Hanzala Bedir gazâsında bulundu. O zaman henüz bekârdı. Bedir gazâsından bir müddet sonra Abdullah bin Übey’in kızı Cemîle ile nikâhlandı. Ertesi gün de Uhud’da Kureyş müşrikleriyle çarpışılacaktı.
Hanzala geceyi Medîne’de hanımının yanında geçirmek için Resûlullahtan izin istedi. Peygamberimiz de müsâade buyurdu. Hanımı Cemîle ile o gece beraber kaldı. Cumartesi günü sabahleyin Uhud’a yetişmek için, telâştan gusletmeyi unutup çok acele yola çıktı.
Yola çıkacağı sırada, hanımı Cemîle, orada bulunan kavminden dört kişiyi çağırdı ve Hanzala ile evlendiklerini söyleyip, onları şâhid tuttu. Oradaki dört şâhid sordular:
- Buna ne lüzûm vardı?
Cemîle dedi ki:
- Rü’yâmda semânın açıldığını ve Hanzala içeri girdikten sonra kapandığını gördüm.
Peygamberimiz Uhud’da harp için safları düzeltirken Hanzala yetişti ve Eshâb-ı kirâm arasına karıştı. Hz. Hanzala diğer sahâbîler gibi cansiperane müşriklerin üzerine atıldı. Şehîdlik mertebesine kavuşmak için durmadan savaştı. Daha sonra müşrikler bozuldular, dağılıp kaçmaya başladılar.
Hz. Hanzala, Ebû Süfyân’ın önünü kesti. Üzerine hücûm etti. Ebû Süfyân yere düştü. Korkudan ne yapacağını şaşıran Ebû Süfyân;
- Ey Kureyş, ben Ebû Süfyân’ım! Hanzala beni öldürecek, yetişin, diye sesi çıktığı kadar bağırmaya başladı.
Müşriklerden birçokları Ebû Süfyân’ın sesini işittikleri hâlde, kendi canlarının derdine düştüklerinden hiç aldırış eden olmadı. Fakat Şeddâd bin Esved, Hz. Hanzala’ya arkadan yaklaşıp hâince, sırtından mızrakladı.
Hanzala mukâbele etmek istedi. Fakat îmândan nasîbi olmıyan bu müşrik, ikinci bir darbe daha vurup, Hanzala’yı şehîd etti. Hanzala şehîd olunca, Peygamberimiz buyurdu ki:
- Ben Hanzala’yı meleklerin gökle yer arasında, gümüş bir tepsi içinde, yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm.
Ebû Useyd Sa’îd diyor ki:
“Gidip Hanzala’ya baktım. Başından yağmur suyu akıyordu. Döndüm, bunu Resûlullaha haber verdim. Peygamberimiz hanımına haber gönderip bunun sebebini sordu. O da Uhud’a çıktığı zaman Hanzala’nın cünüb olduğunu bildirdi.”
"Sizlere dargin degilim, sizin ve diger zevatin iplerinin hangi efendiler tarafindan idare edildigini biliyorum. Onlara da dargin degilim. Kellemi onlara götürdügünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet ugruna koydugu basini 17 sene evvel almadigimiz için sizlere mütesekkird
Sunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanilacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizii yine de 1950'de kurtarabilirdim. Dirimden Korkmayacaktiniz. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ölümü sizi ebediyete kadar takib edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna ragmen merhametim sizlerle beraberdir.
Mektubun asli
- Özledin mi bizi üstat?...
Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.
- Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?...
Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
-Mısır'dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü...Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..
- Hasret...
Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
-... Çok acı...
- Ya kavuşmanın sevinci?
- Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum... Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.
- Ve kendi kendine söylüyor:
-Cennet gibi yurdumdayım ya...Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;
- Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.
Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele'nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.
� Evet.. diyor, İstanbul'dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar'dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan "Cuma"yı tuttuk. O zaman Adapazarı'nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke'ye geldik ve trenle Ankara'ya ulaştık... Ankara... Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik... Hele Bursa'nın düştüğü gün... Ya Sakarya günleri... Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye'se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz... Fakat imanımız büyüktü."
Yorgun, susuyor..
- İstiklâl Marşı'nı nasıl yazdınız?
Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
- Doğacaktır, sana vadettiği günler hakkın!..
Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün... İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır...Şu var ki,"İstiklâl Marşı"nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır."
Ve,gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
Kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın.
-Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duyduduz?
Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:
- Ah... diyor:
Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna... Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
- Allah'ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu...Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..
-O zaman bir şey yazmadınız mı?
-Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:
-Mısır'da nasıl vakit geçirdiniz?
- Kahire'nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.
Zaten, tab'an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul'da iken de böyle idim. Mısır'da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan'da yaşadım. Son zamanlarda Kahire'ye indim.
- Sevdiniz mi Mısır'ı?
-Var, güzel tarafları var... Bilhassa kışın... hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz... Fakat bir yaz günü İstanbul...
Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince...
- Mısır' da neler yazdınız?
Geçmişten adam hisse kaparmış...Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih'i "tekerrür" diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Ve üstadın Helvan'da yazdığı "Firavunla Yüz Yüze"sinden şu son parçayı alıyorum:
Bileydin, ey koca Mısır'ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
- Kolay mı yazarsınız?
Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:
-Hayır!., diyor.
Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:
-Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim... nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.
- Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?
Hafifçe gülümsüyor. Ve "zevk" diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:
- Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.
Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:
-Siz yorulmayın, ben vereyim..
- Yiyemiyeceğim..
-Bir parça sütlâç..
-Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin... Ve bana dönüvor:
� Eskiden beri yemekle başım hoş değildir... Sigara da içmem... Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar... Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?
Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:
- Neler yazacaksınız?
- Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:
- Var kafamda hazırlanmış mevzularım..
- Ya en son yazınız?
- Mısır'da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:
Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.
Ve kupkuru kaim dudaklar biribirine yapışıyor...
Sinirlari gün geçtikçe Avrupa içlerine dogru uzanan Osmanli Devleti'nin Ege ve Akdeniz'deki hâkimiyet kurma çalismalari hiristiyan devletleri telâsa düsürdü. Osmanlilarin Arnavutluk kiyilarina kadar gidip Mora'yi almalari, onlara îkâz oldu. Babasinin yolunda olan ikinci Bâyezîd Han Venediklilerin elinde olan ve Akdeniz'deki Osmanli hâkimiyetinin kurulmasina engel teskil eden Lepante (inebahti) ve Navarin limanlariyla, Modon 've Koron kalelerini bir an önce fethetmek istiyordu. Venedikliler ise denizlerdeki hâkimiyeti elden kaçirmamak için yedi Ege adasi ile Osmanlilarin elindeki Mora'yi ve Arnavutluk kiyilarini alma hazirligi içinde idiler.
Sultan ikinci Bâyezîd Han sefer hazirliklarina baslayip arzu ettigi yerleri feth edebilmek için ilk hedef olarak inebahti (Lepante) kalesini seçti.
Sultan ikinci Bâyezîd Han karadan, Kapdan-i derya Küçük Dâvûd Pasa da denizden 270-300 parçadan kurulu Osmanli donanmasi ile 1499 yili baharinda Gelibolu'dan hareket etti. Donanmada, Anadolu ve Rumeli sipahileri ile kapikulu askerinden ibaret 60.000 kisiden fazla bir kara kuvveti de bulunmakta idi.
Devrin meshur denizcilerinden Kemâl, Burak, Kara Hasan ve Herek reisler de donanmaya katilmislardi. Kemâl ve Burak reislere husûsî olarak 2500 tonluk birer göge veya guke (elli metre uzunlugunda 20 metre kadar genisliginde bir gemi) verilmisti.
O sirada Venedikliler bos durmayip; ispanya, Fransa, Cenova, Papalik, Lehistan ve Macaristan' dan deniz kuvveti ve asker istediler. Avrupa ve Akdeniz'in bütün devletleri Venediklilerin yardimina kostu. "Akdeniz bizimdir" diye övünen meshur amiral Loredano ile Alban Armenio da yardima katildilar. Venedikliler amiral Antonio Girimani kumandasinda 160 parça kadirga ve diger çesitli gemilerden ibaret filoyu, Navarin'in on mil kadar kuzey-batisindaki Brodino (Proti) kanalinda hazirladilar.
Osmanli donanmasi, firtinali havalarda kabaran dalgalarla aylarca ugrastiktan sonra, sirasiyla Koron ve Modon'a geldi. Buralarda su ve yiyecek maddelerinin ikmâlini yapti. Inebahti’ya ulasmak için Brodino kanalini geçmek gerekiyordu. 1499 yili Temmuz ayinin 29'uncu günü hava karardiktan sonra levend kapdanlar, bastarda gemisinin güvertesinde Kapdan-i derya Dâvûd Pasa'nin baskanliginda toplanip haçli donanmasiyla karsilastiklarinda yapacaklari muharebe manevrasini müzâkere ettiler.
Donanmayi hümâyûn safak sökmeden Porto-Longa limanindan çikti. Çok geçmeden Sapienza adasi civarinda görünen düsman donanmasiyla öncüler savasa tutustu.
Yaklasan Venedik donanmasinin rampa yapmasina meydan birakmadan uzaktan top atesi ile karsilanmasina çalisildi. Herek Reis, muharebenin baslangicinda üzerine gelen iki Venedik gögesini, Burak Reis de bir düsman mavnasi ile bir gögesini top atesi ile batirdi. Kararlastirildigi gibi Burak Reis'in gemisi ayrilarak düsman gemilerinin arkasina sarkma manevrasina giristi. Amiral Armonya ile Kortu valisi olan Amiral Piyetrp Loredano kumandasindaki gemiler yanlarina birer kadirga daha alarak, Burak Reis' in pesine düstüler ve; "Bu cür'eti Kemâl Reis'den baskasi göze alamaz" dediler. Kemâl Reis'i yakalamakla büyük nâm kazanacaklarini düsünerek hemen üstüne saldirdilar. Düsmanin her birinde biner kisi bulunan iki karakasi ile yine her birinde bes yüz kisi bulunan diger iki karakasi, Burak Reis'in gögesini ortaya aldi. Burak Reis, kendisinden çok güçlü ve daha sür'atli olan düsman gemilerinin arasindan siyrilamayacagini anlayinca, ölmeyi maglûb olmaya tercih ederek yakin muharebeyi seçip, en yakin arkadasi Kara Hasan'a seslendi: "Yigit kardesim Kara Hasan! Çabuk levendlerimizi hazirla göze göz dise dis harb edecegiz!" Kara Hasan; "Ya maglûb olursak" dedi. O zaman Burak Reis; "San ve sererfle ölmek, sehîdlik yok mu?" diye cevap verdi.
Burak Reis, saldiran düsman gemilerine atese baslayinca onlar da karsilik verdiler. Dört gemi bir gemiye karsi bir süre muharebe etti. Nihayet üç düsman gemisi Burak Reis'in gemisine rampa etti. Kancali halatla birbirine siki sikiya baglandilar. Osmanli donanmasi diger düsman gemileriyle muharebeye girismis oldugu için Burak Reis'e yardim edemedi. Kancali halatlarla birbirine siki sikiya baglanan bu dört gemi efradi arasinda saatlerce süren kiliç, balta ve balyozla kanli bir muharebe basladi. Burak Reis'in gemisindeki ugultular, naralar Allah Allah sesleri muharebeye heyecan katiyordu. Dört düsman gemisine karsi muharebe eden leventler, baslarindaki Burak ve Kara Hasan reislerin gayretleriyle sevke geliyor küffâra durmadan saldiriyorlardi. Düsmanin sayisi çok fazlaydi. Bu durumda Burak Reis, bir kaç yigit levendinin canini kurtarabilmeleri için Kara Hasan'a Ahmed Bacak'la on arkadasini alarak bir sandalla gemiden ve muharebeden ayrilmalarini söyledi. Fakat onlar bunu kabul etmediler: "Baba, senin yanindan ayrilmayiz. Din için vatan için cihâd için can fedadir. Anca da beraber kanca da" diye cevap verdiler.
Kalyonlar yok oldugu takdirde, Venedik sevki idâresinin de bozulacagini anlayan Burak Reis, kendi gemisinin barutlugunu ateslemeye karar verdi. Bu suretle gemisi mahvolacakti ama kendisini rampa eden çok kuvvetli Venedik kalyonlari da yok olacakti. Leventlerine son defa söyle seslendi: "Cenâb-i kâdir-i mutlak alnimiza böyle yazmis, son nefesimize kadar vurusacagiz, Haydi yigitlerim, gazilerim, leventlerim! Kelime-i sehâdet getirin." Kara Hasan Reis babadan aldigi emir üzerine gemiyi neft ile tutusturdu. Siddetli rüzgâr sebebiyle yangin etrafindaki düsman gemilerini de sardi. Düsman amiralleri askerlerini çekip ayirmak istedilerse de, Osmanli leventleri düsmanin kestigi kancali halatlari yeniliyor, onlari birakrniyor, serdengeçtiler de düsman kalyonlarina atesi daha da yayiyorlardi.
Çok geçmeden deniz ortasinda göklere dogru yükselen siyah 'dumanlarla karisik kizil alevler; düsmana boyun egmeyen, teslim olmayan Osmanli Türk'ünün kahramanligini Hân ediyordu. Burak Reis'in sehîd olmasina karsilik Venedik tarafinda da Amiral Loredona Armenio ve binlerce askerinden ibaret Venedik donanmasinin önemli bir kismi da yok olmustu. Böylece inebahti yolu Osmanliya açildi.
Türk târihi, Burak Reis'in son parlak zaferini kaydederken, esas Osmanli donanmasi karsisindaki düsman donanmasi da kaçiyordu. Zensiya ve Brodano deniz muharebesi adini da alan bu muharebe, Burak Reis'in adini destanlastirdi. Türk denizcileri Brodano adasina Burak Reis adasi adini vererek, kadirbilirligin en güzel örnegini verdiler.
Midilli. Fatih Sultan Mehmed Han tarafindan fethedilince, kale muhafizi olarak buraya yerlesen ve aslen Vardar Yenicesi'nden olan Yakub Aga'nin dört oglundan üçüncüsü idi. Ishak ve Oruç isminde iki agabeyi ve Ilyas adinda bir kardesi vardi. Ilyas, Oruç ve Hizir reisler babalarinin ölümünden sonra deniz ticareti yapmaga basladilar, ishak ise denizciligi sevmediginden Midilli' de çalisiyordu. O devirlerde kor-sanlarla dolu Akdeniz'de deniz ticareti tehlikeli bir isti. Nitekim Oruç Reis, en büyük korsan yatagi Rodos adasinin sövalyeleri tarafindan esir edildi. Kardeslerinden Ilyas da sehîd düstü Hizir Reis kardeslerinin intikamini almak için korsanlarla mücadele etmege basladi. Bir süre sonra, agabeyi Oruç Reis'in esaretten kurtuldugunu, Tunus ileTrablusgarb arasinda bulunan Cerbe'de bulundugunu ögrendi. Korsan-larla mücadele etmek için daha güçlü bir kuvvete ihtiyaç oldugunu anlayan Hizir Reis, 1504 senesinde agabeyi Oruç Reis'in yanina gitti, iki kardesin kurduk-lari filo gittikçe kuvvetlendi ve Cerbe limani ihtiyaçlarini karsila-yamaz oldu. Tunus beyi Hafs hanedanina müracaat ederek, ganîmetlerin beste birini vermek sartiyla Halk-ül-Vad kalesi ve Büyük Osman-li kapdan-i deryasi Barbaros Hayreddîn Pa-sa.limaninda üs kurmak için anlasti-lar (1512).
Ceneviz, Fransiz, ispanyol ve Venedik gemilerine karsi kazan-diklari zaferler, kisa zamanda ser-vet. kuvvet ve söhretlerini arttirdi. Bu arada, o zamana kadar dogu Akdeniz'de çalisan Kemal Reis. Kurdoglu Muslihiddîn Reis. Muhyiddîn Reis, Aydin Reis ve Sinan Reis; Hizir ve Oruç reisin filosuna katildilar. Kuzey Afrika' daki bazi kabilelerin ileri gelen-leri. zalim beylere ve bölgeyi isgal eden Ispanyollara karsi Oruç ve Hizir reisleri yardima çagirinca, Barbaros kardesler 1516'da bas-lattiklari mücadele île ispanyollari Kuzey Afrika'dan çikararak. Becel, Cicel, Sirsel ve Cezayir kalelerini ele geçirdiler Oruç Reis kendisini Cezayir sultani Hani ilan ederek bir devlet kurdu, ispanya' nin müttefiki olan Tenes ve Tlemsan'i da ele geçirdi Fakat ispanyollara siginan Tiemsan beyi, ispanyol kuvvetleri ile tekrar hücüma geçti. Yapilan harbde Oruç Reis sehîd oldu.
Oruç Reis'in sehadeti sonrasinda çikan karisikliklarda Hizir Reis, mertlik ve savaslardaki usta-ligini ortaya koyarak, Cezayir sehrini ispanyollara karsi en iyi sekilde savundu. Daha sonra Ispanyol ve yerlilerin tekrar hücum edecegini ve bu durum karsisinda zayif kalacagini anla-yan Barbaros, 1519 senesinde Osmanli sultani Yavuz Selîm Han'a dört gemiden meydana gelen bir hey'et göndererek, topraklarinin Osmanli hakimiyetine kabülünü diledi. Yavuz Sultan Selîm Han bu teklifi memnuniyetle kabul edip, Barbaros'a beylerbeyi'ik payesi verdi. Her türlü yar-dimi vadetti ve iki bin kisilik bir yeniçeri kuvveti ile top gönderdi. Ayrica Anadolu'dan asker top-lama izni verdi. Bu tarihten Itiba-ren bütün Türk ve müslüman denizciler onun emrine girdiler. Kisa zamanda bütün meshur denizcileri toplayan Barbaros, kirk teknelik bir donanma kurdu.
Cezayir, Sirçel ve Tenes tekrarele geçirildi. Cezayir sehri yakin-larindaki Penon kalesi Ispanyol-larin elindeydi. Bunlar, bilhassa Pazar günleri müslümanlarin bulundugu sehri topa tutuyor-lardi. Barbaros, Penon kalesini kusatarak teslim olmalarini teklif etti. Kabul edilmeyince, lagim kazip kaleyi havaya uçurarak zap-tetti. Aydin Reis idaresindeki Türk denizcileri, Marsilya ve Nis sahillerine seferler düzenleyerek esir ve ganimetlerle dönüyorlardi. islam alemini sevindiren bu zafer-ler, hiristiyanlari mateme bogu-yordu. Rahiplerin gönderdigi sikayet mektuplari ve bizzat gelen sikayetçilerin verdigi kara haber-ler, o zamanlar Almanya, Italya, Hollanda ve ispanya tahtlarina sahib olan Imparator Besinci Sariken'i bir meclis toplamaga mecbur etti. Toplanan bu meclis, ispanyol ve Fransiz deniz kuvvetlerinin Andrea Doria komutasinda, Barbaros'un üzerine gitmesini kararlastirdi Bu gayeyle yola çikan haçli donanmasi, Kuzey Afrika'da bir hareket üssü elde etmek için kirk gemilik bir filo île Sirsel'e çikarma yapti. Ancak sehri müdafaa edenler. Andrea Doria'yi bir çok ölü birakarak çekilmeye mecbur ettiler. Hayreddîn Pasa, haçli donanmasini vurmak üzere Akdeniz'e açildi. Fakat Andrea Doria sela-meti ispanya kiyilarina kaçmakta buldu, Barbaros Hayreddîn Pasa, Akdeniz'de çarpisacak düsman bulamayinca, ispanya'da hiristiyan zulmüne karsi ayaklanan Endülüs müslümanlarina yardim etti ve binlerce müslümani Afrika' ya geçirerek kurtardi.
1533 senesinde Kanünî Su!tan Süleyman Han tarafindan Istanbul'a çagrilan Hayreddîn Pasa, yerine evladligi Hasan Aga'yi birakarak mükemmel bir donanma ile Istanbul'a dogru yola çikti. Yolda 18 gemilik bir düsman filosunu Mesina açiklarinda yakti. Andrea Doria. Barbaros'un korkusundan elli gemi ile Preveze'ye kaçti. istanbul'da büyük bir merasimle karsilanan Barbaros, bir kaç gün sonra Sultan tarafindan kabuledildi. Merasimle Cezayir beyler-beyi payesi verilip kapdan-i der-yaliga tayin edildi. Barbaros'a bu rütbeyle beraber bir çok yetkiler de verildi. Bu yetkilere göre: iste-digi sekilde savas gemisi ve donanma yapabilecek ve istedigi gibi bütçe tanzim edebilecekti. Ada ve kiyilardan Istedigi kadar denizci ve muharip toplayabile-cek ve bunlari istedigi sekilde egitime tabi tutabilecek, istedigi bölgelere taarruz edebilecek ve baris yapmak yetkisine sahih olacakti. Barbaros, aldigi bu büyük yetkiyi hep iyi yönde kullanarak, Osmanli'nin Akdeniz'i içine alan bir deniz devleti haline gelmesi için olanca gücü ile çalistiç
Osmanli hizmetinde 1534 baharinda 80 gemilik donanma ile Akdeniz'e açilan Hayreddîn Pasa; Santa Luka, Sidraro, Fondi ve Isperlanga sehirlerini zaptetti. Hemen arkasindan Tunus'a yönelerek, Kayrevan'a çekilen Tunus beyi Hasan'i maglüb ve Osmanli Devleti'ne itaate mecbur etti. Tunus beyinin Avrupa'dan yardim istegi üzerine 1535 senesinde; Alman Imparatorlugu, Papalik, Ispanya. Napoli, Ceneviz ve Portekiz donanmalarindan meydana gelen üç yüz gemi ve 25 bin kisilik ordu Halk-ül-Vad'de karaya çikti. Burayi bir süre müdafaa eden Barbaros. Tunus sehrine çekildi, sehrin müdafaasi zorlasinca, haçli ordusunu yaran Barbaros, Bab-üz-zünnab limanina çikarak, oradan Cezayir'e geçti Cezayir'e gelen Barbaros tekrar denize açilarak, Ispanya kiyilarina baskinlar düzenledi. Mayorka ve Minorka adalarinin limanlarini tahrib etti. Yolda, haçli donanmasindan müslüman esir-leri kurtardi ve gemilerle Ceza-yir'e döndü.
Tekrar Istanbul'a davet edilen Barbaros, 1536'da karadan Napoli'ye yürüyecek orduya denizden yardimla vazifelendirildi. Osmanli donanmasi Otranto'ya çikartma yapti ve Kastro kafesini zaptetti Bir sene sonra da: Syra, Egina, Nios, Paros, Tinos. Skorpento ve Kasos adalarini Venedik'ten aldi. Nakos dükaligi Osmanli idaresine bag-landi. Osmanli donanmasinin parlak zaferleri Venedik'i güç durumda birakti. Papa'ya ve diger Avrupa devletlerine müracaat ederek, haçli donanmasi talebinde bulunan Venedik'in istegi kabul edildi. Alti yüz gemilik haçli donanmasinin basina yine Andrea Doria getirildi.
Barbaros Hayreddin Pasa, Bu büyük deniz kuvvetini. Eylül 1538 senesinde Pereveze önlerinde 122 kadirga ile karsiladi. Aksama kadar süren tarihin en büyük deniz savaslarindan biri olan bu muharebe sonunda, haçli donan-masi tahrib edildi. Gece karanligindan istifade eden Andrea Doria, savas alanindan güçlükle kaçti. Bu savas ile Akdeniz tamamen Osmanli hakimiyetine geçti. Barbaros'un gücünden faydalanmak isteyen Besinci Kari, Osmanli Devleti'nden ayril-digi takdirde, onu Kuzey Afrika hükümdari olarak taniyacagini bildirdi ise de bu teklifi kabul edil-medi. Besinci Kari. yaninda And-rea Doria ve Fernando Corter oldugu halde, nihayet Cezayir'e saldirdi ise de Hasan Aga tarafindan maglüb edildi. Hayreddîn Pasa, daha sonra Ispanya ve Italya sahillerine hücumlarda bulundu. Ispanya kralini, Fransa krali Birinci Fransuva ile sulhe mecbur ettigi gibi, bir çok müslüman esiri de kurtardi. 1544'de tekrar Istanbul'a gelen Hayreddîn Pasa iki sene sonra 1546'da vefat etti. Ölümüne ebced hesabi ile "Mate reîs-ül-bahr" (Deniz reisi öldü. H.953) tarihi düsürüldü. Istanbul Besiktas'ta deniz kena-rindaki türbesine defnedildi.
On iki sene seref ve zaferlerle Osmanli'ya hizmet eden kapdan-i derya Barbaros Hayreddîn Pasa, Osmanli Devleti'nin sinirlarini Fas'a kadar uzatti. Besiktas'ta bir medrese insa ettirdi. Serveti ile, Istanbul'un muhtelif semtlerinde hanlar, hamamlar, konaklar, evler, degirmenler, firinlar yaptirarak, gelirlerini hayir kurumlarina ve kurdugu medresede kalan ögrenci ve muallimlerin masraflarina tahsîs etti. ölümünden önce on bes yasindan yukari esirlerin azad edilmelerini vasiyet etmis, kendi mali olan otuz kadirgayi da bütün teçhizati ile devlete birakmistir.
Hayreddîn Pasa geceyi üçe ayirirdi. Birinci kisminda Kur'an-i kerim okur, ikinci kisminda iba-det eder ve üçüncü kisminda da uyur idi.
Daha küçük yaşlarda ata binmeye ve silah kullanmaya başlayan Mihrali, kısa boylu karayağız ve sevimli biridir. Genç yaşında cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştu.
Mihrali onyedi yaşında babasını kaybeder. Ruslar, Mihrali ve kardeşlerinin karşı çıkmalarına rağmen babalarının cenazesinin müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermez ve islami geleneklere aykırı bir biçimde defin işlemi yaparlar. Bu duruma çok içerleyen Mihrali ne yapacağı konusunda planlar kurarken bir gece rüyasında babasını görür ve babası “Utanmıyormusun, beni bu mezarlığa nasıl gömdürdün, eğer beni bu kafirlerin arasından almazsan sana hakkımı haram ederim” der.
Rüyanın etkisi ile yatağından aniden fırlayan Mihrali, elbiselerini giyer, silahlarını kuşanır ve evden çıkarak doğruca mazarlığa gider. Mezarlık rus askerleri tarafından korunmakta olduğundan sessizce babasının mezarına kadar giden Mihrali, mezarı kazar ve babasının cesedini mezardan çıkararak omuzun alır ve tam dışarı çıkmak üzere iken askerlere yakalanır. Mihrali cesedi yere koyup ellerini havaya kadıracağı anda ani bir hareketle nöbetçilerin üzerine saldırır ve ikisinide oracıkta öldürür. Tekrar babasının cesedini omuzlayarak doğruca Müslüman mezarlığına götürür ve okuduğu dualarla tek başına gömer.
Artık Mihrali için kaçak dönemi başlamıştır. Ertesi gün olayın duyulması ile Tiflis valisi köyü ablukaya aldırır. Ancak Mihrali dağa çıktığından yakalanmaz. Korkunç bir takip başlamıştır. Mihrali’yi aramak bahanesiyle Türk köylerine baskınlar düzenleyen Rus askerleri, yerli ahaliye zulm etmekte onun yerini öğrenebilmek için insanlara işkence etmektedirler. Hele olayın Çar Aleksandr tarafından duyulması, baskı ve zulmün dahada artmasına ve başkaca insanlarında dağa çıkmalarına sebep olmuştu. Bu arada içerideki hainlerden Keçeli köyünde Hacı Veli, Mihrali’nin İran’da bulunduğunu ihbar eder. Çar, İran Şahına bir name yazarak Mihrali’nin yakalanmasını talep eder. Bu defa İran zaptiyeleri tafaından sıkıştırılan Mihrali, tekrar Rus tarafına geçer.
Olayların sürekli bu şekilde gelişmesi ve Mihrali ve onunla birlikte hareket eden adamlarının yakalanmasındaki zorluğu gören Çar, bu ekibin içinden birkaç kişiyi affederek muhbir olarak kullanmak ister. Bu tuzağa düşenlerden Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin gizlice valiye gider, teslim olurlar. Serbest bırakılan bu hainler, Mihrali’nin baba evini basar, ağabeyi Mehmet Ali’yi öldürürler.
Olaylar bu şekilde devam edip giderken Mihrali her sıkıştırıldığında birkaç Rus askerini daha öldürüyor ve kaçışını devam ettiriyordu. Artık yüzlerce asker Mihrali’nin peşindeydi. Osmanlı Rus sınırına yakın bir bölgede meydana gelen şiddetli bir çatışma sonrasında Mihrali yaralı olarak Osmanlı topraklarına geçer ancak bir ihbar sonucu yakalanarak Kars hapishanesine atılır. Uyandığında elleri ve ayakları prangaya vurulmuş vaziyette buluır kendisini. Yarası kapanmamış, yapılmak istenen tedaviyi “zehirlerler” korkusu ile kabul etmiyor, durumu her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Mahkum arkadaşlarının getirttiği otlarla tedavi olmaya çalışır. Bu arada mahkumlardan birisinin karısı vasıtasıyla içeriye eğe, çekiç ve benzeri malzemeler getirirler. Mahkumları organize eden Mihrali onların bir tünel kazmalarını ister. Epey bir uğraş sonucu tünelin sonuna gelmişlerdi.Ama ne yazıkki tünelin çıkış noktası tam nöbetçi askerlerin bulunduğu nokta idi. Son taşı kaldırmadılar ve birgün hapishanede isyan çıkartıldı. Gardiyanlarla mahkumlar arasındaki arbade devam ederken prangalardan kurtulan Mihrali tünelden geçerek son taşı kaldırdığında nöbetçi tarafından fark edilir ve askerim müdahalesi sonunda bacağından yaralanır. Kaptığı süngü ile askeri öldürür, sürünerek karşıdaki ahıra gider otların arasında saklanır. Hapirhanede isyan bastırılmış ve yapılan sayım sonrasında Mihrali’nin kaçtığı anlaşılmıştı. Her tarafa atlılar salınarak aramalara başlanıldı. Ancak hapishanenin hemen yakınındaki ahırda saklanan Mihrali bulunamadı. Gece ahırdan aldığı bir atla dışarı çıkan ve oracıktan uzaklaşan Mihrali Maraşlı köyüne gelir. Bu köyde Musa çavuşun evinde bir ay müddetle kalan Mihrali tüm yaraları iyileştikten sonra kendisine verilen bir at, silah ve erzakla buradan ayrılır.

Bu sırada 93 harbi yani 1877-78 Osmanlı Rus savaşı başlamıştı. Mihrali yanına topladığı 120 kadar adamı ile Ruslara yapmadığını bırakmaz Ruslar bu belalı Karapapak’la baş edemeyeceklerini anlayınca onu orduya hizmet şartı ile affederler. Mihrali Kars kumandanı Hüseyin Hami Paşa’ya bir mektup yazarak Rus’lara karşı Osmanlı’nın yanında yer almak istediğini ve kendisinin affedilerek Osmanlı topraklarına geçişine izin verilmesini ister. Bu teklif kabul edilir ve Mihrali kuvvetleri ile Çıldır’a gelir. Kendisine Binbaşı rütbesi verilen Mihrali Artık Osmanlı’nın bir kumandanı idi ve adamları ile birlikte doğrudan savaşın içerisine girmişti.
Ağustos ayında iyice kızışan savaşta Mihrali ve kuvvetleri Göle bölgesinde kendisinden sayı ve cephane yönünden çok güçlü olan düşmanla karşı karşıya gelir. Amansız bir mücadele başlamıştı. Güçlü düşman karşısında başarılı olmaya azmetmiş olan bu kahramanlar bir taraftangeri çekilme taktiği ile düşmanı üzerine çekerken diger taraftan yan kuvvetler ile işin farkında olmayan Rus askerlerini çembere alıyordu. Sonuçta çember kapatıldı ve düşmanın büyük bir bölümü imha edildi. Bu savaşta atı vurulan Mihrali elde ettiği ganimetlerle Kars Kalesine döndüğünde buranında muhasara altında olduğunu görünce arkadan düşman güçlerine karşı saldırı emri vererek kuşatma altındaki kalenin kurtulmasını ve ganimetlerin günlerdir aç ve susuz olan kaledeki askerlere ulaştırılmasını sağladı.
93 harbi Osmanlıyı güçsüz ve sıkıntılı bir döneminde yakalamıştı. Her türlü araç gereç ve silahtan yoksun olan komutanlar, top arabalarını çekmek üzere at veya gerekli hayvanları bulamadığı zamanlarda, bu görevide o kutsal askerlerin yerine getirmelerini istiyor, çamurda, yağmurda ve her türlü zorluklara rağmen, askerlerin tırnaklarını toprağa gömerek bunları yeni mevzilere taşımaları sağlanıyordu.
Muhtar Paşa’nın sonsuz güvenini kazanan Mihrali her verilen görevden başarı ile dönüyor , her dönüşünde de düşmana ait mühimmat, hayvan ve çeşitli gıda maddelerinide bereberinde getiriyordu. Yine bir defasında Gümrü Tiflis yolu üzerindeki tüm telgraf tellerini keser, müfrezelerini tepeler, düşmanı çaresiz ve kımıldamaz hale getirir.
Bu kahramanın yaptıkları İstanbul’a II.Abdulhamid’e kadar uzanır ve kendisine Mecidiye Nişanı verilir.
Mihrali daha sonra Paşa.dan izin alarak köyü Darvas’a gider, akrabalarını ve diger karapapakları tıplayarak Osmanlı’ya göç eder. Bundan sonra Erzurum müdafasında yer alan Mihrali bu savaşta ağır yaralanır 12Aralık 1877 de Ahmet Muhtar Paşa İstanbul’a çağrılır. Bir kızak hazırlattırarak Mihrali’yi de adamları ile birlikte yanına alarak yola çıkarlar. Mihrali ve Sülalesi Sivas’ta kalırken Paşa yoluna devam eder.
Mihrali Sıvas’ın Ulaş bucağına bağlı Acıyurt köyüne yerleşir. Onunla birlikte gelen Karapapaklarda bu civarda 40 kadar köye yerleşiriler.Bunların buralara yerleşmesine herhangi bir zorluk çıkarılmaz, çünki Padişah Mihrali ve ahvadının dilediği yere yerleşmesini serbest bırakmıştır.
Mihrali Sivas’ta da boş durmaz, 40. Hamidiye süvari alayını kurar. Göçten oniki yıl sonra Kurt İsmail Paşa Mihrali’nin yanına gelir ve Bağdat’ta amansız bir eşkıyanın olduğunu, Arapları Osmanlı aleyhine kışkırttığını söyler. Mihrali bunun üzerine atlılarını toplar ve Kurt İsmail Paşa ile birlikte Bağdat’a gider. Burada anılan eşkıyayı etkisiz hale getiren ve kendisinden af dileyen bu hainleri Padişahın oluru ile affeden Mihrali ve bereberindekiler tekrar Sivas’a geri dönerler.
Sivas’ta bir olay sonrası Kangal kaymakamı ile ters düşen Mihrali’yi padişah’a şikayet ederler. Padişah cevabi yazısında “O benim yularsız aslanımdır. Kimsenin ona baskı ve eziyet etmesine izin vermem” diyerek gelen şikayetleri geri çevirir.
Fakat Sivas’ta ki devlet erkanı Mihrali’yi rahat bırakmazlar. Biraz dik başlı olması onlarında rahat hareket etmelerini engellemektedir. Bu arada Yemen İsyanı çıkmıştır. Sivas valisi Mihrali’yi Yemen’e göndermek isterse de padişah tercihi Mihrali’ye bırakır. “Gitmem” demeyi yiğitliğe sığdıramayan Mihrali yollara düşer uzun bir yolculuk sonrasında Yemen’e varır duruma el koyar, ama çöl sıcaklarına fazla dayanamaz hastalanır. Bir müddet hasta yattıktan sonra oracıkta ölür. Adamlarının büyük bölümü telef olur birkaç kişi ancak Sivas’a geri döner.
İşte Mihrali Bey böyle bir kahramandı...Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun…
Fâtih Sultan Mehmed Han tarafindan 1456'da Eflak prensligine tâyin edilen ve Kazikli Voyvoda olarak bilinen Vlad, Pâdisâha bagli kalacagina dâir söz vermesine ragmen, sözünde durmayarak Osmanlilar aleyhine Macarlarla anlasti. Fâtih Sultan Mehmed Han'in Trabzon seferini firsat bilerek, Tuna'yi geçti ve Bulgaristan topraklarini yagmaladi. Daha sonraki bir zamanda da Tuna kenarinda bulunan Osmanli kuvvetleri üzerine baskin düzenleyerek, kumandanlarindan Yûnus Bey'i sehîd, Hamza Bey'i de esir aldi. Daha sonra da Hamza Bey'i sehîd ederek basini Macar kralina gönderdi. Aldigi esirlerin hepsini kaziklattiktan sonra, Osmanlilara âid bir takim sehir ve kasabalari tahrîb etti. 25.000 esir alarak memleketine döndü. Hamza Bey'in ve bir çok Türk' ün pek vahsice sehîd edildigini haber alan Fâtih Sultan Mehmed Han, Vlad'in üzerine yürümeye karar verdi. 1462 baharinda Widin'e kadar nehir yolu ile geldi. Fakat Kazikli Voyvoda'ya tesadüf edemedi. Bunun üzerine Evrenosoglu Ali Bey'in oglu Ali Bey'i Eflak içlerine akina me'mur etti. Kazikli Voyvoda Osmanli akincilarini vurmak üzere kuvvetler gönderdi. Mahmûd Pasa tarafindan muharebe düzenine sokulan ve sag kanatta Malkoçoglu Bâli Bey'e bagli birliklerin de yer aldigi akinci kuvvetleri, agaçliklar altindan birdenbire ortaya çikarak Eflaklilari bozguna ugratti. Yapilan muharebede, yedi bin kisi oldugu tahmin edilen bu kuvvetlerin pek azi kurtulabildi. Daha sonra yapilan muharebelerde Eflak tamamen Osmanli hâkimiyetine girdi.
Fâtih Sultan Mehmed Han 1475'de Malkoçoglu Bâli Bey'i Macaristan üzerine akina gönderdi. Semendire ve civarinin muhafizi Malkoçoglu'nun emrine kapu halkindan iki bölük garip yigit ile Rumeli beylerinden Hasan Beyoglu îsâ Bey de gönderildi. Malkoçoglu Semendire civarindan Tuna'yi geçerek, Szerem ovasina yâni Tuna ile Sava arasindaki zengin bölgeye girerek akinlar düzenledi. Geri dönecekleri sirada yollari üzerinde Macar kuvvetlerinin toplandigini duydu. On bin kisi kadar olan Macar kuvvetleri, Türk akinci kuvvetlerinin yorulmasini bekliyorlardi. Kendi yollari üzerinde Macar kuvvetlerinin toplandigini anlayan Malkoçoglu harbe girmekte tereddüd etmedi. Akincilarin bir kismi Malkoçoglu Bâli Bey'in idaresi altinda pusuya girerken diger kismi Hasan Beyoglu îsâ Bey'in idaresinde harbe atildilar. Fakat savas Türklerin aleyhine bir hâl aldi. Hattâ savasa kumanda eden Hasan Beyoglu îsâ Bey atindan düsürüldü. Isa Bey tam bu anda; "Hay Bâli! Hay Bâli!" diye haykirdi. Bu sesi duyan Malkoçoglu Bâli Bey kuvvetleri pusudan firlayarak Macarlan beklemedikleri anda bozguna ugrattilar. Fâtih Sultan Mehmed Han'in 1478'deki iskodra seferine katilan ve Venedik dolaylarina akinlarda bulunan Malkoçoglu Bâli Bey, 1479'daki Macaristan seferinde kahramanliklar gösterdi ve önemli hizmetlerde bulundu.
Sultan ikinci Bâyezîd Han zamaninda Kili ve Akkerman alinmis, Osmanlilar Bogdan prensligiyle Karadeniz arasina girerek, Bogdan'in deniz yolunu kapamislar, bu sebeple prensligin ekonomik varligi tehlikeye düsmüstü. Bogdanlilar ou iki kalenin geri alinmasini düsündüler. Kalenin zabtindan sonra, Akkerman'da kalmis olan bâzi Bogdanlilar, Bogdan prensine haber gönderip, onu kalenin alinmasi için davet ettiler. Bogdanlilar, kale muhafizlarinin gafletinden istifâde ile ipler takarak bir kismi kaleye çikti. Bir kismi da iplerin üzerinde iken muhafizlar haber alarak kaleye girenleri yakalayip, digerlerinin de iplerini kestiler. Bogdan beyinin bu hareketi üzerine Rumeli beylerbeyi Hadim Ali Pasa'ya Bogdan seferine çikmasi emredildi. Hadim Ali Pasa 1485 Eylül'ünde Bogdan'a girdi. Bogdan prensi ise mukavemet edemeyecegini anlayarak hem yardim istemek hem de hayâtini kurtarmak için Lehistan krali Kazimir'in yanina gitti. Hadim Ali Pasa kuvvetleri döndükten sonra memleketine varan Bogdan prensi, 1486'da Kili ve Akkerman taraflarina tekrar taarruz etti.
Bunun üzerine akinci kumandani ve Silistre sancakbeyi Malkoçoglu Bâli Bey, Bogdan harekâtina me'mur edildi. Malkoçoglu Bâli Bey'in Bogdan'a girmesi üzerine Bogdan prensi Stefan Çel Mare, Leh ve Macar krallarindan yardim istedi. Onlar da bir takim yardimci kuvvet gönderdiler. Prut nehri üzerine köprü kuran Malkoçoglu Bâli Bey, kendi akincilariyle orada durup timarli sipâhî kuvvetlerini ileri gönderdi. Bu sirada düsman gözcü kuvvetleri, Malkoçoglu üzerine baskin yaptiysa da hiç telas göstermeyen bu tecrübeli kumandan, bir taraftan hücumlara karsilik verdi, diger taraftan da bir kisim kuvvetlerini bayraklari ve mizraklariyle beraber pusuya yatirarak yanindaki az askerle bir müddet çarpisti. Sonunda, pusudaki askerlerini birdenbire çikararak, yeni kuvvet geldi zanniyla düsmanin maneviyâtini sarsip, onlari bozguna ugratti ve bir hayli ganîmet topladi. Bogdan prensi Stefan Çel Mare, Osmanlilarla basa çikamiyacagmi anlayinca; dört bin altin vergi vermek suretiyle Osmanli hâkimiyetine girdi.
Lehistan krali Jan Albert, Osmanli himayesinde bulunan Bogdan üzerine 1497 senesinde taarruz etti. Osmanli hükümeti daha önce Lehlilerle imzalanmis andlasmanin hükmü kalmadigini ileri sürerek Silistre sancakbeyi ve akincibeyi Malkoçoglu Bâli Bey'i 1498 senesi ilkbaharinda kirk bin kisilik bir kuvvetle Lehistan'a yolladi. Malkoçoglu'nun idaresindeki Osmanli kuvvetleri, Turla yâni Dinyester suyunu nehir gemileri üzerine kurduklari köprüden geçerek Lehistan'a girdiler. Bâli Bey büyük oglu Ali Bey'i askerine ardçi ve küçük oglu Tur Ali Bey'i de öncü yaparak Leh topraklarinda ilerledi. Dinyester üzerindeki Karkova veya Sorukhisari daha içeride Dresni. Glagori, Cinanca, Gelebanya ile Leh kralinin sayfiyesi olan Braklav kalelerini fethetti. Muhkum bir kale olan Radimin hisari alinamadi. Bâli Bey burada kalarak, oglu Tur Ali Bey ile Yahyâpasazâde bâzi yerleri ele geçirdikten sonra geri döndüler. Hasan Voyvoda ismindeki bir akinci beyi de, bir günlük yere akin yaptiktan sonra, bir çok ganimetle geri döndü.
Bu sirada düsman, Dinyester nehri üzerindeki köprüyü yikmis, köprüden sonra geçilecek olan dar derbendi (vadiyi) tahkim etmis ve Bâli Bey'in dönüs yolunu kapatmisti. Mevsimin ilerlemesi sebebiyle geri dönmeye hazirlanan ve köprünün yikildigini haber alan Bâli Bey, Hasan Voyvoda'yi gönderip Dinyester nehri üzerine yeni bir köprü kurdurdu. Köprü geçildikten sonra iki gün içinde cereyan eden çarpismalar neticesinde derbend zapt olunarak, asker orayi selâmetle geçti. Daha sonra, bâzi zor durumlari da tecrübesi ve cesaretiyle asan Bâli Bey, Akkerman yoluyla huduttan içeri girdi. Bu sefer de pek çok ganimet elde edilmis, sefer esnasinda hizmet ve sadâkat gösteren Bogdan voyvodasi Stefan Çel Mare, samur kürklü hil'at, beylerbeyligi rütbesi ile iki tugla sancak ve bir de basina giymek üzere yeniçeri orta kumandanlarinin serpusu olan ve kuka denilen tüylü serpus ile taltif olundu.
Yavuz Sultan Selîm Hanin Çaldiran (Iran) seferine katilan Malkoçoglu Bâli Bey'in iki oglu Ali ve Tur Ali beyler önemli kahramanliklar gösterdiler. Bâli Bey'in küçük oglu Silistre beyi Tur Ali Bey, muharebe esnasinda bizzat Sah Ismail tarafindan sehîd edildi. Sofya sancak beyi olan Ali Bey de bu muharebede sehîd düstü.
Malkoçogullari sülâlesinin son nesillerinden en önemlisi Yavuz unvaniyla taninan Malkoçoglu Ali Pasa'dir. 1603'de Yemisçi Hasan Pasa'nin yerine sadrazamliga getirildi. Misir'da bulunan Malkoçoglu Ali Pasa, kirk günde istanbul'a gelip vazifesine basladi, ilk is olarak iran meselesini ele aldi. O sirada kaptan pasa olan Cagalzâde Sinan Pasa'yi kaptanpasaligi üzerinde kalmak üzere serdârliga tâyin ederek, iran üzerine yolladi. Ertesi sene de kendisi, ordunun basinda serdâr olarak Macaristan seferine çikti. Sofya'ya ulasildigi sirada sagligi bozulmaya basladi. Belgrad'a vardiktan dörtbes gün sonra vefat etti. Böylece Malkoçoglu sülâlesinin söhreti de son buldu.
Vezir rütbesi ile Sayda Valisi... Akkâ önlerinde Napolyon Bonapart'ı yenen ve Mısır'ı kurtaran komutan... Cesaretli, iradeli, kavrayışlı, zeki bir devlet adamı... Halkın içinden çıkmış.devletinin çıkarlarına baş koymuş gözü pek bir Osmanlı...
Hangi tarihte ve nerede doğduğu bilinmez. Tarihlerde, babası ve ailesi hakkında da fazla bilgi yok... Yalnız Bosna Müslümanlarından olduğu bilinir. Konya'da kasap çıraklığı yaptığını söyleyen tarihçiler varsa da iddia belgesizdir. Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa'ya kapılanarak onunla Mısır'a gittiği kesin olmakla beraber, nasıl kapılandığı, Ali Paşa'nın nasıl güvenini kazandığı malûm değildir.
CEZZAR AHMET PAŞA BUHAYRE KAŞIFLIĞINE ATANDI
Cezzar Ahmet Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa'dan sonra da Mısır'da kalmış ve Abdullah Bey adında bir komutana kapılanmıştır. Bu Abdullah Bey, Urban tarafından öldürülünce. Cezzar Ahmet Paşa'yı Buhayre Kaşifliği'ne atadılar. Cezzar, efendisi Abdullah Bey'in kimler tarafından ve kimlerin teşviki ile öldürüldüğünü öğrenmişti. Tertibi düzenleyen, Büyük Ali Bey idi. Cezzar, suikaste çeşitli yollardan karışmış 70 Arabın, bir gecede kellelerini uçurdu ve uçurduğu kelleleri Büyük Ali Bey'e gönderdi! Korkunç bir intikamdı bu!.. Cezzar'ın bu intikamını görenler, dehşete düştüler ve kendisine "Cezzar", yani kasap, kan dökücü anlamına gelen bir isim taktılar. Ahmet Paşa bu ürkütücü ismi hayatının sonuna kadar taşıdı. Kendisine, böyle söylendiği için kızıp kızmadığını soran bir dostuna: "Ne kızayım” demişti, “bana bunca iyiliği, devletime bunca hizmeti geçmiş Abdullah Bey gibi bir adamın intikamını aldığım için 'Cezzar' diyorlarsa, bu benim için şereftir."
Cezzar, Büyük Ali Bey'in intikam alacağından çekiniyordu. Nitekim bazı haberler de almıştı, İstanbul'a döndü ve bir süre kendisini unutturdu.
Aradan biraz zaman geçince, Şam Valisi Osman Paşa'ya kapılandı. O sıralar, Tahir Ömer, Zeydan ve Şahap aileleri, Suriye'de devletin başına gaile açmışlardı. Bu ayaklanmaları bastırmak görevi, Cezzar Ahmet Paşa'ya verildi. Bu, çeşitli yönleriyle çapraşık konuyu Ahmet Paşa kısa bir sürede halletti, kan dökmeden işin içinden çıkmanın yolunu buldu. Bunun üzerine İstanbul, kendisine önce Beylerbeyi, sonra da vezirlik rütbesi vererek, Sayda Valiliği'ne tayin etti. Cezzar Ahmet Paşa'nın yıldızı parlamaya başlamıştı (1776).
CEZZAR AKKA KALESI'NDE SIMSIKI DURMUŞTU
Suriye’de güvenliği sağlayan Ahmet Paşa, bir süre sonra, Hac Emirliği ile Şam Valiliği'ne getirildi (1785). Fakat Cezzar, Şam'da oturmuyor, kendisi için daha güvenli saydığı Akkâ Kalesi'nde yaşıyordu. Bir yandan devlet işlerini yürütürken, bir yandan da askerleriyle iç içe yaşıyor, onların talim ve terbiyeleriyle yakından ilgileniyordu.
Ahmet Paşa, birkaç kez Şam ve Sayda valiliklerini şahsında birleştirmiş ve Suriye'nin tek hâkimi haline gelmiştir. Onun gözünde en önemli iş, Osmanlı devletinin bekası idi. Bu yüzden, mahallî gerçeklere uymayan saray emirlerini bile dinlemiyor, bildiği gibi hareket ediyordu. Emirleri uygulamadığını öğrenen İstanbul, kendisini valilikten alıyor, fakat Cezzar'ın haklı olduğu anlaşılınca da, tekrar eski görevine atıyordu.
Napolyon Bonapart, 1798'de Mısır'ı işgal edince, Cezzar Ahmet Paşa'ya, Trablus, Şam ve Kudüs valilikleri de verilerek Napolyon'u durdurması emredildi. III. Selim, Cezzar'ı takviye için İstanbul'dan 3000 kadar Nizam-ı Cedid askeri göndermişti. İngiliz donanması da Napolyon'u Akdeniz'de sıkıştırmış bulunuyordu. Bu yardımlar gelene kadar Cezzar, Akkâ Kalesi'nde sımsıkı durmuş, Napolyon'un askerlerine bir adım bile attırmamıştı.
Savaşta talihinin döndüğünü farkeden Napolyon, Cezzar Ahmet Paşa'ya anlaşma teklifinde bulundu. Cezzar. birçok kereler tekrarlanan bu teklifleri reddetti. Napolyon'un ordusu, Cezzar'ı eninde sonunda yeneceğini hesaplamakta idi. Fakat Cezzar'ın 3000 kişilik Nizam-ı Cedid birliği ile kaleden çıkması ve kendi askerinin de yardımı ile düşman hatlarını parça parça etmesi, savaşın kaderini tayin etti. İngiliz donanması da kıyı boyunca Fransız kuvvetlerini top ateşine tutuyor ve iki ateş arasında kalan Napolyon'un askerleri, bozgun halinde Mısır'a kaçıyorlardı.
CEZZAR, SARAYIN GÜVENDİĞİ KOMUTANLAR ARASINA KATILDI
Zafer haberi, İstanbul'da büyük şenliklere yol açtı. Cezzar'ın adı ve kazandığı zafer, bütün Osmanlı ülkesinde duyuldu. Artık, Mısır seferine kendisinin memur edilmesini beklemekteydi.
Fakat bu sırada Sadrazam Yusuf Ziya Paşa'nın Mısır seferi seraskerliğine tayin edilmesi, Cezzar'ı hayal kırıklığına uğrattı. Bu yüzden, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa'ya gerekli yardımları zamanında yapmadığı söylenir. Bununla beraber Cezzar, sarayın güvendiği komutanlar arasına katılmıştı. O sırada başkaldıran Hicaz Vahabileri'nin tenkili, Cezzar Ahmet Paşa'ya verildi.
Cezzar, sefer hazırlıklarını sürdürürken, hastalandı. Bu yüzden Süleyman Paşa'yı kendisinin yerine gönderdi. 70 yaşını geçmiş olduğu bu yılda (1804) yakalandığı hastalıktan şifa bulamayarak öldü.
Hanefî mezhebi fıkıh âlimi ve meşhûr velî.
İsmi Halil bin Ali'dir.
Bugün Eskişehir'e bağlı Sivrihisar'ın Cendere köyünde dünyâya geldi.
Bu sebeple Cenderî ve Çandarlı diye nispet edildi.
Doğum târihi bilinmemektedir. 1787 (H.789) târihinde Serez'de vefât etti.
Çandarlı Kara Halil, küçük yaştan îtibâren
devrin ulemâsından dersler almaya başladı.
Ancak onun Bilecik ve İznik kâdılıklarına tâyinine kadar
geçen zaman hakkında mâlûmat, bilgi yok denecek kadar azdır.
Yalnız onun Osmanlı Beyliğinin kuruluşunda mühim rolü olan ahî teşkîlatı
içinde yer aldığı ve Osman Gâzi'nin kayınpederi ahî reislerinden
Şeyh Edebâlî'nin akrabâsından olduğu bilinmektedir.
Çandarlı Kara Halil, İznik'te Orhan Gâzi tarafından açılan
Orhâniye Medresesi talebeleri arasında idi.
Orhan Gâzi, 1331 yılında İznik'i fethedince, o
rada bir medrese yapıp, bir imâret inşâ etti.
İmârette ilk olarak bizzat kendisi aş dağıtıp, kandil yaktı.
Zamânın büyük âlimlerini medresede ders vermeye dâvet etti.
İlk önce Dâvûd-i Kayserî'yi baş müderris tâyin etti.
Sonra Tâcüddîn Kürdî baş müderris oldu.
Üçüncü olarak baş müderris olan Alâüddîn Esved Ali bin Ömer isminde,
Kara Hoca diye bilinen bir mübârek zât idi.
Çandarlı Kara Halil, bu medresede ilim öğrenip,
zamânın din ve fen bilgilerine sâhib oldu.
Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir büyük bey idi.
O mübârek kimse, bir gün Alâüddîn-i Esved hazretlerini ziyârete gitti.
Bu sırada Alâüddîn-i Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi.
Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi.
Orhan Gâzi ve orada bulunan Alâüddîn-i Esved'in talebeleri
namaz için hazırlandılar.
Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca,
talebeler arasında bulunan Kara Halil imâmete geçti.
Hazır olan cemâate namaz kıldırdı.
Alâüddîn-i Esved de odasından çıkıp geldi. Bir müddet sohbet ettiler.
Orhan Gâzi edeple dinledikten sonra başını kaldırıp;
"Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip,
hak ile bâtılı ayırmak, şer'î, dînî hükümleri beyân etmek için
bir hoca efendi, âlim lâzımdır.
Talebenizden birini benimle sefere gitmek için tâyin etseniz.
" deyip, arzu ve isteğini arzetti.
Alâüddîn-i Esved hazretleri
Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra,
talebelerine baktı. Her birinin; "Ne olur beni gönderme!"
diye yalvarır bir hâli vardı.
Çünkü onlar, sultanla berâber olan ulemâyı,
dünyâya düşkün biliyorlardı.
Sultanın kötülüklerine ulemânın ilimlerini âlet etmelerinden korkuyorlardı.
Ancak Sultan Orhan, öyle bir kimse değildi.
Yanına ulemâyı emretmek için değil,
Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için,
kendisini Allahü teâlânın yasaklarına kaymaktan sakındırması için istiyordu.
Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu.
Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu.
Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için
ulemâya ihtiyaç vardı.
Alâüddîn-i Esved namlı Kara Hocanın talebelerinden birinin de
bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü.
Kara Hoca da en gözde talebesi Çandarlı Kara Halil'i,
Sultan Orhan Gâziye verdi. Kara Halil de; "Memur mâzurdur."
hükmünce, hocasının emrine tâbi olup,
Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde,
sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı.
Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın
emir ve yasaklarının tatbîkinin,
Devlet-i aliyye-i Osmâniye içerisinde
Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde icrâsına, yapılmasına gayret eyledi.
Bu arada sırasıyla Bilecik, İznik ve Bursa kâdılıklarında bulundu.
Hocası Tâceddîn Kürdî'nin kızı ile evlendi.
Orhan Gâzinin vefâtı ile Murâd-ı Hüdâvendigâr sultan olunca,
Osmanlılarda ilk olarak kâdıaskerlik makâmını ihdâs edip,
Kara Halil'i de ilk kazasker olarak tâyin etti.
Kara Halil Efendi bundan sonra bütün bilgi ve tecrübesini,
genç Osmanlı devletinin teşkilâtlanmasında seferber etti.
O, Orhan Bey zamânında, ilk muntazam askerî teşkilâtın
teşkilinde mühim vazîfeler görmüş,
yaya ve müsellem adları ile müslüman Türk cengâverlerinden
piyâde ve süvâri kuvvetlerini teşkilatlandırmıştı.
Bu ocak, daha sonra, yine Kara Halil'in himmet
ve gayreti ile Birinci Murâd zamânında
Yeniçeri ocağının kurulmasına kadar
Osmanlı Devletinin yegâne muntazam ordusu olarak kaldı.
Çandarlı Kara Halil Hayreddîn Paşa yine Molla Rüstem ile birlikte
bir devlet hazînesi ve devletin mâlî teşkilâtını kurup,
çeşitli düzenlemeler yaptı.
Daha sonra HalilHayreddîn Paşa ünvânıyla vezîr oldu.
Çandarlı'ya kadar, Osmanlılarda vezîrler,
yalnız idârî ve mâlî işlere bakarlardı. Çandarlı'ya,
bunlar yanında askerî kumandanlık da verildi. Devletin bütün idârî,
mâlî ve askerî işlerini elinde topladı.
1385 yılında ordunun başında Rumeli'ye sefere çıktı.
Karaferye, Serez ve Selânik'i aldı. Tesalya ve Manastır'a girdi.
Arnavutluk içlerine kadar ilerledi. Ordusu ile berâber
Vardar Yenicesi'nde fetih hareketlerine devâm etmekte iken hastalanıp,
Serez'e nakledildi. 1387 (H.789) yılında orada vefât etti.
Vefâtı sırasında yanında; Ali, İlyâs ve İbrâhim adlarında üç oğlu vardı.
Oğlu Ali Paşa, babasının yerine vezir oldu.
Yaklaşık yüz elli sene, Çandarlı soyundan gelen kimseler,
Osmanlı Devletine en üst seviyede hizmet ettiler.
Çandarlı Halil Hayreddîn Paşa, ilim ve amelde eşsiz,
verâ ve takvâda nâdirdi. Devlet idâresinde muktedir,
kumandanlıkta üstündü. Tevâzu ve cömertlik sâhibi bir kimse olup,
işlerini yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapardı.
Dünyâya düşkün değildi. Dünyâ malına bağlılığı zarûret mikdârı idi.
O, yalnız âhireti kazanmanın yollarını arar, dünyâ işleri ile çok az ilgilenirdi.
Bütün fakir fukarânın yükü onun üzerinde idi. Yolda ağlayan bir çocuk,
cenkte tökezleyen bir at ondan sorulurdu.
Âhiret günü bunların hesâbını nasıl vereceğini düşünür,
elinden geldiğince hatâ yapmamaya, kimsenin kalbini kırmamaya çalışırdı.
Nitekim, kendisine sultânın emrine girmesi teklif edilince geri durmuş,
ancak hocası emredince, itâat etmişti. Sultânın hizmetine de,
Allahü teâlânın dînine hizmet edip,
O'nun rızâsını kazanabilmek arzusuyla hocasının emriyle girmişti.
Bütün ömrü boyunca bu niyetle hizmet ve gayret etti.
Sultan Orhan ve Murâd Hanların takdirlerini kazandı ve duâlarını aldı.
Çandarlı Kara Halil Hayreddîn Paşa, Serez'de bir câmi ile İznik'te Yeşil Câmi,
Gelibolu'da Eski Câmi, İznik'te Eski ve Yeniimâreti yaptırdı.
Bunca hizmetleri arasında, ilm-i belâgatta Celâleddîn-i Kazvînî'nin
Telhîs-ül-Miftâh adlı eserini şerhetti.
MÂDEMKİ ALLAHÜ TEÂLÂNIN EMRİDİR
Murâd Han döneminde yeniçeri ocağının kuruluşuna ilk adım olmak üzere
târihlerde şu vak'a anlatılmaktadır:
"Sultan Murâd Gâzi, Edirne'de tahta geçüp oturdu.
Bir gün Kara Rüstem derlerdi, Karaman vilâyetinden bir dânişmend geldi.
Halil Hayreddîn Paşa ol vakitde kâdıasker idi.
Kara Rüstem; Efendi! Bunca sultanlık malı niçün zâyi edersiniz,
deyince, Kâdıasker; nice mal zâyi etmişiz, diye sordu.
Kara Rüstem, bu gâziler ki gazâlarda esir çıkarırlar,
cenâb-ı Hakk'ın emriyle beşde biri hünkârındır, dedi.
Çandarlı Halil Hayreddîn bunu hemen Murâd Hana nakletti.
Sultan: Mâdemki Allahü teâlânın emr-i şerîfidir şimden sonra alın,
dedi... Bundan sonra Gâzi Evrenuz ve Lala Şâhin'e ısmarladılar ki
akınlarda çıkan esirden beş başda birin pâdişâh için alalar.
Bu usûl üzere hayli oğlanlar toplayıp Murâd Gâziye getürdüler.
Halil Hayreddîn Paşa; bunları Türk'e verelüm hem müslüman olsunlar,
dedi. Kabul edilip bunlar evvelen Türk köylüsünün yanına verildiler.
Hem Türkçe öğrenip ve hem de müslüman oldular.
Ondan sonra saray kapısına girüp, ak börk giydirip adını yeniçeri koydular."
1) Şakâyık Tercümesi (Mecdî Efendi); s.30
2) Rehber Ansiklopedisi; c.3, s.287
3) Kâmûs-ül-A'lâm; c.3, s.2072
4) Tâc-üt-Tevârîh; c.1, s.91
5) Nuhbet-üt-Tevârîh vel-Ahbâr; c.3, s.305
6) Hadîkât-ül-Vüzerâ
7) Tevârîh-i Âl-i Osmân; s.56
8) Neşrî; s.220
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.10, s.73
10) Çandarlı Vezir Âilesi; s.3-19
Ermeni meselesi ne idi ve olaylar niçin bu noktaya gelmişti? Kabaca konuya temas etmek istiyoruz.
Yüz yıllar boyu Osmanlı topraklarında huzur ve güven içinde yaşayan Ermeniler, Osmanlılar'ın zayıflamaya başladıkları bir zamanda, dış güçlerin tesiriyle devlet kurma hayâline kapılıp yer yer isyan çıkarırlar; kadın, çocuk, ihtiyar demeden sivil halkı katlederler. İmparatorluk zâten büyük gaile içindedir. Ermeniler'in "içten" vuruşları devleti güç durumda bırakır. Başta bulunan İttihad ve Terakki hükümeti bir kânun çıkartarak Ermeniler'in tehcirine karar verir. Sadrâzam Talat Paşa'nın imzasıyla yayınlanan ve 14 Mayıs 1331 (1915) târihinde yürürlüğe giren kânunun metni şöyledir:
Madde 1: Sefer vaktinde ordu, kolordu ve tümen komutanları ve bunlann vekilleri ve müstakil mevki komutanları ahâli tarafından her hangi bir surette hükümetin emirlerine, memleketin müdafaasına ve asayişin muhafazasına ait icraat ve tertibat karşı gelme ve silâhlı tecâvüz ve dayanma görülürse derhâl askeri kuvvetlerle en şiddetli surette tedibat yapmaya, tecâvüz ve direnmeyi esâsından yok etmeye izinli ve mecburdur.
Madde 2: Ordu, müstakil kolordu, tümen komutanları askeri kampları mebni veya casusluk ve hainliklerini hissettikleri köyler ve kasabalar ahâlisini tek tek veya topluca diğer yerlere sevk ve iskân ettirebilirler.
Madde 3: İşbu kânun neşri târihinden geçerlidir. 13 Recep 1333 ve 14 Mayıs 1331 (1915).
Dâhiliye Nezâreti, o sıra Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olan Kemal Beye bir şifreli telgraf çeker: "Kazanın dâhilinde bulunan bilumum Ermenileri 24 saat zarfında yola çıkaracaksınız, bunların sevk edileceği istikâmet Suriye'dir. Şifrenin alındığının acele bildirilmesi"
Kemal Bey kaza hudutları içindeki Ermeniler'in tehcirini emreder ve bizzat uygulamaya girişir.
Mondros mütârekesinden sonra İtilaf devletlerinin baskısıyla Dâmad Ferit hükümeti, Ermeni tehcirinde suçlu gördükleri yöneticileri Divân-ı Harbe sevkeder. Bunlardan biri de idealist vatan sever Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey'dir. Hayret Paşa başkanlığında kurulan mahkemede, beliğ bir savunma yaparak şöyle der:
'!.. savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla, iddia makamının da isteği üzerine kurbanlar verilmesi bir siyâset icabı sayılıyorsa bu kurban ben olamam. Siz kurban seçmekle değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa her hâlde bütün bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir".
"Toplama " şahitler ise Kemal Beyi en ağır şekilde suçluyorlar. İngilizler ve Ermeniler idam cezası vermesi için Hayret Paşa'ya baskı yapıyorlardı. Baskılar karşısında Hayret Paşa çekilir, yerine "Nemrud" lakabıyla tanınan Mustafa Paşa tâyin edilir.
Kemal Bey "peşin hükümlü "Nemrud Mustafa Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından 8 Kasım 1919'da idama mahkûm edilir. Bu, "savaş suçlusu " aleyhine verilen ilk idam cezası idi.
İdam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Pâdişâh Mehmed Vahideddin karârı tasdik etmek istemez. "Bu yoldaki hükümler devam edecek olursa, iş intikam ve bilahare mukâtele şeklini alacağından çekinerek" şeyhülislâm tarafından fetva verilmesini talep eder. Mustafa Sabri Efendi şu yolda bir fetva verir:

"Divân-ı Harb-i Örfi tarafından idama mahkûm edilen Kemal’in muhakemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde hakkında sâdır olan hükm-i idamın derûn-ı varakada Muharrer fetva ve nükûl-i şer'iyyeye muvafık olduğu vareste-i arzdır".
Pâdişâhın idam karârına karşı çıkacağını anlayan Dâhiliye Nazırı Mehmed Ali Bey ile Adliye Müsteşarı ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti Reisi Said Molla, pâdişâhı kandırması için Dâmad Ferit Paşa'yi saraya göndermişlerdi. Karar saraydan çıktıktan sonra Bekirağa Bölüğünde kalan Kemal Bey akşamın alaca karanlığında buradan alınarak Beyazıt meydanına getirilir. İdam sehpâsının etrafını polis ve jandarma sararak, halk yaklaştırılmaz. Kemal Bey sehpâda halka dönerek son sözünü söyler:
"Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bu gün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun adalet!.."
Meydana yığılan on binler hep bir ağızdan bağırır:
"Kahrolsun böyle adalet!.." Kemal Bey sözüne devam eder:
"Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk milletine çocuklarımı emânet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin,.. Amin!.,"
Halk hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır.
Meydanı gören eski rektörlük binasının penceresinden devrin Adliye Müsteşarı Said Molla'nın cellatları paylayan bağırtısı duyulmaktadır:
"Söyletmeyin bu alçak herifi!... Hemen asın bu k..."
Az sonra 35 yaşındaki gencecik büyük vatan sever dar ağacında sallanıyordu.
Köşe başlarını tutan Fransız ve İngiliz askeri halkı güçlükle dağıtmışlardı. O akşam Bayezid Câmisi'nin gasilhânesine bırakılan Kemal Bey'in naaşı sabah buradan alınarak Kadıköy'deki teyzesinin evine getirilir. 10 Nisan 1919'da vasiyeti üzerine, Kadıköy Mahmut Baba türbesinde oğlunun mezarı yanına gömülür. Cenazesi büyük bir törenle kaldırılmıştır. Töreni Kadıköy, Mecidiyeköy, Üsküdar Dergâh şeyhi Münib Efendi idare eder. Çok sayıda subay ve erin de katıldığı cenazeyi Tıbbıye talebeleri " Türkler'in büyük şehidi Kemal Bey" yazılı bir çelenkle karşılarlar. Cenaze alayı geçerken Kadıköy İtfaiye Karakolu önündeki bir manga asker selâm durur. Tabut omuzlar üzerinde değil, bir çığ gibi büyüyen kalabalığın elleri üzerinde kabristana getirilir.
Kemal Bey'in üzerinden çıkan vasiyeti târihe bir belge olarak kalacaktır:
"Merhum sevgili oğlum Adnan'ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdili çayınndaki kabristanda yavrumun yanında gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköyü'nde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar caddesinde 67 numaralı hanededir. Adı İsmet Hanım'dır. Defin masrafı teyzeme tevdi" buyurulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve memleket uğrunda şehid olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal'in ruhuna Fatiha!.. Perişan zevcem Hatice'ye, yavrularım Müzehher ve Müşerrefe muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim."
"Babam, Karamürsel aşar memuru’l-sâbıka Arif Bey de âcizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da mu'âvenet olunursa memnun olurum. Türk milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah millet ve memlekete zeval vermesin. Ferdler ölür, millet yaşar, inşallah Türk milleti ebediyyete kadar yaşayacaktır".
30 Mart 1335
Boğazlıyan Kaymakam-ı sabıkı Kemal.
Millet onu unutmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi 14 Ekim 1922'de çıkardığı özel bir kânunla "Milli Şehit" olarak kabul etti. Boğazlıyan'da bir mahalle ve bir ilkokul "Milli Şehit"in adını taşır.
"Milli Şehid"imizi şehâdetinin 80. yılında rahmetle anıyoruz. Nur içinde yatsın.
BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY
1885'te Beyrut'ta doğmuştur. Gümrük Başkâtibi Arif Bey'in oğludur.1912'de Gebze, 1913'te Karamürsel, 1915'te Boğazlıyan Kaymakamlıkları'nda bulunmuş, bilâhare İzmit Sancağı Muhacirin Müdürlüğü'ne tâyin olunmuştur.
Son vazifesinde iken 13/6/1918'de mütârekenin karışık ortamında bir kısım politikacıların ve Ermeni komitacılarının zorlaması sonucu memuriyetten azledilmiş ve mahkemeye sevk edilmiştir.
Konya İstinaf Mahkemesi'nde beraat etmesine rağmen, yine politik baskılarla tevkif edilerek İstanbul'a götürülmüş ve galip devletlerin baskısına dayanamayan İstanbul hükümetince Hayret Paşa Divânına sevk edilmiş, sözde bir mahkemeden sonra idama mahkûm edilmiş. 10 Nisan 1919 Perşembe günü de asılarak hüküm infaz edilmiştir.
Ertesi günü büyük bir halk topluluğu tarafından buraya defnedilen Kemal Bey'in idamı milli uyanışın ve İstanbul hükümetinin kamu oyunda mahkûmiyetinin ilk açık belirtisi olmuş, mezarının başında bir tıbbiyeli şöyle feryat etmiştir: "Kemal sen şu anda toprağa ektiğimiz bir çiçeksin .Orada büyüyecek dalların o kadar ki, seni bu akıbete lâyık görenlerin hepsini paramparça edecekler, intikamın behemal alınacaktır Kemal".
Kemal Bey, TBMM'nce 14 Ekim 1922 târihinde çıkarılan bir kânunla "Milli Şehit" olarak tescil edilmiştir.
Ruhu Şad Olsun.
Kaynak:Türk Dünyası Tarih Dergisi Mayıs 1988 Sayı:17 Sayfa:44-46
Tarhuncu Ahmet Paşa, 1061 Safer ve 1651 Ocak'ta Mısır'dan azlolunarak İstanbul'a geldi ve sadrâzam Gürcü Mehmet Paşa bunun sadarete liyakatini görünce Mısır'daki muhasebesini bahane ederek kendisini Yedikule'de hapsedip Yanya sancağıyla Selanik'te oturmak üzere İstanbul'dan çıkarttı. Bu sırada hükümet işleri, Valide Sultan'ın mutemedi Anadolu kazaskeri Hocazâde Mesud Efendi'nin nezareti altında görüldüğü için Gürcü Paşa'nın yerine icraatında kuvvetli bir vezir aranarak şeyhülislâm tarafından Siyavuş Paşa teklif edildi ise de Valide Sultan tarafından kabul edilmediğindan Mesud Efendi'nin tavsiyesi üzerine Tarhuncu Ahmet Paşa İstanbul'a davet olundu; gizlice İstanbul'a gelip Mesud Efendi'nin Süleymaniye'deki konağına inmiş ve geldiği Valide Sultan'a bildirilmiş bunun üzerine pâdişâh ve devlet erkânı ile görüşüldükten sonra teklif edilen işleri (Girit işi, donanma işi ve maaş işi) bazı şartlarla başaracağını taahhüd ve mukabil tekliflerini de yaparak kabul ettirdikten sonra sadrâzam tayin edildi (1062 Receb 12 ve 1652 Haziran 19).
Tarhucu Ahmet Paşa, dürüst ve icraatında şiddet kullanıp gece ve gündüz çalışarak evvelâ devletin gelirini ve giderini öğrenmek istedi; isteği yapıldı ve devlet erkânı ile görüşerek fazla masrafları kısmaya başladı ve bu hususta sarayın ve diğer ileri gelenlerin fazla masraflarını kesmekte tereddüt etmedi ve bu yüzden hariçten ve dahilden epey düşman kazandı. Bunlar pâdişâhı ve valide sultanı sadrâzam aleyhine harekete sevk ettiler, nihayet bir Nevruz günü yılbaşı hediyelerini pâdişâha takdim ile donanma işleri için tersanede bulunduğu sırada saraya davet olunarak deniz yoluyla Hasbahçe'ye girdikten sonra kendisini kızlar ağası (darüssaâde ağası) karşılayıp sadaret mührünü aldıktan sonra Ahmet Paşa'yı bostancılara teslim edip onlar vasıtası ile boğuldu (1063 Rebiulâhır ve 1653 Mart). Vezir-i âzamlığı 9 ay kadardır. Cesedi, ilk efendisi Musa Paşa'nın zevcesi tarafından gönderilen adam vasıtasıyla saraydan alınarak Üsküdar'a miskinler mevkiine defnedilmiştir; ölümünde yaşı 60'ı geçmişti.
Tarhuncu Ahmet Paşa iffeti, doğruluğu ile tanınmış olup icraatinde hiç hâtıra ve gönüle bakmadığından bütçeyi dengelemek gayretiyle çok düşman kazanmış, valide sultanın tekliflerini bile reddetmiş ve bu yüzden hayatını kaybetmiştir; tarihlerde adı geçen Tarhuncu bütçesi bunun zamanında yapılmıştır.Mali alanda ıslahat yapan ilk ıslahatçıdır.
1389 yılında Şam'da doğmuştur. Daha sonra 7 yaşında babası Şerafeddin-i Hamza Şâmî ile çağımızda Samsun'a bağlı olan Kavak'a yerleşmişlerdir[1]. Haci Bayram Veli’nin müridi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocalarındandır. İstanbul'un manevi fatihi olarak da anılır. Saçının ve sakalının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı 'Akşeyh' veya 'Akşemseddin' adlarıyla meşhur olmuştur. Bazı el yazmalarında soyu, Ebu Bekir'e kadar ulaşır. İskilip'te çocuklarından Nurulhuda'nın türbesi ile diğer yakınlarının mezarları vardır. Evlik köyünde yer alan tek bir çivi çakılmadan yapılan camiiyi onun yaptırdığı yazılıdır. Akşemsettin Amasya'da medreselerden eğitim aldıkatn sonra büyük üne kavuşmuştu.
Akşemsettin, küçük yaşlardan itibaren bilime ve sanata karşı ilgi duydu. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Osmancık'da müderris oldu. Medrese öğrenimini zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli'nin yanında tamamladıktan sonra seçkin bilginler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adadı. Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden oldu. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tıp alanında bulaşıcı hastalıklar üzerinde de önemli çalışmalar yaptı. Araştırmaları sonunda tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât ve Risalet-ün nuriyye adlı Tasavvuf kitapları, bilinen eserleridir.Tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat'ta geçen Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu zann etmek yanlıştır.Hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer cümle ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Tarihte mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir. Ve Mikrobiyolojinin babası sayılmaktadır.
Akşemsettin'in asıl ünü, büyük veli, Hacı Bayram Veli ile tanışmasından sonra başlamıştı. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da II. Murat'ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmet'in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul'un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyub'el Ensari'nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem vermeyen Akşemsettin, Fatih Sultan Mehmet'in büyük saygı ve sevgisini kazanmıştı. Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul'a girişleri daha sonra ünlü olacak bir hikâyeye dönüştü.
İstanbul'a giriş
Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giden Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemsettin ile İstanbul'a giriyor. Türk Ordusunu karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor.
Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemsettin'i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:
"Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz", demek istiyor.
Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin'i göstererek:
"Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır", diyor ve ilk İstanbul'a Akşemseddin giriyor.
Fatih Sultan Mehmet tarafından(1464) yılında yaptırılmış olan türbesi Bolu ilinin, Göynük ilçesindedir. İlçede her yıl, İstanbul'un fetih günü olan 29 Mayıs(mayısın son pazarı) tarihinde anma günleri düzenlenmektedir.
Eserleri
2.Risale-i Zikrullah:200000000
3.Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli
4.Def’ü Metain
5.Makamat-ı Evliya (Velilerin Makamları)
6.Maddet-ül-Hayat (Hayat Maddesi)
7.Nasihatname-i Akşemsettin (Akşemsettin Nasihatnamesi)
8.Kitab-ül-Tıp (Tıp Kitabı)
9.Hall-i Müşkülat (Güçlüklerin Halli)
Not: İstanbul Feyzullah Efendi Kütüphanesinden
Ahmet Özdemir , Hacı Bayram veli ve Eşrefoğlu Rumî - Toker Yayınları, İst. 2002
Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'sin de Rodos adasıPiri Reis, 1511'de amcasının bir deniz kazasında ölümünden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros Kardeşler'in idaresi altındaki donanmada halaoğlu Muhiddin Reis ile Akdeniz'de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da kalıp haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Korsanlık yaptığı yıllarda ele geçirdiği kimisi Kristof Kolomb'a, kimisi başka korsanlara ait haritaları vardı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan(?), Kristof Kolomb'un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir. Barbaros Kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika'da fetihler yapmışlardı. Piri Reis, Oruç Reis'in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere yardımını bekledkleri Yavuz Sultan Selim'e gönderildiğinde Yavuz'un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Piri Reis, 1516- 1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi; Derya Beyi (Deniz Albayı) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire'ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatı buldu. Ünlü denizci, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını padişaha sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına bakmış ve 'Dünya ne kadar küçük...' demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve 'biz doğu tarafını elimizde tutacağız..' demiştir.. Padişah, daha sonra 1929'da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir. Piri Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Piri, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1526'da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye'sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni'ye sundu. Piri Reis'in 1526'ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye'den izlenebilir. Piri Reis, 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi. 1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa kaptan-ı derya olunca Piri Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alan Piri Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros'un 1546'da ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu.
İdamı
Mısır Kaptanı Piri Reis 1552'de Umman ve Basra üzerine 30 gemiyle çıktığı seferde, Hürmüz Kalesi'ni kuşatmıştı. Portekizlilerden aldığı haraç karşılığı kuşatmayı kaldırdı ve donanmasıyla Basra'ya döndü. Tamire muhtaç donanmayı orada bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a döndü, gemilerden birisi yolda battı. Donanmayı Basra'da bırakması kusur sayıldığı için Mısır'da hapsedildi. Basra valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi, Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsı yüzünden hakkında padişaha olumsuz rapor verildi ve dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanı üzerine 1554'te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Piri Reis'in terekesine devletçe el konuldu.
Piri Reis Haritası
Günümüzde "Piri Reis haritası" olarak bilinen harita, Piri Reis'in 1513 yılında yapıp 1517'de padişaha sunduğu dünya haritasının halen mevcut olan bir parçasıdır. Bu parça, Amerika'nın doğu kıyıları, Atlantik Okyanusu, Afrika ve Avrupa'nın batı kıyılarını gösterir.
Orijinali Topkapı Sarayı'nda olan harita, deve derisi üzerine 9 renkte boyanıp resimlenmiş olup 86cm boyundadır. Üst kısmı 61cm, alt kısmı 41 cm'dir ve sağ yanı boydan boya kopmuştur. Üzeri efsanevi ve gerçekçi resimlerle süslüdür. Haritada üçü küçük, ikisi büyük 5 rüzgar gülü bulunur. Haritanın oluşumu, keşif tarihi ve çeşitli efsaneler hakkında notlar haritada yer alır. Osmanlı Sultanı'na sunulacak olması nedeniyle görselliğe çok önem vererek hazırlanmıştır. Sunulan haritaya göz atan Yavuz Sultan Selim "Dünya ne kadar da küçük" demiştir ve haritayı ikiye bölerek "Biz doğu tarafını kontrol edeceğiz" şeklinde devam etmiştir. Haritanın diğer yarısı hala bulunamamıştır.
Piri Reis'in imzası Güney Amerika'nın üzerinde şu şekilde yer alır : "Bunu Kemal Reis'in biraderzadesi diye meşhur, Hacı Mehmet'in oğlu fakir Piri 919 (1513) Muharremülharamında Gelibolu şehrinde yazdı, Allah ikisini de affetsin." Yine Güney Amerika kıtası üzerinde haritanın hazırlanmasında yararlanılan kaynaklar yazar. Kolomb'un haritasından yararlanıldığı ifade edilir. Kolomb'un 1492-1504 yılları arasında Amerika'ya yaptığı dört sefer sırasında çizdiği haritaların bazıları eksiktir.
Haritanın bulunuşu
Piri Reis Avrupa Haritası Kitab-ı BahriyeHarita, 9 Kasım 1929'da Topkapı Sarayı'nda sarayı müzeye dönüştürme sırasındaki envanter tespit çalışmaları sürerken tesadüfen bulundu. Alman bilimadamı Adolf Deismann (1866-1937), dönemin Milli Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem'in kendisine verdiği parçaları inceleyip düzenlerken eline geçen harita takımının içindeki folyoyu o sırada İstanbul'da bulunan ve Türk denizciliği hakkında uzman olan Alman bilimadamı Paul Kahle'ye göstermişti. Eserin Piri Reis'in ilk dünya haritası olduğunu teşhis eden Paul Kahle oldu[1].
Prof. Kahle, harita ile ilgili inceleme sonuçlarını 1931 yılında 18. Doğubilimleri Kongresi'nde sundu[2]. Haritanın üzerindeki notları Hasan Fehmi Bey latin harflerine aktardı. Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura'nın 1937 tarihli 'Piri Reis Haritası' adlı kitabında haritayı yayımladı. Cumhurbaşkanı Atatürk, haritayı Ankara'ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında çoğaltılmasını sağladı.
Haritanın kayıp parçalarını arama çabası sırasında Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz tarafından dünya haritası olduğu sanılan bir başka Piri Reis haritası bulunmuştur.
Başlıca yapıtları
[[Kitab-ı Bahriye], (ö.s.), 1935, (Yeni harflerle Denizcilik Kitabı 2 kitap Y. Senemoğlu (haz)(ty.)
Piri Reis'in Haritası (İlk Dünya Haritası)
Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919) kararına göre Yunanlılar ,sözde Batı Anadolu’daki Rumlar’ın can güvenliğini sağlamak için İzmir’i işgal etmeye hazırlanıyorlardı.
İzmir’in işgaline engel olamayan İstanbul Hükümeti, üzücü bir olaya yol verilmemesi için bir süre Türk askerlerinin kışlalarından dışarı çıkmamalarını emrederken ,yerli Rumlar Megola İdea’nın gerçekleşmek üzere olduğunu görerek çılgınca bir sevinç içindeydiler. Buna karşılık memleketin sahibi olan ve büyük çoğunluğu teşkil eden Türkler ne yapacaklarını hala kestirememişler ,mitingler düzenleyerek işgali protesto etmişlerdi.
15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’i işgal ederken kiliselerin çanları çalıyor,yerli Rumlar Yunan askerlerinin üzerine demet demet çiçekler fırlatarak “zito” (yaşasın) diye bağırarak gösterilerde bulunuyorlardı. Askerler kışlada ,halk evlerinde İstanbul Hükümeti’nin verdiği emre uyarken bir gazeteci olan Hasan Tahsin,Yunan işgaline karşı direnişin bir sembolü haline geldi. Kısa ön bilgiden sonra Yunanlılar’a ilk kurşun atan kahraman Türk gazetecisini tanıyalım.
Gazeteci Hasan Tahsin’in (1888 Selanik –15 Mayıs 1919 İzmir) gerçek adı Osman Nevres’tir. İlk,orta ve lise tahsilini Selanik’te Fevziye Mektebi’nde bitirdikten sonra İstanbul’a gelen Osman Nevres, II. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girmiş ve Talat Paşa’nın sivil muhafızları arasında yer almıştır. Avrupa’ya giden öğrenciler arasında yer alan Osman Nevres ,Paris’te Sarbonne Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler öğrenimi gördü. Bu sırada İtalyanlar’ın Trablusgarp’a saldırmaları üzerine Avrupa’da Türkler aleyhindeki propaganda da son sınırına ulaşmıştı.
Osman Nevres, bunlara seyirci kalamazdı. Saldırgan durumda olan İtalyanlar’ın mazlum, Türkler’in zalim gösterilmelerinin doğru olmadığını söyledi.
Trablus Savaşı’nın sürdüğü günlerde Osman Nevres, bu savaşla ilgili bir belge filminin Paris’in ünlü sinemalarından Olimpia’da oynandığını duydu. Heyecanla filmi seyretmeye koştu. Film başlayınca Osman Nevres ,yerinde duramaz hale gelmişti. Filmde Türkler kötüleniyor,barbar ve zalim insanlar olarak gösteriliyordu. Trablus’a saldıran İtalayanlar ise mazlum...
Seyirciler perdede Türk askerlerinin görünce yuhalıyor,İtalyan askerlerini alkışlıyorlardı. Osman Nevres dayanamadı ve oturduğu sandalyeyi perdeye fırlattı. Beyaz perde boydan boya yırtılmıştı. Sandalyenin arkasından Osman Nevres de sahneye fırladı ve Fransızca “ışıkları yakın” diye bağırdı.
Seyircilerin korku ve şaşkınlık içinde bağırmaları üzerine makinist filmi durdurmuş ve ışıklar yanmıştı. Osman Nevres sinirli bir sesle konuştu:
“Benim sizlerden ne farkım var? Sarbonne Üniversitesi’nde okuyor ve sizin dilinizi konuşuyorum. Ben de Türküm .Türkler bu filmde gösterildikleri gibi vahşi ve zalim insanlar değillerdir. Onlar da en az sizin kadar uygardırlar..”
Osman Nevres daha konuşacaktı. fakat sinema yöneticisinin şikayeti üzerine birkaç polis salona girmişti. Genç Türk milliyetçisi ,haklı olmanın verdiği yüreklikle polislere:
“Olaya sebep olan benim ,buyurun gidelim!..” dedi.
Osman Nevres,götürüldüğü karakolda şöyle konuştu:”Ben vatanını seven bir insanın yaptığını yaptım. Fransa Hükümeti ,Osmanlı Devleti aleyhindeki bu kampanyayı durdurmazsa ,aynı davranışı pişmanlık duymadan tekrar yapabilirim..!”
Bu olay Fransız basınında derin yankılar uyandırdı. Stephan Lausenna bir yazısında Osman Nevres’le tanıştığını anlattıktan sonra “O bir vatanseverdir” demekten kendini alamadı.
Daha sonraki tarihlerde Balkanlılar’ın büyük dostu ve Türkler’in amansız düşmanı olarak casusluk faaliyetlerinde bulunan İngiliz diplomatı Buxton kardeşlerin aleyhimizdeki propogandalarına Hasan Tahsin son derece üzülmüştür. Kendileri ile görüşmek üzere Londra’ya giden Hasan Tahsin, Buxtonlar’ın Bükreş’te olduklarını öğrenince Bükreş’e gitmeye kara vermiştir. İstanbul’dan Köstence’ye ve oradan Bükreş’e varan Hasan Tahsin, Buxtonlar’ın kaldığı otelde ,kendileri ile görüşmek istemiştir. Haber götüren garsona “Bizim barbar Türkler’le konuşacak bir şeyimiz yok” diye cevap verdiklerini öğrenen Hasan Tahsin,İngiliz kardeşler bir araba içinde bulunurlarken onlara ateş etmiştir. Buxtonlar , ölmemiş ağır yaralanmışlar, Hasan Tahsin ise Romen mahkemesince ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. I. Dünya Harbi’nde Türk ordusu Bükreş’e girince kolordu komutanı Hilmi Paşa tarafından zindandan kurtarılıp vatanına dönen Hasan Tahsin,ciğerlerinden rahatsız bulunmuş ve Talat Paşa’nın yardımı ile tüberküloz tedavisi için İsviçre’ye gönderilmiştir. Yurt dışına giderken bu defa Hasan Tahsin Recep diye babasının adı ile pasaport çıkartan Osman Nevres ,o tarihten sonra bu adla tanınmıştır.1918 ‘de yurda dönmüş ve İzmir’de İttihadçı arkadaşlarıyla birlikte Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti’nin yayın organı olarak 6 Mayıs 1919 tarihine kadar “Hukuk-u Beşer” i çıkarmış ve bu gazetenin baş yazarlığını yapmıştır.
İzmir’in işgalinden bir gün önce ,düşmana karşı koyma ve vatanı savunma hareketi için toplanan ve Redd-i İlhak Beyannamesi’ni hazırlayan vatansever aydınlar arasında Hasan Tahsin de vardır.
15 Mayıs 1919’da Yunan kuvvetleri İzmir’i işgal ederken Hasan Tahsin ,Kordonboyu’nda düşman askerlerinin üzerine büyük bir cesaretle ateş açmış ,Yunan bayrağını taşıyan Yunan süvarisinin ölümüne, bazılarının da yaralanmasına sebep olmuş ve düşman kurşunu yağmuruna tutularak orada şehit düşürülmüştür. Aynı gün İzmir’de şehid edilenlerin aziz hatırasına İzmir Belediyesi tarafından Konak Meydanı’nda bir anıt dikilmiştir.
KAYNAKLAR:
1.Selahaddin TANSEL:Mondros’tan Mudanya’ya Kadar Cilt :1 M. E. B. Yayınları İstanbul ,1991
2.Nurhan TAÇALAN:Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken
3.Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi
4.Türk Ansiklopedisi: “Hasan Tahsin” maddesi
5.Şevket Süreyya AYDEMİR:Tek Adam Cilt :2











