele hareketinin ülke geneline yayılması ve destek görmesi bakımından kayda değer gelişmeler olarak kabul edilir.
Anadolu'da meydana gelen ve bir tepki olarak ortaya çıkan bütün kongrelerde millet ve milliyet kavramları ön plândadır. Bu kavramlar Türk tarih ve kültürünün gelişme seyri içerisinde kaçınılmaz bir netice olarak siyasî bir kimliğe bürünmüş ve yeni Türk devletinin kuruluşunun temel felsefesini oluşturmuştur.
Anadolu'daki bu gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'u resmen işgal ederek Meclis-i Mebusanı dağıtmışlardır. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın dağıtılması ile artık Millî Mücadele'nin ağırlık merkezi tamamen Anadolu'ya kaymış oluyordu.


Misak-ı Millî
Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya geldi ve meclisin toplanması için hazırlıklara başladı. Sultan Vahideddin tarafından 21 Aralık 1918'den beri feshedilmiş bulunan mebuslar meclisinin toplanması için yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa ilk defa Erzurum mebusu olarak parlâmento üyesi oldu. Meclis-i Mebusan'a seçilen 168 üyenin ancak 72'si İstanbul'da 12 Ocak 1920 günü açılan Meclise katılabilmiştir.
Meclis-i Mebusan'ın faaliyet gösterdiği dönem içerisinde aldığı en önemli karar Misak-ı Millî'nin kabul ve ilânıdır. Müsveddeleri Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan Misak-ı Millî metni Meclis-i Mebusan'ın 22 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda ele alınmış üzerinde çok az değişiklik yapılarak 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmiştir.
Gizli oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17 Şubat 1920 tarihinde dünya kamuoyuna ilân edilmiştir.
Misak-ı Millî, İstiklâl Harbimiz sırasında Türk milletinin maksatlarını özetleyen ve Millî Mücadele'nin başından sonuna kadar değişmeyen bir programın adıdır. Mustafa Kemal Paşa, esaslarını Millî Mücadele'den yıllar önce tespit ettiği ve bulduğu çıkış yolunu cesaretle ortaya koyduğu bu programın ilk müsveddelerini 1919 yılı Aralık ayı sonunda yazmıştır.
Misak-ı Millî metni üzerindeki ilk görüşmeler Ankara'da Mustafa Kemal Paşa'nın idare ettiği Heyet-i Temsiliye toplantılarında yapılmıştır. Bu özel toplantılar sonunda Türk istiklâlinin esaslarını tanzim eden bir metin hazırlanmış ve bu metin başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Heyet-i Temsiliye üyeleri tarafından imzalanmıştır. Misak-ı Millî metni Trabzon Mebusu Hüsrev Gerede'ye verilmiş, o da bunu, mecliste sulh programını tetkikle görevlendirilen komisyona ulaştırmıştır. Yusuf Kemal Bey hatıratında komisyona gelen metinden söz etmemekte , buna karşılık Rıza Nur Bey, Misak-ı Millî esaslarının zaten daha önce İstanbul basınında çıkan çeşitli makalelerdeki cümleler ve hakikatler olduğunu ifade ederek, "Misak-ı Millî adını düşünen ve onu yapan İstanbul meclisidir" demektedir. Ona göre meclis, bilinen esaslara bazı ilaveler yaparak yeni bir düzen vermiştir.
Meclis-i Mebusan'a intikal eden metin, 22 Ocak 1920'de Felah-ı Vatan Grubunun gizli toplantısında Hüsrev Bey tarafından okunmuş, 28 Ocak 1920'de de resmî olmayan gizli toplantıda oylanarak mevcut bütün üyelerin ittifakı ile kabul edilmiştir. Adı geçen meclisin yaptığı başlıca işe yarar şey de bu olmuştur. Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî Beyannamesi olarak adlandırılan bu belge, İstanbul'un işgali ve mebuslar meclisinin tasfiyesi üzerine Ankara'da toplanan ve Türk milletinden feyz alan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunun yegâne nedeni olmuştur. Toplandığı ilk gün millî Misak'a bağlılığını açıklayan meclis, bu sadakatini sarsılmaz bir şekilde sürdürmüş ve onun gerçekleşmesini amaç bilmiştir.
Misak-ı Millî sınırları esasen, I.Dünya Savaşı'nda düşmanlarımız olan İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'ne taahhütleri idi. Müttefikimiz Almanların yenilmesi ile Mondros Mütarekesi'nin tatbikatından önce, Ahd-ı Millî ile çizilen sınırları bize garanti etmişlerdi. Bu garanti olağan bir şeydi. Yenik olarak çıktığımız bir savaşın sonunda dahi, Hatay, Musul-Kerkük, hatta Batum ve Halep Türk sınırları içerisindeydi. Batı Trakya Türkiye'ye katılmaya hazır, Boğazlar, bütün hukuku ile hükmümüze bağlı idi. Kıbrıs iade edilmek üzere İngilizler'e kiralanmıştı. Yani, İngilizler ve Fransızlar, verdikleri sözden dönmeselerdi, Türkler, İstiklâl Savaşı olmadan dahi Millî Misak sınırlarını koruyacaktı.
İstiklâl Harbi'nin sonunda ise, verilen o muazzam mücadeleye rağmen Lozan Barışı'ndan düşmesi gereken pay alınamamıştır. Hâlâ da kudsî yemin sınırlarımızın çok gerisindeyiz. Gerçi, Lozan'ı içine sindiremeyen girişimleri ile Atatürk, Hatay'ı Türkiye'ye bağlatmış ve boğazlar üzerindeki hayati hukukumuzu geri aldırmıştı. Lâkin, Atatürk'ün ölümünden sonra, gözden ve gönülden çıkarılan Millî Misak ülküsü tamamen yanlış algılanır olmuştur.
Atatürk, Misak-ı Millî ile ilgili olarak şunları söylemektedir. "Türk milletinin , kalbinden, vicdanından sahih ve mülhem olan en esaslı, en bariz arzu ve iman malum olmuştu : Kurtuluş...Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde arzu-yu millî tebellür ettirilmiş ve ifade olunmuştu...Milletin amal ve maksadını da . kısa bir programa esas olacak surette toplu bir tarzda ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî unvanı adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi'nde bu esaslar, hakikaten toplu bir surette tahrir ve tespit olunmuştur...Malumdur ki, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde tespit olunan esasat, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca kabul ve teyit olunup, Misak-ı Millî namı altında, züpte edilmiş idi. Bu esasat, Birinci Büyük Millet Meclisi tarafından da kabul edilerek, o daire dahilinde memleketin tamamiyyetini ve milletin istiklâlini temin ederek sulhu müsalemeti istihsale çalışıyordu."
Mustafa Kemal Paşa'nın da yukarıda yer alan ifadelerinde de tespit ettiği gibi Misak-ı Millî, Millî iradeyi temsil eden milletvekillerinin namüsait şartlarda ortaya koyduğu bağımsızlık bildirgesidir.
Misak-ı Millî ne bir efsane, ne de tarihîn derinliklerinden intikal etmiş bir destandır. Misak-ı Millî, Türklerin var olduğu devirlerden itibaren karakterinde mevcut olduğuna inandığımız İstiklâl fikrinin modern manadaki ifadesi ve tezahürüdür. Misak-ı Millî bölünmez bir Türk yurdunun sınırlarını tespit eden ve günümüzde de canlılığını muhafaza eden fevkalâde öneme haiz hukukî ve siyasî bir vesikadır.

Kuva-yı Milliye
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla İstanbul Hükûmeti ve buna bağlı olarak ordu İtilaf Devletleri'nin kontrolüne girmiş, devlet müesseseleri vazifelerini yerine getiremez duruma gelmişti. Türk milleti uğradığı haksızlıkların önüne geçilmesi hususunda resmî makamlara yapmış olduğu müracaat sonuç vermeyince vazifenin kendine düştüğünü kabullenip, işgal gören bölgelerde düşmana karşı harekete geçti. İşte bu direniş hareketini başlatanlara Kuva-yı Milliye(Millî Kuvvetler) adı verilmiştir.
Mili Mücadele tarihimizde "Kuva-yı Milliye" deyiminin biri dar, diğeri geniş olmak üzere iki ayrı manası vardır. Bunlardan ilki "Milis" teşkilâtı adıyla da anılan millî kuvvetleri, yani silâhlı mukavemet teşkilatını anlatmaktadır. Diğeri ise Millî Mücadele'yi bütünüyle içine alan daha geniş bir anlamı ifade eder. Bu geniş mana içerisinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Kongreler, İlk Büyük Millet Meclisi , Misak-ı Millî gibi dönemin temel gelişmeleri yer almaktadır.
Yakın tarihimizde Kuva-yı Milliye dönemi İzmir'in işgali ile I.İnönü Muharebesi arasında geçen yaklaşık bir buçuk yıllık (Mayıs 1919-Aralık 1920) dönemi ihtiva eder. Bu zaman zarfında fiilen yabancı işgaline karşı koyan Kuva-yı Milliye hareketi Osmanlı Devleti'ne bağlı bir kuvvet hüviyetinde değildir. Mevcut hükûmetten ayrı fakat Türk milletine dayanan ve onun adına faaliyet gösteren, dolayısıyla yalnız Anadolu Türk halkının bünyesinden çıkmış bir direniş hareketidir. Kuva-yı Milliye'nin ortaya çıkışı bir siyasî parti hüviyetinde de olmamış, taraftarlarını memnun edecek mevkileri ve memuriyetleri de vaat etmemiştir. Buna rağmen az zamanda ülke genelinde samimî bir Türk birliği meydana getirmiş olmasını ancak halkın "hâlet-i ruhiyyesi", geçirdiği sıkıntılar ve istiklâlini müdafaa hususundaki hassasiyeti ile izah etmek mümkündür.
Kuva-yı Milliye'nin Milli Mücadele döneminde birçok faydaları olmuştur. Sağladığı en önemli fayda, dünya kamuoyunda Türk halkının Yunan işgalini sükûnetli karşılığı kanaatinin yerleşmesini önlemek ve Milli Mücadele hareketini mazlum bir milletin istiklâl hareketi olarak göstermek olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa "Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir istiklâl cidaline hazır ve teşne bir hâlde buldum" derken mevcut olan bu ortamın geniş bir propaganda şebekesi vasıtasıyla sağlandığı anlamına gelmediği açıktır. Anadolu Türkünün bu noktaya gelmesini sahip olduğu "cevher-i aslî"sinden çıkan tabiî ve an'anevî bir netice olarak kabul etmek en isabetli görüş olacaktır. "Kuva-yı Milliye" ruhundan anlaşılması gereken mana da bu olmalıdır." demiştir
Kuva-yı Milliye ruhu sadece Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan bir vakıa değildir. Kaynağını Türk milletinin bilinmeyen tarihinden bu tarafa sahip olduğu ve nesilden nesile intikal etmiş olan ilk cevherinden alan yeni bir Türk ruhudur. Yahya Kemal bu anlayışı şu şekilde dile getirmektedir.:
"Anadolu'nun bu üç senelik tarihi yeni Türk ruhu olduğunu, en görmek istemeyen gözlere bile gösteriyor. Avrupalılar, Amerikalılar İstanbul'a geliyorlar. Bu hadisenin ne olduğunu bizden soruyorlar, daha yakından seçebilmek için Anadolu'ya kadar gidiyorlar. İnkârdan şüpheye, şüpheden tereddüde, tereddütten inanmaya doğru günden güne beliren bir hareket var. Bir gün gelecek ki bir Türklük , yeni bir Türk ruhu tâ karşıdan seçilecek"
Milli Mücadele dönemi aydınlarının eserleri incelendiğinde Kuva-yı Milliye ruhunun Türk milleti için yeni bir istiklâl mücadelesini ifade ettiği hususunda müşterek bir görüşün ortaya çıktığı görülür. İstiklâl mücadelesinden amaç ise; Türklerin ekseriyeti teşkil ettiği bir coğrafî alan içerisinde "Türk milletinin gerek irfanca ve gerek iktisadiyatça bilâkaydü şart her türlü haricî nüfuzlardan ve kayıtlardan azade olarak kendi vesaitiyle azami inkişafına mazhar olmasıdır. "
Millî İstiklâl davasına atılmış olan Türk milleti bu dava devam ettiği sürece, bu istiklâle inanan ve onu gerçekleştirmek için hesapsız fedakarlığı göze alan bir ruh hâleti içerisinde olmuştur. Bu esrarengiz şuur hiçbir, ilmin, hiçbir eğitimin ve hiçbir propagandanın mahsulü değil, Türk karakterinin samimî bir tezahürüdür.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi Kuva-yı Milliye, "Millilik" vasfının ön plânda tutulduğu, millî istiklâl ve iktisadî hürriyet mücadelesinin hareket noktasıdır. İstiklâl Savaşı'nda, millî heyecana dinî heyecanın da karıştığı, din ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığı şüphe götürmez bir gerçek olmakla beraber, o dönemin dinî duygularının millî bir karakter taşıdığı ve "millilik" vasfına hizmet ettiği söylenebilir.
Millî Mücadele'nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ilk sayılarından birinde Kuva-yı Milliye'yi kamuoyuna şu şekilde anlatmaktadır:
"Kuva-yı Milliye, milletin ruhundan ve ihtiyacı beka ve istiklâlinden doğmuş bir vahdettir ki, onu hiçbir şey ihlal edemeyecektir".
Sonuç olarak Kuva-yı Milliye ruhu yüksek bir siyasî olgunluk seviyesine gelmiş bir milletin, bu siyasî kudretini en azametli ve göz kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey değildir. Kuva-yı Milliye'yi ortaya çıkaran "ruh" bu hareketin başlangıç dönemi ile de sınırlı kalmamıştır. Millî Mücadele dönemi boyunca Türk halkının müşterek ve hâkim anlayışını ifade etmiş, yeni Türk devletinin kurulmasında bir manevî menbaa olmuş, yaşatılmasında milletin tarihi tekâmüllerinden kaynaklanan manevî dayanağı temsil etmiştir. Kuva-yı Milliye'nin boz kalpaklı kahramanlarının o günkü ruh hâli bugünde Türk milletinin benliğinde yaşamaktadır. Bu günkü yeni nesil, bedeli can ve kan ile ödenmiş Türk vatanının muhafazasında fevkalâde hassas olan sessiz ekseriyettir ve Millî Mücadele hareketinin Türk milleti adına gerçekleştirildiğini asla unutmamalıdır.

Kurtuluş Savaşındaki Cepheler

Gönderen Unknown 29 Aralık 2009 0 yorum


Doğu Cephesi

Ermeni Devleti, Rusya’da Çarlık sisteminin yıkılıp yerine Sosyalist bir devlet kurulması üzerine 1918′de ortaya çıktı. Taşnak Partisi tarafından idare ediliyordu. Ermeniler, sınırlarımıza saldırıyor, Müslüman halka aşırı zulüm, haksızlık ve katliam yapıyordu. Bunun üzerine, TBMM Ermenilere karşı askeri harekete geçilmesine karar verdi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, İcra Heyeti’ne (Bakanlar Kuruluna) mütareke hükümlerine uyularak boşaltılan, “Elviye-i Selâse” (doğuda bulunan 3 ilimiz) Kars, Artvin ve Ardahan’ın tekrar geri alınması için gereğinin yapılması yolunda ayrıca yetki vermişti. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 30 Mayıs ve 4 Haziran 1920 tarihinde Doğu’daki durum hakkında hükümete rapor verdi. Bu raporda; “Ermenilerin ilk fırsatta Erzurum’u dahi ellerine geçirmek için teşebbüslerde bulunacakları, Ermeni ordusuna karşı hâkim ve müsait bir vaziyet almanın zorunluluğu, Brest Litovsk ve Batum Antlaşması ile Türkiye’ye bırakılan Elviye-i Selâse’yi işgal etmek üzere harekete geçmenin gerekliliği” açıklanmış ve hükümetçe de bu durum uygun görülmüştü. Taarruz için 7 Haziran’da emir verildi. Ancak, Sovyet Dışişleri Bakanının Ermenistan, İran ve Türkiye sınırlarının belirlenmesinde, Rus Sovyet Hükümeti’nin arabuluculuğu ile meselenin siyasi yollardan halledilmesinin mümkün olduğunu bildirmesi üzerine, ordunun taarruzu geciktirilmişti. Bu arada Ermenilerin, Türk topraklarına ve halkına karşı tecavüzü, Oltu’yu işgal etmeleri ve Gürcülerin de 25 Temmuz’da Artvin’i almaları üzerine, 28 Eylül 1920′de ordumuz taarruza geçti. 29 Eylül’de Sarıkamış, 30 Ekim’de Kars (15. Kolordu Kafkas Tümeni Komutanı Albay Halit Bey (Karsıalan) yönetiminde), 7 Kasım’da Gümrü geri alındı. Kesin barış antlaşması 2-3 Aralık gecesi imzalandı. Gümrü Barış Antlaşması, TBMM Hükümetinin imzaladığı ilk antlaşmaydı ve Misak-ı Milli’nin Doğu sınırlarını da kısmen belirliyordu.

Trakya Cephesi

Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra; Edirne-İstanbul demiryolunu kontrol etmek üzere bir Fransız alayı Trakya’ya yerleşmiş bulunuyordu. Fransız Generali Franchet D’Esperey ile Yunanistan Başbakanı Venizelos arasında imzalanan antlaşma ile Kuleliburgaz-Hadımköy hattı Yunan Ordusunun işgaline terk edilmişti.

Bu gelişmeler karşısında, I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Eğilmez Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın 9 Ocak 1920 tarih ve 55 sayılı emrine uyarak bütün Edirne vilayetinde sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Diğer taraftan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 31 Mart 1920′de Lüleburgaz’da yaptığı ilk kongresinde dış tecavüzler ve iç ayaklanmalar karşısında her türlü tedbir alma yetkisini kolordu komutanına ve merkez heyetine vermeyi kararlaştırdı.
San Remo Konferansı’nda, İtilaf Devletleri Edirne ile birlikte Doğu Trakya’yı da Yunanistan’a bırakmayı kararlaştırdılar.
9 Mayıs 1920′de Edirne’de toplanan Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 2′nci kongresinde Edirne ve Doğu Trakya’nın Yunanistan’a bırakılmasını kesinlikle reddetti ve ülke topraklarının savunulmasını kararlaştırdı. Bu amaçla, yerli halktan asker toplamayı ve silahlı savunma tedbirleri almayı kararlaştırdı. Ayrıca, Cemiyet programını değiştirmekle birlikte ismini de Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesi olmuştu.
Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını kolaylaştırmak, Osmanlı İmparatorluğu’na fiilen olduğu kadar hukuken de son vermek amacı ile İtilaf Devletlerinin de teşviki ile Yunan Ordusu bir taraftan Anadolu’da bir taraftan da Trakya’da harekete geçti. 20 Temmuz 1920′de başlayan Yunan Taarruzu sonunda Edirne 24 Temmuz 1920′de düştü. Sevr Antlaşmasının imzalanmasını takip eden günlerde Yunan Hükümeti kendi meclislerinden geçirdikleri bir kanunla Doğu ve Batı Trakya’yı bir genel valilik halinde Yunanistan’a kattığını ilan etti. Yunanlılar tarafından Edirne ve Doğu Trakya’nın ilhakına rağmen, Trakya’da işgale karşı silahlı mücadele devam etmiştir. Anadolu’da kazanılan büyük zafer ve orduların Boğazları geçerek Trakya’yı kurtarmak için harekete geçmeleri kararı karşısında, Boğazlarda bulunan İtilaf Devletleri ateşkes anlayışı içinde olmuşlardır. 15 Ekim 1922′de yürürlüğe giren Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya, Yunan kuvvetleri tarafından boşaltıldı. 25 Kasım 1922′de Edirne Valiliğine tayin edilen Şakir Bey (Kesebir), Türk yönetimini yeniden kurmuştur. Lozan Konferansı sonunda, Yunanlıların Anadolu’da yakıp yıktıklarına karşılık, savaş tazimanatı olarak Karaağaç ve Bosnaköy Köprübaşlarının da Anavatana katılması kararlaştırılmıştır.

Güney Cephesi

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın, İtilaf Devletleri tarafından tek taraflı, haksız ve yanlış bir şekilde uygulanışı çerçevesinde Güney Anadolu’nun işgali, bu bölgede milli mücadele cephelerinin kurulmasına ve düşman saldırısına karşı direnmeye sebep olmuştu. Fransızların Adana’yı, İngilizlerin ve Fransızların beraberce Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etmeleri halk arasında korku, nefret ve endişe oluşturmuştu. Fransızların, Ermenilerle işbirliği yaparak sömürge yönetimi usullerini burada uygulamaları, yer yer bölgesel savunma tertiplerinin alınmasına ve milli kuvvetlerin kurulup teşkilatlanmasına etken oldu.

Urfa Cephesi

Diğer Güney illeri gibi, Urfa’da önce İngilizlerin sonra da 30 Ekim 1919′da Fransızların işgaline maruz kaldı. Fransızlar, Urfa’da da Ermenilerle işbirliği yaparak, Urfalıların can ve mal güvenliklerini ihlal ettiler. Fransız işgaline karşı 9-10 Şubat 1920 tarihinde yapılan, Urfa ve Havalisi Kuvayı Milliye Komutanı “Namık” takma adlı Yzb.Ali Saip Bey (Ursavaş)’in komutasındaki 3000 kişilik, baskınla Urfa kısmen kurtarıldı. Karargah binasındaki Fransız bayrağı yerine Türk bayrağı çekildi. Uzun ve çetin mücadeleler sonucu, Fransız askeri birlikleri, 11 Nisan 1920 günü Urfa’yı boşalttı. Urfa da tek başına istilacı bir devlete karşı savaşmış ve zafer kazanmıştır. Böylece, Şanlıurfa olmuştur.

Fransızlar’la şu savunmalar yapılmıştır:
Maraş Savunması : 20 Ocak-11 Şubat 1920
Urfa Savunması : 9 Şubat-10 Nisan 1920
Antep Savunması : 1 Nisan 1920-9 Şubat 1921
Adana Savunması : 21 Ocak 1920-20 Ekim 1921
Fransızlar’la 30 Mayıs 1920’de ateşkes yapılmıştır.
Fransa Moskova Antlaşması ile endişeye düşmüş, Eskişehir ve Kütahya Savaşları ile beklemeye geçen Fransa’nın, Sakarya Zaferi ile endişesi sona ermiş ve TBMM ile Ankara Antlaşması’nı imzalanmıştır.
Ankara Antlaşması (20 Ekim 1921)
İki taraf arasında savaş sona erecek.
İki ay içinde Türk ordusu belirlenen hattın kuzeyine, Fransızlar ise güneyine çekilecek.
İki taraf da kendilerine kalan topraklarda genel af ilan edecek.
Hatay ve İskenderun için özel idare rejimi uygulanacak.
Önemi:
İlk kez İtilaf Devletleri’nden biri, TBMM ile bir antlaşma yapmıştır
Fransa TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur.
Hatay hariç Suriye sınırımız belli olmuştur. Hatay’da özel bir yönetim kurulmuş ve burada yaşayan Türkler’e geniş haklar tanınmıştır.
Doğu Cephesi’nden sonra Güney Cephesi de Batı’ya kaydırılmıştır.
Fransa, özel idare rejimi olmasına rağmen Hatay ve İskenderun’un Türk Devleti’nin bir parçası olduğunu kabul etti.
İtilaf Devletleri bloğu parçalanmıştır.
Dünya kamuoyu Millî Mücâdele’nin Türkler’in başarısı ile sonuçlanacağını anlamıştır.
Not 1: Kurtuluş Savaşı’nda ilk silahlı mücadele Güney Cephesi’nde başlamıştır.
Not 2: Güney Cephesi’nde yalnız Kuva-yı Milliye Birlikleri mücadele etmiştir. Düzenli Ordu mücadele etmemiştir.
Not 3: TBMM 1973′te Maraş’a “Kahraman”, Antep’e “Gazi”, 1984′te ise Urfa’ya “Şanlı” ünvanını vermiştir.

C) BATI CEPHESİ
a) Düzenli Ordunun Kurulması
Yunan işgaline karşılık Ayvalık, Denizli ve Salihli’ye bölgesinde Kuva-yı Milliye Cephesi oluşturulmuştur.
Kuva-yı Milliye, Kurtuluş Savaşı’nın ilk savunma kuruluşudur.
Kuva-yı Milliye’yi örgütlemek için Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri yapılmıştır.
Fransız işgaline karşı Adana, Urfa, Antep ve Maraş civarında da Kuva-yı Milliye kurulmuştur.
M.Kemal Paşa Sivas Kongresi’nde, Ali Fuat Paşa’yı Batı Cephesi Komutanlığı’na getirilmiştir.
Ali Fuat Paşa, Gediz Taarruzu’nda başarılı olamamış ve Yunan orduları Dumlupınar’a kadar ilerlemiştir.
Çerkez Ethem’in baskıları ve Ali Fuat Paşa’nın etkisiz olması nedeniyle Ali Fuat Paşa Moskova Büyükelçiliği’ne atanmıştır. Batı Cephesi ikiye ayrılmıştır.
Albay İsmet Bey Batı Bölümü’ne,
Albay Refet Bey ise Güney Bölümü’ne atanmıştır.
Yunan taarruzu karşısında Kuva-yı Milliye başarılı olamamıştır
Ordudan firarlar başlamış, İstiklal Mahkemeleri’nin çalışmaları ile firarlar sona erdirilmiştir.
Düzenli ordunun kurulması ile Kuva-yı Milliye tamamen ortadan kaldırılmıştır (8 Ekim 1920).
Düzenli orduya geçildiği sırada bazı Kuva-yı Milliyeciler isyan etmiştir (Çerkez Ethem ve Demirci Efe).
Demirci Mehmet Efe İsyanı I.İnönü Savaşı’ndan önce, Çerkez Ethem İsyanı ise I.İnönü Savaşı’ndan sonra bastırılmıştır.

b) I.İnönü Savaşı (6-10 Ocak 1921)
Nedenleri:
Yunanistan’ın; taarruzu devam ettirerek İngiliz Hükümeti’nden yardım sağlamayı,
Çerkez Ethem Ayaklanması’ndan faydalanmayı,
Eskişehir’i alarak demiryollarının önemli noktalarını kontrol altına almayı,
Sevr Barış Anlaşması’nı TBMM’ye kabul ettirmeyi istemesi.
Yunanlar, Çerkez Ethem’in isyanından faydalanarak Eskişehir’e ilerlemeye başlamıştır.
İsmet Bey, ordusunu Çerkez Ethem’in karşısından çekerek Yunanlar’la çarpışmaya başlamıştır.
Yunanistan geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Sonuçları:
Düzenli Ordu’nun ilk zaferidir.
Halkın Düzenli Ordu’ya güveni artmıştır.
Milletin zafere olan inancı güç kazanmıştır.
İsmet Paşa generalliğe yükselmiştir.
Çerkez Ethem İsyanı bastırılmıştır.
Zafer sonrası Afganistan Hükümeti ile Dostluk ve Yardımlaşma, Rusya ile de Moskova Antlaşması imzalanmıştır.
İlk anayasa olan Teşkilât-ı Esâsiye kabul edilmiştir (20 Ocak 1921).
İstiklâl Marşı kabul edilmiştir (12 Mart 1921).
İtilaf Devletleri yenilgi karşısında, durumu görüşmek üzere Londra’da bir konferans düzenlemişlerdir.

Londra Konferansı (23 Şubat-12 Mart 1921)
Nedenleri:
İngilizler’in, Rusya’nın TBMM ile Moskova’daki görüşmelerinden rahatsız olmaları.
İngilizler’in Musul ve Kerkük’te direnişle karşılaşması.
İngilizler’e karşı Revandiz’de ayaklanma çıkması.
I.İnönü Savaşı sonucunun İtilaf Devletleri arasında görüş ayrılığına neden olması.
Fransızlar’ın Güney Doğu Anadolu’da büyük bir direnişle karşılaşması.
İtalyanlar’ın işgal planlarından memnun olmaması

İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’ni konferansa davet etmiştir.
M.Kemal veya onun gönderdiği birinin İstanbul Hükümeti’nin yanında gelmesini istemişlerdir.
İtilaf Devletleri Bu hareketleriyle, TBMM’yi tanımadıklarını göstermişlerdir.
İstanbul ve Ankara anlaşamadıklarından Londra Konferansı’na iki ayrı delege göndermişlerdir:
İstanbul Hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa,
Ankara Hükümeti adına Bekir Sami Bey Londra’ya gönderilmiştir.
Londra Konferansı; İstanbul Hükümeti, TBMM Hükümeti, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan arasında gerçekleşmiştir.
İstanbul Hükümeti’ni temsil eden Tevfik Paşa, söz hakkını TBMM temsilcisine bırakmıştır.

İtilaf Devletleri şunları teklif etmiştir:
İzmir Türk Devleti’ne iade edilecek, ancak şehirde Yunan güçleri bulunacak.
İzmir’in valisi Hristiyan olacak ve Milletler Cemiyeti tarafından tayin edilecek.
Doğu Trakya Yunanlar’a kalacak.
Doğu Anadolu’da Ermenistan kurulacak.
Ordunun sayısı arttırılacak, fakat kapitülasyonlar devam edecek.

Sonuçları:
İtilaf Devletleri TBMM’yi hukuken tanımıştır.
Avrupa’da “Türkler barışa yanaşmıyorlar” türünde çıkan propagandalara engel olunmuştur.
Sevr Barış Antlaşması’ndaki bazı Maddeler tartışma konusu olmuştur.
Konferans sonunda TBMM temsilcisi İngiltere, Fransa, İtalya ile ikili anlaşmalar yapmıştır.
Konferansın başarısız olması nedeniyle Yunan saldırısı yeniden başlamış, II.İnönü Savaşı gerçekleşmiştir.
TBMM-Afganistan Dostluk ve Yardımlaşma Antlaşması (1 Mart 1921)
Afganistan ile TBMM arasında imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
TBMM Afganistan’ın bağımsızlığını tanıyacak.
İki taraf da birine saldırı yapıldığında kendine saldırı yapılmış sayacak.
TBMM, Afganistan’a subay ve öğretmen gönderecek.

Önemi :
İlk kez bir İslam devleti TBMM’yi tanımıştır.
Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)
Rusya’da 1917 Bolşevik İhtilali çıkmıştır.
Rusya, imzaladığı Brest-Litowsk Antlaşması ile I.Dünya Savaşı’ndan çekilmiş ve gizli antlaşmaları açıklamıştır.
İtilaf Devletleri Rusya’ya karşı birlik olmuştur.
TBMM ile Rusya birbirine yakınlaşmıştır

Antlaşmaya göre:
Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî’yi tanıyacak.
İki taraftan birinin tanımadığı devletlerarası bir anlaşmayı diğeri de tanımayacak.
Sovyet Rusya, kapitülasyonların kaldırıldığını kabul edecek.
Batum, Gürcistan’a iade edilecek.
İki ülkenin ekonomisini geliştirmek için yeni iktisadî anlaşmalar yapılacak.
Karadeniz’e kıyısı olan devletler ile Boğazlar’ın ticaret gemilerine açık kalması için konferans düzenlenecek.

Önemi:
Sovyet Rusya, Misâk-ı Millî’yi ve TBMM’yi tanıyan ilk Avrupa devleti olmuştur.
İlk kez büyük bir devlet TBMM’yi tanımıştır.
Sovyet Rusya, Sevr Barış Anlaşması’nı tanımadığını açıklamıştır.
Yeni Türk Devleti’nin diplomasi sahasında kazandığı büyük bir zaferdir.
Her iki ülke de kendilerinden önce imzalanan antlaşmaları geçersiz saymıştır.
Batum Gürcistan’a, Kars ve çevresi de Türk Devleti’ne ait olmuştur.
Doğu sınırımız büyük ölçüde belirlenmiş ve doğu sınırının güvenliği sağlanmıştır.
Sakarya Savaşı’ndan sonra Kafkas cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması imzalanmış ve doğu sınırı kesinlik kazanmıştır (13 Ekim 1921).
Not : Batum, Misâk-ı Millî’den verilen ilk tavizdir.

c) II.İnönü Savaşı (23-31 Mart 1921)
Nedenleri:
Londra Konferansı tekliflerinin TBMM tarafından kabul edilmemesi.
İngilizler’in Yunanlar’ı kışkırtması.
Sevr Barış Antlaşması’nın TBMM’ye kabul ettirilmek istenmesi.
Yunanlar’ın düzenli ordunun teşkilatlanmasına fırsat vermeden Ankara üzerine yürüyerek TBMM’yi dağıtmak istemesi.
Yunan ordusu İnönü mevkiinde durdurulmuştur.
Türk ordusu Aslıhan ve Dumlupınar’da çarpışmış, birliklerin aşırı yorulması ve fazla kayıp verilmesi ile istenilen sonuç tam olarak alınamamıştır.
Bu durum Türk ordusunun tam olarak taarruz gücüne ulaşamadığını göstermiştir.

Sonuçları:
Düşman oyalanmış ve Kurtuluş Savaşı için zaman kazanılmıştır
Yunanlar Türk ordusunun gücünü kabul etmiştir.
Halkın TBMM’ye olan güveni artmıştır.
İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki yüksek komiserleri TBMM ile Yunanistan arasında taraf olmadıklarını açıklamışlardır.
İtalyanlar, işgal ettikleri toprakları boşaltmışlardır (5 Temmuz 1921).
M.Kemal, zafer sonunda İsmet Paşa’ya; “Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de (ters alınyazısını da) yendiniz” diye telgraf çekmiştir.

d) Eskişehir Ve Kütahya Savaşları (10-24 Temmuz 1921)
Nedeni :
Yunanistan’ın, II.İnönü Savaşı’nın yorgunluğu içinde olan Türk ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden saldırıya geçmesi.
Yunanistan’ın, II.İnönü Savaşı’nın yorgunluğu içinde olan Türk ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden saldırıya geçmesi.
Yunanistan İnönü’den Afyon’a kadar geniş bir saha üzerinde saldırıya geçmiştir.
M.Kemal, İsmet Paşa’ya, Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesini söylemiştir.
Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanlar’ın eline geçmiştir.
Sonuçları :
TBMM’de bazı kişiler başarısızlığın suçunu M.Kemal’e yüklemek istemiştir.
M.Kemal başarılı olabilmek için olağanüstü yetkiler istemiştir.

Önemi :
Kurtuluş Savaşı’nda kaybedilen ilk ve tek savaş Eskişehir-Kütahya Savaşı’dır.
M.Kemal’e Başkomutanlık Yetkisinin Verilmesi :

TBMM, M.Kemal’e üç ay süreyle Başkomutanlık yetkisini veren kanunu kabul etmiştir (5 Ağustos 1921). Böylece:
M.Kemal, yasama ve yürütme yetkisini doğrudan kullanmaya başlamıştır.
M.Kemal, İstiklal Mahkemeleri’nin de kendisine bağlanmasıyla yargı gücünü de kullanmıştır.
Erzurum Kongresi’nde askerlik görevinden istifa eden M.Kemal, milli irade ile başkomutan olmuştur.
20 Temmuz 1922′de Başkomutanlık Kanunu sınırsız uzatılmış, M.Kemal’in cumhurbaşkanı seçilmesine kadar kanun, geçerliliğini sürdürdü.
Tekâlif-i Milliye Emirleri (7-8 Ağustos 1921)
Ordunun ihtiyacını karşılamak ve Sakarya Savaşı’na hazırlanmak için M.Kemal, Tekalif-i Milliye Emirleri’ni yayınlanmıştır.

1. Her ilçede bir tane Tekalif-i Milliye Komisyonu kurulacak.
2. Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.
3. Her aile bir askeri giydirecek.
4. Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40′ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
5. Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40′ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
6. Her türlü makineli aracın %40′ına el konacak.
7. Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20’sine el konacak.
8. Sahipsiz bütün mallara el konacak.
9. Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.
10. Halkın elindeki araçlar aylık 100 km. askeri ulaşım yapacaklar.

Kars Antlaşması (13 Ekim 1921)
Rusya’nın gözetiminde Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile TBMM arasında Kars Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:

Önemi :
Türk Devleti’nin doğu sınırı kesinlik kazanmıştır.
TBMM-Ukrayna Antlaşması (2 Ocak 1922)
Moskova Antlaşması’nın içeriğini tekrarlayan bir antlaşmadır

Linkwithin

Related Posts with Thumbnails

Tarih Sayfalarında Konu Paylaşılmıştır...

Etiketler

12 Eylül Abide Şahsiyetler Adnan Menderes AkŞemseddin Alp Arslan Antlaşmalar Ashab-ı Kiram Asr-ı Saadet Atatürk Atatürk Yazı Atatürk'ün Konuşmaları Barbaros Hayreddin Paşa Burak Reis Cahiliye Dönemi Cezzar Ahmet Paşa Cumhuriyet Tarihi Cumhuriyet Yönetimi Çanakkale Savaşı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa Dumlupınar Edebiyat Ermeni Meselesi Ertuğrul Gazi Ficar Savaşları Fil Vakası Gazi Osman Paşa Haritalar Hasan Tahsin Haşimiler Hicaz Demiryolu Hocali Katliami Hz Ömer R.a Hz Peygamberimiz s.a.v I. Kılıç Arslan İslam Tarihi İstanbulun Fethi İstiklal Savaşı Kanuni Sultan Süleyman Kaptan-ı Deryalar Karapapak Mihrali Bey Kaymakam Kemal Bey Kaynakçalar Kıssadan Hisse Kurtuluş Savaşı Kuyucu Murat Paşa Malkoçoğulları Mehmet Akif Ersoy Mehter Melikşah Milli Cemiyetler Milli Mücadele Nizamname Orhan Gazi Osmalıda Sosyal Müesseseler Osman Gazi Osmanlı Alimleri Osmanlı Kaynakça Osmanlı Kronolojisi Osmanlı Paşaları Osmanlı Şeceresi Osmanlı Tarihi Osmanlıda Bilim ve Sanat Osmanlıda Kurumlar Osmanlıdaki Akıncılar Osmanli Osmanli Sultanlari Piri Reis Röportaj Sahabe-i Kiram Sarıkamış Savaşlar ve Cepheler Slayt Sultan Abdülaziz Sultan Abdülmecid Sultan I. Abdülhamid Sultan I. Ahmed Sultan I. İbrahim Sultan I. Mahmud Sultan I. Mehmed Çelebi Sultan I. Murad Sultan I. Mustafa Sultan II. Abdülhamid Sultan II. Ahmet Sultan II. Bayezid Sultan II. Mahmud Sultan II. Murad Sultan II. Mustafa Sultan II. Osman (Genç Osman) Sultan II. Selim Sultan II. Süleyman Sultan II.Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) Sultan III. Ahmed Sultan III. Mehmed Sultan III. Murad Sultan III. Mustafa Sultan III. Osman Sultan III. Selim Sultan IV. Mehmed Sultan IV. Murat Sultan IV. Mustafa Sultan V. Mehmed Reşat Sultan V. Murad Sultan Vahideddin Şehit Tarhuncu Sarı Ahmed Paşa Tuğrul Bey Türk Türk Beyleri Türk Beylikleri Türk Devletleri Türk Sultanları Türk Tarihi Uzun Hasan Vezir Yavuz Sultan Selim Yedi Sekiz Hasan Paşa Yıldırım Beyazıd

Archive

Bu blogda yazılan her yeni yazıdan gününde haberdar olmak ister misin?
Cevabın evet ise sana e-posta aboneliğini önerebilirim. Böylece her yeni yazı için posta kutunuza mail düşecektir.

E-posta adresinizi yazın:

Tarih Sayfaların'da yayınlanacak yeni yazılar e-mail adresinize gelsin.

Post Link

İzleyiciler