Hacı Çalık Ali Paşa, Merzifon’dan çıkan ikinci büyük sadrazamdır. Serdar-ı Ekrem sıfatıyla Avrupa içlerine sefere çıkar, birçok işi yoluna koyar. Görünen o ki bu korkusuz ve gayretli paşa hayırlı işlere ön ayak olacak, İmparatorluğu özlenen günlere taşıyacaktır.
Değerli sadrazam, çalıştırdığı insanlara da sahip çıkar. Hatta koca Padişahla karşı karşıya gelmeyi göze alacak kadar.
Bir ara Sultan, Başdefterdarı azletmesini ister ama bunu yapmaz. Böyle bir suç, mevkiinden olmasına, zindana düşmesine, hatta hayatına mal olabilir ama geri adım atmaz.
Padişah onu huzuruna çağırtıp sorar: “Biz bu defterdarı azletmeyi emrettik. Üç defa ferman yolladık. Fermanımızı niye duymazdan gelirsin!”
Mührü iade edince...
- Padişahım, defterdarın suçu ne ola ki görevden alınsın?
- Bilmez misin, Edirneliler ondan şikayette bulunurlar.
- Ahaliye yaranmak kolay mı Padişahım? Hem defterdar kendi başına iş yapmaz. Bizim hizmetkârımızdır. Ne emrediyorsak onu yapar. Ortada bir suç varsa benden sorula!
Buraya kadar iyidir de, tutup mührü sultana uzatınca iş kopar. Padişah bu doğru sözlü paşayı takdir etmekle birlikte “sen bilirsin” der, “var biraz da taşrada oyalan!”
Ancak Koca Osmanlı Devleti Çalık Ali Paşa gibi mevki kaygısı taşımayan dürüst insanlarla doludur. Nitekim Bozoklu Mustafa Paşa, Çalık Ali Paşa’ya saygısından dolayı kendisine yollanan Mührü Hümayûnu kabul etmez, “tehlikeli” bir iş yapar.
Padişahın (2. Ahmed) hem hoşuna gider, hem de çok kızar. Bir yandan “ikisini de cezalandırmazsam eğer” diye efkârlanırken, sohbet arkadaşlarına “pes vallahi, devletimizin ne yaman adamları varmış” diye söz açar.
Aradan ne kadar zaman geçer bilemiyoruz, Sultan, Çalık Ali Paşayı çağırtır “N’apayım Paşa” der, “bu işi kendin eyledin. Şimdi söyle bana hangi vilayeti istersin, ihsanım ola!”
- Siz sağ olun yeter. Bize ihsan, makam gerekmez.
- Olmaz. Bir yer söyle diyorsam söyleyeceksin. Bak bu kez itiraz istemem.
- Öyleyse Mihalıç beldesi olsun.
- O yörenin derdi çok, geliri azdır.
- Böylesi sefer vakitlerinde kanaat gerektür Sultanım. Hazinenin akçeye olan ihtiyacı benden fazladır.
Padişah acı acı güler, böyle bir adama ne kadar ihtiyacı olduğunu düşünmeye başlar. Bir sene sonra, iki sene sonra... Neticede ne yapıp yapacak, onu tekrar Sedarete atayacaktır ama...
Çok geçmeden Paşanın vefatını işitir ve oturup içli içli ağlar...
Mürüvvet denilince...
Bir ara Mısır Beylerbeyi Vezir Hasan Paşa’ya divandan bir emir gelir. O günlerde sürgün olan Dersaadet Ağası Yusuf Ağanın bütün malının mülkünün satılıp dersaadete yollanması istenir. Hasan Paşa bu noktalara Yusuf Ağanın himayesiyle gelmiştir ve velinimetini üzmekten çok çekinir. Araştırır soruşturur Yusuf Ağanın 900 yük akçe kadar serveti olduğunu öğrenir. Hiç tereddüt etmeden kendi malını mülkünü satar ve 900 yük akçeyi toparlayıp İstanbul’a yollar.
Dersaadetin olup bitenden haberi olur, usulsüz bir iş yaptığı için ona 150 yük akçe ceza yazarlar. Hasan Paşa çok zorlanır ama istenilen bedeli de hazırlar. Yoksul kalsa da akçeleri başkente yollayıp rahatlar.
Padişah (4. Mehmed Han) olayı işitince Hasan Paşayı İstanbul’a çağırtır. Vezirler paşalar “sen bittin aslanım” derler, “bu işi kesin zindan paklar!..”
Peki Sultan n’apsa beğenirsiniz?
Onu öz kızıyla (Hatice Sultanla) evlendirir, kendine damat yapar...
— «Seni erlikten başbuğluğa yükselten nedir?..» diye sordular. Timurlenk şu cevabı verdi :
— Asla ümitsizliğe düşmedim... O kadar zorlukla karşılaştığım halde hiç birisinden yılmadım ve bir maksadıma erişmek için bir karınca bana örnek oldu: Birgün düşmanlarımdan kaçmış bir harabeye sığınmıştım. Her yerden ümidi kesmek üzere olduğum bir anda gözüm bir karıncaya ilişti. Karınca kendinden büyük bir buğday danesini almış bir yıkıntının üzerinden aşırmak için uğraşıyor, fakat taşıdığı şey kendisinden büyük olduğu için sonuna kadar götüremiyor, düşürüyordu. Dane yuvarlanarak duvarın dibine düşüyor, karınca tekrar inip rızıkını alıp götürmeye uğraşıyordu. Bu hal elliden fazla oldu ama, karınca da nihayet maksadına erişti. Karıncanın bu azmini gördükten sonra bende bir ümid peyda oldu. Kendi kendime : «Ben bu karınca kadar da mı olamayacağım.» dedim ve maksadıma erinceye kadar hiç bir zorluktan yılmadım.
- Eyaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun? dediler.
Sultan Mahmud bu soruya o anda karşılık vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı. Giderlerken bir kervanın gitmekte olduğunu gördüler.
Sultan Mahmud Beylerden birine :
- Git sor, bakalım bu kervan nereden geliyor? dedi.
Bey atını sürerek, gitti birkaç dakika içinde geriye döndü.
- Efendim kervan Rey şehrinden geliyor. dedi. Sultan Mahmud :
- Peki nereye gidiyormuş. diye sorunca bey susup kaldı.
Bunun üzerine Sultan Mahmud başka birini gönderdi. O da gidip geldi :
- Efendim, Yemen'e gidiyormuş.dedi.
Padişah :
- Yükü neymiş?deyince o da sustu kaldı.
Bu defa padişah başka bir beye :
- Sen de git yükünü öğren!. dedi.
Bey gitti geldi :
- Her cins mal var fakat çoğu Rey kaseleri." dedi.
Padişah :
- Peki kervan Rey'den ne zaman çıkmış? diye sorunca bey susup kaldı cevap veremedi.
Padişah böylece tam otuz beyi gönderdi otuzu da istenen bilgileri tam olarak getiremedi.
Padişah son olarak Eyaz'ı çağırdı :
- Eyaz, dedi. Git bakalım şu kervan nereden geliyor. dedi.
Eyaz saygıyla padişahın huzurundan eğilerek konuşmaya başladı :
- Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak ederek soracağınızı tahmin ettiğimden gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Rey'den geliyor, Yemen'e gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deve, şu kadar katırdan oluşuyor. Kervanda şu kadar insan var, onlardan şu kadarı silahlı... diye başlayarak kervan hakkında en küçük malumat varıncaya kadar anlattı. Bütün bunları beyler ağzı açık dinliyorlardı.
Böylece Eyaz tek başına otuz beyin edinemediği bilgiyi edinmiş, başaramadığı işi başarmıştı.
İsmail TÜRE denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü.Üsteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, çanakkale`den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir!..
Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür: “SENİ SEVİYORUM”... Arkadaşları gülümseyerek ismail türe`ye bakarlarken, genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir...
Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur. Arkadaşları "evlen şu kızla da, buralardan her geçişimizde
selamlaşmayı bırak artık” diye takılırlar İsmail TÜRE`ye.
Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazı`ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz gelibolu kıyılarından.
Yine bir gün, yirmiyedi yaşındaki üsteğmen, Çanakkale`den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan telefonla haber verir nişanlısına.
Ege Denizi`nden boğaz`a giriş yapacaklarını ve en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de...
Birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir ... Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür.

“SENİ SEVİYORUM...”
Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri KUNT işareti görünce gülümser:
“Hay allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi...”. Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü Denizaltısının komutanı Bahri KUNT, yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek,karşılık verilmesini emreder.
Yanındakilerin “Ne diyelim komutanım?” diye sorması üzerine de şunları söyler:
"Ebediyete Kadar..."
O gece, Üsteğmen İsmail TÜRE`nin görev yaptığı dumlupınar, Çanakkale Boğazı`na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden, Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı “Naboland” adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale`nin karanlık sularında kaybolmuştur.
Her şey bir kaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü Denizaltısı Dumlupınar`a çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu`ya ulaşan ilk denizaltı olur.
Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır "Ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!..


