<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555</id><updated>2012-01-08T23:44:31.104+02:00</updated><category term='Osmanlı Kronolojisi'/><category term='Sultan II. Mustafa'/><category term='Alp Arslan'/><category term='Sultan I. Mustafa'/><category term='Sultan II. Osman (Genç Osman)'/><category term='AkŞemseddin'/><category term='Cahiliye Dönemi'/><category term='Sarıkamış'/><category term='Haritalar'/><category term='Sultan II. Selim'/><category term='Burak Reis'/><category term='Slayt'/><category term='Osman Gazi'/><category term='Atatürk Yazı'/><category term='Mehmet Akif Ersoy'/><category term='İslam Tarihi'/><category term='Osmanli Sultanlari'/><category term='Osmanlı Alimleri'/><category term='Malkoçoğulları'/><category term='Sultan IV. Murat'/><category term='Ficar Savaşları'/><category term='Sultan III. Mustafa'/><category term='Cumhuriyet Yönetimi'/><category term='Kıssadan Hisse'/><category term='Kaynakçalar'/><category term='Hocali Katliami'/><category term='I. Kılıç Arslan'/><category term='Osmanlıda Kurumlar'/><category term='Antlaşmalar'/><category term='Kaptan-ı Deryalar'/><category term='Sultan II. Murad'/><category term='Sultan I. Mahmud'/><category term='Yıldırım Beyazıd'/><category term='Osmanlı Tarihi'/><category term='Sultan III. Ahmed'/><category term='Fil Vakası'/><category term='Tuğrul Bey'/><category term='Melikşah'/><category term='Sultan IV. Mehmed'/><category term='Osmanlı Kaynakça'/><category term='Sultan III. Osman'/><category term='12 Eylül'/><category term='Sultan II. Mahmud'/><category term='Atatürk'/><category term='Hasan Tahsin'/><category term='Hicaz Demiryolu'/><category term='Sultan III. Murad'/><category term='Sultan II. Süleyman'/><category term='İstiklal Savaşı'/><category term='Milli Cemiyetler'/><category term='Sahabe-i Kiram'/><category term='Haşimiler'/><category term='Röportaj'/><category term='Çanakkale Savaşı'/><category term='Osmanli'/><category term='Kuyucu Murat Paşa'/><category term='Edebiyat'/><category term='Türk Beyleri'/><category term='Kurtuluş Savaşı'/><category term='Osmanlı Paşaları'/><category term='Dumlupınar'/><category term='Kanuni Sultan Süleyman'/><category term='Türk Beylikleri'/><category term='Kaymakam Kemal Bey'/><category term='Orhan Gazi'/><category term='Türk'/><category term='Ermeni Meselesi'/><category term='Hz Peygamberimiz s.a.v'/><category term='Ertuğrul Gazi'/><category term='Sultan V. Murad'/><category term='Sultan II. Ahmet'/><category term='İstanbulun Fethi'/><category term='Sultan I. Murad'/><category term='Karapapak Mihrali Bey'/><category term='Sultan III. Mehmed'/><category term='Hz Ömer R.a'/><category term='Asr-ı Saadet'/><category term='Atatürk&apos;ün Konuşmaları'/><category term='Sultan II. Abdülhamid'/><category term='Sultan I. İbrahim'/><category term='Sultan I. Abdülhamid'/><category term='Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'/><category term='Uzun Hasan'/><category term='Piri Reis'/><category term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><category term='Sultan Abdülaziz'/><category term='Gazi Osman Paşa'/><category term='Sultan V. Mehmed Reşat'/><category term='Yedi Sekiz Hasan Paşa'/><category term='Sultan Vahideddin'/><category term='Türk Sultanları'/><category term='Tarhuncu Sarı Ahmed Paşa'/><category term='Sultan I. Mehmed Çelebi'/><category term='Cezzar Ahmet Paşa'/><category term='Savaşlar ve Cepheler'/><category term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category term='Yavuz Sultan Selim'/><category term='Sultan IV. Mustafa'/><category term='Barbaros Hayreddin Paşa'/><category term='Abide Şahsiyetler'/><category term='Adnan Menderes'/><category term='Mehter'/><category term='Şehit'/><category term='Sultan Abdülmecid'/><category term='Sultan II. Bayezid'/><category term='Osmanlıdaki Akıncılar'/><category term='Sultan I. Ahmed'/><category term='Sultan II.Mehmed (Fatih Sultan Mehmed)'/><category term='Türk Devletleri'/><category term='Sultan III. Selim'/><category term='Osmanlı Şeceresi'/><category term='Nizamname'/><category term='Vezir'/><category term='Milli Mücadele'/><category term='Ashab-ı Kiram'/><category term='Cumhuriyet Tarihi'/><category term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Tarih Sayfaları</title><subtitle type='html'>Tarih Sayfaları</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Ah Teslimiyet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03972912393484707436</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_ptoGcS9Tr44/STG3JlaCitI/AAAAAAAAAAM/l0xupp6J8eA/S220/Gamzeli.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>156</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8209886065169721778</id><published>2010-03-27T14:16:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T14:18:24.129+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Devletleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Göktürklerin Kısa Tarihi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S633dEEGp0I/AAAAAAAAALs/mrLqNmnExOI/s1600/gokturkler.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 360px; DISPLAY: block; HEIGHT: 277px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453286802494760770" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S633dEEGp0I/AAAAAAAAALs/mrLqNmnExOI/s400/gokturkler.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Asya Hun imparatorluğundan sonra, her bakımdan temsil ettiği Türk kültürü bakımıyla 2. büyük Türk imparatorluğu olan Gök Türk Kağanlığı, "Türk" adını ilk kez kullanan Türk devleti olmuştur. Nitekim onlardan sonradır ki Türk adı, Gök Türklerin dışındaki Türk toplulukları için de kullanılır olmuştur.&lt;br /&gt;Bugün öbür Türk devlet ve topluluklarından ayırt etmek üzere Gök Türk (Kök Türk ya da Kök Türük) dediğimiz bu topluluk ve devletin adı "Türk" veya "Türük" idi. Ancak, yazıtların bir yerinde Gök Türk olarak geçer ki, "Gök'e mensup, tanrısal Türk" anlamına gelen bu kullanım V. Thomsen'e göre kağanlığın parlak dönemine işâret etmekte olmalıdır (herhalde Mùgān (Mu-kan) Kagan木杆可汗 zamânı).&lt;br /&gt;Gök Türkler, Çin kaynaklarının açıkça belirttikleri üzere, Asya Hunlarından iniyorlardı. Yönetici âile olan Āshǐnà (A-shih-na) 阿史那 boyunun bir dişi kurttan türediğine ilişkin o çağda yaygın olan söylenceler Gök Türklerin erken târihini efsânelerle karıştırmaktadır. Gök Türklerin adı târihte ilk kez 542 yılında geçmektedir. 552 yılında önderleri Bumın komutasında, bağlı oldukları Ruánruán (Juan-Juan) 蠕蠕 Kağanlığı’na karşı ayaklanarak kendi devletlerini kurdular. Mùgān (Mu-kan) Kagan木杆可汗 (553-572) döneminde en güçlü dönemlerini yaşadılar; bu sırada, Bumın’ın kardeşi İstemi Yabgu (552-576) da Türkistan bölgesini ele geçirerek burada özerk bir yönetim kurmuştur. Bozkır sahasında ve Türkistan’da bulunan irili ufaklı pek çok halk ve devlet Gök Türklere bağlanırlarken Kuzey Çin’deki devletler de Gök Türk baskısı altında kaldı. Ancak devletin gücü 581 yılından îtibâren yavaş yavaş azalmaya, iç çatışmalar ise artmaya başladı; bir yandan ise, Suí 隋 Hânedânı egemenliğinde birleşen Çin yükselişe geçti. Zaman zaman güçlerini toparlayan Gök Türkler Çin’e ve Sâsânî Îrân’a zorlu anlar yaşattılarsa da Doğu Gök Türk Kağanlığı 630 yılında Çin’deki Táng (T’ang) 唐 Hânedânı tarafından yıkıldı; aynı yılda da Batı Gök Türk Kağanlığı Çin’e bağlandı. 656 yılına kadar iç karışıklar arasında Çin’e direnmeye çalışan Batı Gök Türkler, bu târihten sonra artık tamâmen Çin egemenliği altına girdiler. Nitekim son kukla Batı Gök Türk kağanı da 739 yılında Türgişler tarafından öldürüldü.&lt;br /&gt;7. yüzyılın ikinci yarısında Batı Gök Türk topraklarında egemenlik fiilî olarak Türgiş güdümündeki On Ok boylarına geçmişti. Doğu Gök Türkler ise 630’dan sonra topluca Çin’in orta bölgelerine yerleştirilmişlerdi. Ancak 735’de Jiéshèshuài (Chieh-she-shuai, Nihal Atsız’ın romanında Kür Şad olarak karakterleştirdiği kişi) 結社率 adında bir Gök Türk tigininin Çin imparatorluk sarayını basmaya kalkışması ve bu uğurda ölmesi, Çinlileri korkuttu ve Gök Türklerin Orta Çin’den çıkarılarak Kuzey Çin’e yerleştirilmelerine yol açtı. En son ayaklanmaları 650’de bastırılmış olan Doğu Gök Türkler, Kuzey Çin’de 679-681 yılları arasında arka arkaya üç büyük ayaklanma çıkardılar. İlk iki ayaklanma kanlı bir biçimde bastırılmışsa da kağan soyundan gelen Kutlug’un ayaklanması başarıya ulaştı ve Kutlug, İltiriş Kagan (682-691) unvânını alarak Doğu Gök Türk Kağanlığı’nı yeniden kurdu. Bu devlet, gücünün zirvesine Kapgan Kagan (691-716) döneminde ulaştı; nitekim Gök Türkler, kağanlıkları yıkıldıktan sonra bağımsızlıklarına kavuşan ya da Çin’e bağlanan boyları yeniden egemenlikleri altına aldılar. Bilge Kagan’ın (716-734) ölümünün ardından iç karışıklara sürüklenen kağanlık, 744 yılında Uygurlar, Basmıllar ve Karluklar’dan oluşan bir koalisyon tarafından yıkıldı.&lt;br /&gt;Gök Türkler, yukarıda da belirttiğimiz gibi Türk adını kullanan ilk Türk topluluğudur ve onlar sâyesinde Türk adı, Türk kavimlerinin ortak adı olmuştur. Ayrıca Gök Türkler, bugünkü bulgulara göre Avrasya’nın atlı-göçebe toplulukları arasında yazıyı ilk kullanan kavim olmuşlardır. Nitekim Türkçe’nin ilk metinleri de Gök Türkler tarafından yazılmış (Orhon [Orhun, Orkun] Anıtları gibi) ve Türkçe artık bir yazı dili hâline gelmeye başlamıştır. Bunun dışında, Gök Türkler Kırım’dan Mançurya’ya uzanan imparatorlukları ile kendilerinden önce var olan göçebe imparatorlukları da büyüklük açısından geçmişlerdir; bozkır göçebelerinin kurdukları imparatorluklar arasında büyüklük konusunda Gök Türkleri ilk ve tek geçen imparatorluk, Moğol İmparatorluğu olmuştur. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8209886065169721778?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8209886065169721778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/gokturklerin-ksa-tarihi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8209886065169721778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8209886065169721778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/gokturklerin-ksa-tarihi.html' title='Göktürklerin Kısa Tarihi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S633dEEGp0I/AAAAAAAAALs/mrLqNmnExOI/s72-c/gokturkler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-4396553797974099512</id><published>2010-03-27T14:11:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T14:13:55.620+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Beylikleri'/><title type='text'>Ramazanoğulları</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S632cb-hIcI/AAAAAAAAALk/12wJPRlF9H8/s1600/RAMAZA~1.PNG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 363px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453285692222284226" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S632cb-hIcI/AAAAAAAAALk/12wJPRlF9H8/s400/RAMAZA~1.PNG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;RAMAZANOĞULLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ailenin tarihte görünüşünden Osmanlılarla münasebetine kadar olan tarihleri Memluk devleti ile bağlı olduğundan bunların beyliklerine dair o kaynaklarda Osmanlı tarihleri ve daha başka bir iki eserden yararlanılarak yazılmıştır. Ramazanoğulları Adana Tarsus Sis Misis Ayas(Yumurtalık) Payas ve çevresine yerleşmiş Yüregirli bir Türkmen boyuna mensup olup Oğuzların Üçoklu kolundandır. Beyliğine ismialem olan Türkmen beyi Ramazan’ın ismine tarihte ilk defa hicri 754 miladi 1353 senesi vekayiinde tesadüf ediyoruz. O tarihte Memluk devleti valilerinden Beyboğa’nın isyanı esnasında Dulkadir Bey’i Karacanın Beyboğa ile birlikte Memluk Sultanı aleyhinde hareket etmesi üzerinde Dulkadir Beyliği Türkmen beylerinden Ramazan Bey’e verilmişti.&lt;br /&gt;Ramazan Bey’den sonra Türkmen Beyi ve Adana hâkimi olarak hicri 780 miladi 1378’de Ramazan oğlu Sârımüddin İbrahim’i görüyoruz. Bu kişi Adana Sis Misis Ayas Payas taraflarını ihtiva eden Memluk Sultanlarına bağlı bir beylik kurmuştur. Ramazanoğlu Sârımüddin İbrahim Bey Memluklularla mücadele halinde bulunarak hicri 783 miladi 1381’de Sis taraflarına kadar gelmiş olan Memluk kumandanı Emir Hüsameddin Toruntay ile görüşerek ona eşlik etmiştir. İbrahim Bey hicri 785 miladi 1383’te Karamanoğluyla birleşerek Memluk hükümetine karşı tekrar ayaklandı ise de mağlup oldu ve Halep naibi Emir Yolboğa tarafından yakalanarak kardeşi Kara Mehmet’le birlikte katledildiler.&lt;br /&gt;Sârımüddin İbrahim Bey’in katlinden sonra Adana valisi ve Türkmen Beyi olan kardeşi Şahabüddin Ahmet hicri 803 miladi 1400’de Timur’un Suriye’den geri dönüşünü müteakip Halep şehrini Timurlulardan geri almış ve bu olayla Memluk devletine hizmet etmiştir. Şahabüddin Ahmet 1410’da Kahire’ye gitti. Sultan Ferec’e kızını verdi. Hicri 818 miladi 1416’da vefat eden Ahmet Bey’den sonra evladı ve yeğenleri arasında 2 sene sürecek olan hükümet kavgası baş gösterdi. Memlukluların himayesiyle İbrahim Bey Adana valisi ve Türkmen Emir’i olduysa da aile arasındaki kanlı mücadeleler bitmedi. İbrahim Bey hicri 821 miladi 1418’de Memluk hükümetine ait olan Tarsus şehrini bir sene sonra da Dulkadirliler elindeki Kayseri’yi zapt için Karamanoğlu ile birlikte hareket etti. Bunlardan ilkinde başarılı oldu ise de ikincide mağlup olarak çekildi. Müttefiki Karamanoğlu Mehmet Bey de esir düştü.&lt;br /&gt;Bu vakalar üzerine İbrahim Bey Adana Valiliğinden azledilip yerine oğlu Hamza Bey tayin oldu. Hamza Bey 1426 senesinde öldürülünceye kadar babası ve amcaları Ali ve Mehmet Beylerle uğraşmaya mecbur olmuştur. Babası İbrahim Bey azlinden sonra da muhalefete devam etti. Ve nihayet hicri 830 miladi 1427 yılı sonlarında Karamanoğlu tarafından yakalanarak Kahire’ye getirilip orada katledilmiş ve Ramazanoğlu Beyliği İbrahim’in kardeşi Mehmet Bey’e verilmiştir. (832 muharrem, 142? Ekim) Mehmet Bey’e karşı da diğer kardeşi Ali bin Ahmed mücadeleye kalkmış ve oda beylikte bulunmuştur. Daha sonra Ali ve Mehmet Beyler birbirine düştüklerinden Adana Tarsus ve çevresi karışıklıklara sahne olmuştur. 15. asrın son yarısında Ramazanoğlu Beyliğinde Ömer Beyle kardeşi Davut bulunmaktaydı. Davut Bey Memlukluların yardımıyla Adana Beyliğini elde edip büyük oranda sükûneti sağladı. Davut 1480 senesinde Diyarbakır taraflarındaki Akkoyunlu ve Memluk savaşlarından birinde öldürüldüğünden yerine oğlu Halil Bey 1480’den 1510 senesine kadar 30 sene Adana beyliğinde bulunmuş Osmanlı Devleti ile dostluk kurmuştur. Gerek bunun gerekse yerine geçen kardeşi Mahmud Bey’in Osmanlı dostluğu siyaseti Ramazanoğulları üzerindeki Memluklulara karşı olan rabıtayı(bağları) gevşetti. İstanbul’a kadar gelen Mahmud Bey Yavuz Sultan Selim ile beraber Mısır Seferi’nde bulunarak Adana valiliğine Pirî Mehmed (1517) ve daha sonra oğullarından Derviş Mehmet Bey 1568 ve İbrahim Bey (1569) 1586’da ise Mehmet Paşa Adana valisi oldular. Mehmed Paşa’nın Ocak 1608’de vefatı üzerine de en son vali oğlu Pir Mansur Bey’in 1608’de beylikten çekilmesi üzerine Adana doğrudan doğruya Osmanlı vilayeti sayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trakya Üniversitesi Tarih Bölümü 1. Sınıf Ders Notlarıdır. YuSuFiSL@M tarafından sanal ortama aktarılmıştır... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-4396553797974099512?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/4396553797974099512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/ramazanogullar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4396553797974099512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4396553797974099512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/ramazanogullar.html' title='Ramazanoğulları'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S632cb-hIcI/AAAAAAAAALk/12wJPRlF9H8/s72-c/RAMAZA~1.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6972813880923675897</id><published>2010-03-27T14:07:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T14:08:37.289+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Beylikleri'/><title type='text'>Dulkadiroğulları Beyliği</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S631MHQUfSI/AAAAAAAAALc/5Y08_tpwtgM/s1600/DULKAD~1.PNG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 311px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453284312270273826" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S631MHQUfSI/AAAAAAAAALc/5Y08_tpwtgM/s400/DULKAD~1.PNG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Başlangıçta Elbistan ve Maraş taraflarında oturmuş olan ve Oğuzların Bozok kolundan olan Dulkadir Türkmenleri yiğitlik ve cesaretleriyle tanınmışlardır. Bunlar birçok siyasi olaydan etkilenerek 1339’da Maraş ve Elbistan taraflarında Memluk Devleti hâkimiyeti altında olarak bir beylik kurmuşlar ve daha sonra sınırlarını genişleterek Malatya ve Harput taraflarına kadar gitmişlerdir. Bu beyliğin kuruluş tarihi 14. asrın ilk yarısıdır. Dulkadirlilerin ilk hükümet reisi Zeynüddin Karaca Bey’dir. Karaca Bey aşiret reisi iken Memluk Sultanının Ermenilerle yaptığı muharebelere katılmış ve cesareti dolayısıyla Memluk kumandanlarının güvenini kazanmıştı. 1339’da Eretna Bey’in elinden Elbistan’ı alan Karaca Bey orayı kendisine merkez yapmış ve 1 sene sonra da Memluk Sultanı Melik Nâsır Mehmet tarafından kendisine Türkmenler Beyliği ve Elbistan valiliği verilmiştir. Karaca Bey bundan sonra Sis Ermenileriyle yaptığı başarılı çarpışmalar dolayısıyla ünlenerek Memluk kumandanlarının başaramadıkları işleri başardı. Bu nedenle kumandanlar Karaca Bey’i çekemediler. Bir bahane ile asi damgası vurup üzerine kuvvet gönderdilerse de Karaca Bey o kuvvetleri de yenerek Halep taraflarında epeyce yer aldı. Bu başarılardan dolayı şımardı. Ve Melik Zahir unvanıyla hükümdarlığa bile kalkıştı. (1348) Karaca Bey durumunu sağlamlaştırmak ve Memluk hükümeti tarafından gelecek darbeyi karşılamak için kendisine yardımcı arıyordu. İşte tam bu sırada Memluk Beylerinden olup isyan eden Beyboğa ile birleşti ise de Beyboğa’yı mağlup eden Memluk kuvvetlerine karşı koyamayan Karca Bey Sivas ve kayseri hükümdarı Eretna oğlu Mehmet Bey’e iltica ettiyse de Mehmet Bey Karaca’yı Memluklara teslim ettiğinden Kahire’ye gönderilip orada “bab-ı zevile’de” asıldı. (1353)&lt;br /&gt;Karaca Bey’den sonra Memluk devletine itaat etmek şartıyla Elbistan valiliğine Karaca Bey’in Memluk devletine itaat etmek şartıyla Elbistan valiliğine Karaca Bey’in oğlu Halil Bey tayin edildi. Halil Bey Maraş Malatya Harput Behinsi ve Amik taraflarını alarak hudutlarını genişletti. Memluk Devleti ile de çatışmaktan çekinmedi. Hatta üzerine gönderilen iki Memluk ordusunu fena halde bozguna uğrattı. Bunun üzerine Dulkadiroğlu meselesini kesin surette halletmeye karar veren Memluk hükümetinin gönderdiği ordu Halil Beyi Harput kalesine çekilmeye mecbur etti. Halil Bey’in bu başarısızlığının sebebi Memlukların Dulkadir ailesi arasına giren fitne fesattır. Memluk Devleti bu durumdan yararlanarak Dulkadir ailesinden bazılarını kendi tarafına çekerek Halil Bey’e suikast yaptırdı. Yani Halil Bey’in biraderi ve Harput Bey’i olan İbrahim Bey Memluklulara bağlılığı sebebiyle Harput’ta bulunan biraderi Halil Bey’i katletti.(1386) Mezarı Melik Gazi Köyündeki türbesindedir. Halil Bey’in yerine kardeşlerinden Süli Bey geçti. Süli Bey ilk zamanlarda Memluklulara karşı olan Karaman ve Ramazanoğlullarıyla sonrada Memluklularla uğraştı. Memlukluların biraderi Halil’e yaptığı gibi Sultan Berkuk’un emriyle bir suikast ile Süli Bey ortadan kaldırıldı. (1397) Süli Bey Osmanlılar ve Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed ile dostluk ilişkisi kurarak Burhaneddin Ahmed’e ve henüz şehzade olan Çelebi Mehmed’e kızlarını vermiştir. Süli Bey yerine oğlu Sadaka tayin edildi. Sonra ondan vazgeçilerek Halil Bey’in oğlu Nasıruddin Mehmed getirildi. Bunlar birbirine düştüler. Memluk Sultanı Berkuk’un siyaseti de buydu. Nasıruddin Mehmed Bey Memluk devleti ile hoş geçinme siyaseti takip etti. Hatta Anadolu’ya giren Timur ordusunu Elbistan Türkmenleri ile yaptığı baskınlarla taciz eyleyerek Memluklulara bağlılığını fiilen gösterdiyse de Timur Elbistan’ı işgal Malatya ile Behisni’yi tahrir ettiğinden Nasıruddin Mehmed ister istemez Timur’a itaate mecbur oldu. Nasıruddin Mehmed 1412’de Ankara’ya gelerek Çelebi Mehmet’le görüşmüş ve aralarında dostluk kurulmuştu. Nasıruddin Mehmed iki defa Memluklularla bozuştuysa da coğrafi durumu onlarla hoş geçinmesini gerektirdiğinden muhalefeti bırakarak dostane bir şekilde yaşamaya mecbur olmuştur. Bu da amcası Süli Bey gibi Memluklularla mücadele eden Karamanoğulları ve Ramazanoğullarıyla sürekli uğraşmış ve Karamanoğullarının elindeki kayseri şehri hizmetine mükâfat olarak ona verilmiştir.&lt;br /&gt;Bundan başka Karaman ve Ramazanoğullarını bir savaşta mağlup ederek Karamanoğlu Mahmut Bey’i esir almıştır. (1419) Daha sonra 1436’da Memluk Sultanı Baybars’ın düşmanı olan Canbey Sofu’yu yakaladığı halde ona teslim etmemesinden dolayı elindeki Kayseri şehri Karamanoğullarına verildi. Nasıruddin Mehmet Bey Kayseri’yi kurtarmak için burada vali olan oğlu Süleyman Bey’i Osmanlı hükümdarına göndermiş ve onların yardımıyla Kayseri yine Dulkadirlilerin eline geçmiştir. (1436) Nasıruddin Mehmet Bey bundan sonra Memluk devletine sadakatini göstermek üzere Kahire’ye kadar giderek bir süre orada kaldı. Sonra dönüşünde çok yaşlı bir kimse olarak vefat etti.(1442) Nasıruddin Bey’den sonra Dulkadir Beyliği Malatya valisi olan oğlu Süleyman Bey’e verilmiştir. Süleyman Bey babasının Osmanlılar ve Memluklular ile olan dostluğunu devam ettirdi. Kızı SİTTİ MÜKRİME hatunu 1449’da Sultan II. Murat’ın oğlu şehzade Mehmed (II. Mehmed)’e diğer kızını da Memluk sultanı Melik Zahir Çakmak’a vererek aradaki bağları kuvvetlendirdi. Süleyman Bey 1454’te vefat ederek yerine oğlu Melik Arslan Dulkadir Bey’i olduysa da Dulkadir Beyliğinde zayıflamalar başladı. Akkoyunlu Uzun Hasan Bey bunlardan Harput’u aldı. Memluklulardan yardım istemek üzere Kahire’ye giden Melik Arslan kardeşi Şah Budak tarafından ayarlanmış bir fedai tarafından namaz kılarken camide öldürüldü.(1465) Melik Arslan’ın yerine Memluk Sultanı Kayık tarafından Şah Budak Dulkadir Bey’i olarak tayin edildi. Fakat Dulkadirliler kardeşinin katili olan Şah Budak’ı istemeyerek Osmanlılara başvurdular Şah Budak Mısır’a kaçtı. (1466) Onun yerine Nasıruddin Mehmed’in oğlu Rüstem Bey Memluk Sultanı tarafından Dulkadir Beyi tayin edildi. Fakat Osmanlı hükümeti de oraya Şah Budak’ın diğer biraderi Şehsuvar Bey’i tayin etmişti. Bu nedenle Dulkadir meselesi Osmanlılarla Memluklular arasındaki dostluğun bozulmasına ve bu iki büyük devletin çarpışmasına sebep oldu. Osmanlı devleti himayesinde olan Şehsuvar Bey 1466’da Dulkadir memleketine tamamen sahip olunca Rüstem Bey açıkta kaldı. Şehsuvar Bey Memluklular ve Ramazanoğlullarına karşı başarıyla savaştı. Halep taraflarına akınlar yaptı. Fakat Emir Yeşbek kumandasıyla üzerine gönderilen Memluk ordusu 1471’de Şehsuvar’ı Antep muharebesinde mağlup etti. Zamantı Kalesine kaçan Şehsuvar Bey orada kuşatılıp teslim olduktan sonra Kahire’ye gönderilerek Sultan Kayıkbayın emriyle bab-ı zevile’de asıldı. Bu başarı üzerine Memluk Sultanı Şah budak’ı 2. defa Dulkadir Türkmen Beyliğine tayin etti. Osmanlılar da buna karşı kardeşi Alaüddevle Bozkurt Beyi seçtiler. Osmanlıların seçtiği bu yeni Dulkadir beyi kurnazca hareket ederek memluklulara güler yüz göstermek suretiyle biraderi Şah Budak’ı ortadan kaldırdıktan sonra bir müddet de Osmanlılara sadıkane hizmet etti. Kızı Ayşe Hatun’u Sultan II. Bayezid’e vererek bağlarını kuvvetlendirdi. Alaüddevle cesur bir beydi. Bir ara Diyarbakır’ı Akkoyunlulardan almış. Şah İsmail’le de bir kaç defa çarpışmış ise de başarılı olamamıştır. Osmanlılarla Memluklular arasındaki savaşlarda Herkes oğlu Ahmed ve Hadım Ali Paşaların başarılı olamamaları üzerine ve Memlukların teşviki ile Osmanlılara karşı cephe alan Alaüddevle’ye karşı o zaman hiçbir şey yapılamamıştır. İran seferi ve Çaldıran’ı takriben 1515’te üzerine veziri azam Hadım Sinan Paşa kumandasında gönderilen Osmanlı kuvvetleri kendisini Turnadağ muharebesinde mağlup ettikten sonra yakalanarak 4 oğluyla beraber katledilmiştir. Alaüddevle’nin başı hamisi olan Memluk sultanına gönderilmişti. Alaüddevle’nin ölümünden sonra Memlukların bu aile üzerindeki nüfusları sonra ererek Dulkadir memleketleri Osmanlılara geçmiş ve beyliğe de Osmanlı padişahı adına hutbe okutmak ve para bastırmak şartıyla Şehsuvar oğlu Ali Paşa tayin edilmiştir. Ali Paşa Osmanlıların Mısır seferinde ve Şam valisi Canberdi Gazali isyanında çok önemli hizmetlerde bulundu. Ali Paşa’nın son başarılarını kıskanan vezir Ferhat Paşa2nın karalamalarıyla hakkındaki güven sarsıldığından bir hile ile Elbistan’dan çıkarılarak 4 oğlu ile beraber Ferhat Paşa’nın Artıkova karargâhında katledildi.(1521) Bundan sonra Dulkadir beyliği Maraş, Malatya, Antep, Zulkadiriyye, Zümeysat sancaklarını içeren beylerbeylik olmuştur.&lt;br /&gt;Dulkadiroğlularından Alaüddevle Bozkurt Bey’in Maraş, Antep, Antakya, Bahçe, Kadirli, Andırın, Elbistan, Bozok (Yozgat) ve Kırşehir’de cami, medrese, imaret, türbe ve zaviye gibi tesisleri vardır. Nasıruddin Mehmet Bey’e ait Kayseri’de Hatuniye Medresesi, Şehsuvarzade Ali Paşa’nın Kırşehir Ali Bektaş’ta Balım Sultan Türbesi, Körşahruh’un Kayseri Sivas yolu üzerinde köprüsü Dulkadiroğullarından kalmış eserlerdir. Dulkadiroğulları Memluk devletine tabi olduklarından paraları yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trakya Üniversitesi Tarih Bölümü 1. Sınıf Ders Notlarıdır. YuSuFiSL@M tarafından sanal ortama aktarılmıştır... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6972813880923675897?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6972813880923675897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/dulkadirogullar-beyligi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6972813880923675897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6972813880923675897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/dulkadirogullar-beyligi.html' title='Dulkadiroğulları Beyliği'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S631MHQUfSI/AAAAAAAAALc/5Y08_tpwtgM/s72-c/DULKAD~1.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6933790682547585024</id><published>2010-03-27T14:00:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T14:04:22.334+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni Meselesi'/><title type='text'>Türk - Ermeni İlişkileri</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S630PS0TtGI/AAAAAAAAALU/QL6byhX89xY/s1600/rg.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453283267401987170" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S630PS0TtGI/AAAAAAAAALU/QL6byhX89xY/s400/rg.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Ermeniler; Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Ermenileri Bizans'ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulmuştur.&lt;br /&gt;Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu'nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra; Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici töre ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, "Ermenilerin altın çağı" olmuştur.&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti'nin çalışan, liyakatli, dürüst ve üretken her teb'asına sağladığı imkanlardan Gayr-i Müslimler içinde en çok faydalananlar; Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka" olarak kabul edilmişlerdir.&lt;br /&gt;İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine zor rastlanır bir olaydır: Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni episkoposluğunu, çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi, Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir. Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın, başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görülmüştür.&lt;br /&gt;"Yeni bir bin yıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz." diyen günümüzün Ermeni Patriği II. Mesrob'un sözleri de bu olayın önemini doğrulmaktadır.&lt;br /&gt;Nitekim, Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar ve hatta Osmanlı Devleti'nin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler yazanlar bile olmuştur.&lt;br /&gt;Ancak Osmanlı Devleti'nin zayıflamaya başladığı dönemlerde, bazı devletlerin vaatlerine kanan Ermeniler, on binlerce Türk ve Ermeni'nin ölümüyle sonuçlanan isyan ve katliamlara başlamışlardır ve bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6933790682547585024?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6933790682547585024/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/turk-ermeni-iliskileri.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6933790682547585024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6933790682547585024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/turk-ermeni-iliskileri.html' title='Türk - Ermeni İlişkileri'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S630PS0TtGI/AAAAAAAAALU/QL6byhX89xY/s72-c/rg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8752250938410414842</id><published>2010-03-27T13:53:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:59:34.518+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Türk Mitolojisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63zF_T1J_I/AAAAAAAAALM/aYM3-8V3-AA/s1600/603PX-~1.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 397px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453282008035043314" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63zF_T1J_I/AAAAAAAAALM/aYM3-8V3-AA/s400/603PX-~1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;ASENA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Türk mitolojisine göre dişi bir kurtdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göktürk kaynaklı sözlü geleneğe göre toplu katliama uğramış Aşina (Zena veya Asen) soyundan bir bebeği bir dişi kurt kurtarır, emzirir ve korur. Bu bebeğin daha sonra Göktürk İmparatorluğu'nu kuracak olan Aşina (Zena veya Asen) so yunun atası olduğu iddia edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mitoloji ile ilgili bu madde bir taslaktır. Maddenin içeriğini geliştirerek Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamcı Türk Mitolojisi'nde kötülük Tanrısı. Anlamı 'güçlü'dür. Kıranları yapan tanrıdır. Kızları Kara Kızlarkuttörenleri sırasında kamları baştan çıkarıp, onların başarısız olmalarına neden olurlar. Erlik ile iletişime geçen kamlara Kara Kam denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülgen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülgen, Türk mitolojisinde (kamcı inanç döneminde) Türklerin iyilik tanrısıdır. Tek Tanrı inancında Göktanrı ile bir tutulmuştur. Bai Ulgan, Ulgan gibi adlarla Sibirya kavimlerince de yaratıcı tanrı olarak anılır.&lt;br /&gt;Ak Kamlarönbilicilik için bu Tanrı'ya, Tanrı'nın kızları Ak Kızlar aracılığıyla başvurur. Türk Mitolojisi'ndeki karşı imgesi Erlik dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KamKam kelimesinin çeşitli manaları ve kullanımları vardır:&lt;br /&gt;Kam; (mekanik) Mekanikte sırası ile kendisine temas eden düzenekleri harekete geçirmeye yarayan metal uzantı.&lt;br /&gt;Kam; (din) Türk şamanizminde şaman.&lt;br /&gt;Kam; Kham, Kamoz olarak da adlandırılan Afganistan'ın bir bölgesi.&lt;br /&gt;Kâm; Farsça kökenli "dilek", "zevk", "mutluluk", "tat" gibi manalara gelen kelime, isim.&lt;br /&gt;Kam; (osmanlıca) Eski dilde "zaman", "devre", "yüzyıl" gibi manalara gelen kelime, isim.&lt;br /&gt;Tengri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tengri" kadim Türk lehçelerinde ortak olarak "Allah" anlamında kullanılan kelimenin Türkiye Türkçesinde "Tanrı" sözüne evrilmiş öncülüdür.&lt;br /&gt;Divân-ı Lügati’t-Türk’ün son olarak Kabalcı Yayınevi tarafından yapılan güncelleştirilmiş baskısında Tengri kelimesi “Tengri: Allah azze ve celle” karşılığı ile hiçbir şüphe olmaksızın verilmektedir.&lt;br /&gt;Antropolojik veriler ve bu verilere istinaden yapılan etnografik çalışmalar eski çağlardan bu yana, “Tengri” kelimesi ve benzerlerinin Türkler arasında “ilahi düzen ve bu düzeni yaratıp, sürdüren “ulu bir güç kaynağı” anlamında kullanıldığını göstermiştir. Türklerin “Tengri” anlayışı, hiçbir şey yaratabilemeyen ve zaten kendileri de -önce kavram olarak sonrasında da somut nesneler olarak- yaratılmış olan putlara benzer bir karşılığa sahip olmamıştır.&lt;br /&gt;Yakut dilinde Tangara; Kuman dilinde Tengre; Karaim dilinde Tangrı; Çuvaş Türkçesinde Tura; Hakas dilinde Tigir; Tuva dilinde Deyri; Kırgız-Kazak Türkçesinde Tengri;Tatar dilinde Tengre; Karaçay-Malkar Türkçesinde Teyri; Azerbaycan Türkçesinde Tarı/Tanrı; Türkiye Türkçesinde Tanrı olarak kullanılması bile bu kelimelerin ifade ettiği kavramın Türk halkları arasındaki ortak kullanımının işaretidir.&lt;br /&gt;İslami terminolojideki Allah kavramının karşılığı olarak Tengri; ilk ve ilahi başlangıcı bildirir, alemdeki her şey O’na bağlıdır ve bir şekilde O’ndan bir eser taşır. Algılanan alemin suları-denizleri; dağları-taşları, ağaçları-kuşları kendi özgün niteliklerinden varılabilecek “Tengri” işlevlerinin görüntüleridir. (TasavvuftakiTevhid-i Efal; Tevhid-i Sıfat - Tevhid-i Zat basamakları da buna benzer bir anlamı içerir. ) “Tengri” kavramına karşı çıkanların dayanağı olan halk inanışları, ancak buradaki inceliği ayırd edemeyen insanlar arasında yayılan “yanlış uygulama” ve “hurafe”lerin tenkidi anlamında bir anlam taşımaktadır.&lt;br /&gt;Kaşgarlı Mahmud 1074 yılında yazımının tamamladığı kabul edilen eserinde Tengri kelimesinin anlamını verirken şu önemli tesbiti de yapmaktadır: “Kafirler –Allah’ın gazabı üzerlerine olsun-göğe “tengri” derler, aynı zamanda azametli gördükleri her şeyi, örneğin bir dağı ya da bir ağacı da “tengri” olarak adlandırır ve önünde secde ederler. Bunların sapkınlıklarından kaçarak Allah’a sığınırız.”&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi Kaşgarlı Mahmud da Tengri kelimesinin kullanımında hiçbir sakınca görmezken bu kelimeyi kullananların düştükleri şirk -ve hatta küfür- hatasını savunma gibi bir yanlıştan sakınmaktadır. Bu tenzihi tavrın bilincinde olan bir insanın Allah –azze ve celle- manasına Tengri kelimesini kullanmakla “din dışına çıkma” tehlikesi olabilir mi? Burada da şu ebedi ve nebevi gerçek hatırlanmalıdır: “Ameller niyetlere göredir.”&lt;br /&gt;Ünlü Arab gezgin İbn Fadlan’ın naklettiğine göre o sıralarda İslam’a henüz girmiş olan Oğuz Türkleri herhangi bir zorluk ile karşılaştıklarında bakışlarını gökyüzüne yöneltip “Bir Tengri” derlermiş. Başta Kaşgarlı Mahmud olmak üzere İslami dönemin tüm yazarları Allah kasdıyla “Tengri” ismini kullandıkları gibi bütün kaynaklarda her işe; söze kutlu bir nitelik kazandırmak kasdıyla ilk önce “Ulu Tengri’nin adı” anıldıktan sonra başlanması gerektiğini bildirmişlerdir.&lt;br /&gt;Türk tasavvuf tarihinin öncü ismi Ahmed Yesevi de Divan-ı Hikmet adı ile biraraya getirilen "hikmet" adlı şiirlerinin 12'sinde bu kelimeyi asli şekliyle " Tengri" olarak kullanmaktadır.&lt;br /&gt;Anadolu tasavvufunun en önemli isimilerinden Yunus Emre ( XIII.yy.) ve Niyazi Mısri de şiirlerinde "Tengri" anlamındaki "Tanrı" ve eşdeğeri olarak "Çalab" kelimesini kullanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8752250938410414842?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8752250938410414842/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/turk-mitolojisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8752250938410414842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8752250938410414842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/turk-mitolojisi.html' title='Türk Mitolojisi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63zF_T1J_I/AAAAAAAAALM/aYM3-8V3-AA/s72-c/603PX-~1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3181593023126649873</id><published>2010-03-27T13:50:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:53:04.795+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Türklerde Bozkurt Nedir</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63xlBFyeuI/AAAAAAAAALE/QGvX3VX51es/s1600/ffffff.bmp"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 310px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453280342065707746" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63xlBFyeuI/AAAAAAAAALE/QGvX3VX51es/s400/ffffff.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Türk kültüründe Bozkurt'un manasını açıklayabilmek için kültürün tanımlanması gerekir. Özellikle kültürde sembolün öneminden bahsettikten sonra Bozkurt'un anlamını daha kolay kavrayabiliriz. Bir milletin kültürü ile mitolojisi birbirinden farklı kavramlar değildir, her ikisi de aynı hayat felsefesinden beslenmektedir. Kültür; bir milletin, dilini, sanatını, hukuk ve ahlak anlayışını, duygularını, inançlarını, hükümlerini aksettirir. Çünkü bir milletin folklorunu ve edebiyatını belirleyen, mensuplarının idrak alemini oluşturan değerlerin özünde o milletin kültürü vardır. Kültürün özelliği, milleti meydana getiren fertlere kazandırmış olduğu idraktır. Bir kültürün sınırı, onun zihniyet ve imanı ile çevrelenmiştir. Kültürleri birbirinden ayıran, zihniyet ve iman farklarıdır. Aynı farklara sahip olan cemiyetlerin birbiri ile çarpışmasına sebep olur. Kültür çevreleri benzer olan veya benzer kaynaklardan beslenen kültürler olur ama bunlar birbirine tamamen benzemez. Her kültür, diğerlerinden farklı görünmek durumundadır, farklılık şuuru olarak isimlendireceğimiz bu durum, toplumun bütün hayat şekillerini başka kültürlerden ayrı olmaya, değişik bir üslûp kurmaya yönlendirmektedir. Milli kimlik yahut kişilik dediğimiz bu farklı oluş, düşünce biçiminden, kılık kıyafet; tavır ve davranış biçiminden, eğitime ve eğlenceye kadar hayatın her saha ve safhasında görülür. Mesela, aynı dine mensup olan milletlerin dinî anlayış şekilleri birbirinden farklıdır. Çünkü idrak alemini şekillendiren değer yargıları farklıdır. Bu farkı onaya çıkaran ise o milletin kültürüdür. Bu farklılıklar o milletin mimarî abidelerine, edebî eserlerine, musikî eserlerine, felsefî sistemlerine, v.s... yansır ve kültürün devamlılığını sağlar. Böylece gelecek nesillere yol gösterici olur, kaynaklık yapar. Her toplumun kültür değişimlerinin bir geçmişi vardır. Kaynağını ise o toplumun tarihi derinliklerinden alır. Bir kültür varsa, onun ait olduğu millet vardır. Millet özelliğine layık bir topluluk varsa, muhakkak bir kültürü vardır. Kültürler ve dil, din, tarih, edebiyat, sanat, örf ve adetler gibi unsurlar, ait oldukları cemiyetler kadar eski ve onlarla yaşıt sayılmalıdırlar. Bu kültür unsurları nesilden nesile intikal ederler. Bunun neticesi olarak da yeni nesiller bunları hazır bulurlar. Kültürü kalıcı kılan ve gelecek nesillere aktaran, kültürün değer yargılarıdır. Bu değer yargıları da kendini sembollerle yaşatır. İşte bu semboller kültürün en güçlü ve kalıcı kısmını oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürün genel manâda anlamını açıkladıktan sonra üzerinde durmamız gereken önemli bir kavram da "Türk Kültürü" kavramıdır. Bizim atalarımız Orta Asya'da, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Burası Çin ile sınırdaş olan bir ülkeydi. Bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu (malesef) Çin tarih kaynaklarından öğreniyoruz.. Çin tarihçileri M.Ö. 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi 4000 yıllık bir tarihtir. Atalarımızın kültürü "Bozkır" kültürü olarak ifade edilmektedir. Bozkır kültürünü Türklerin siyasi ve sosyal yapısı oluşturmaktadır. Bu kültür, göç ve fetihler esnasında orada terk edilip gelinmiş değildir. Esasında, sosyolojik kaideler de göstermektedir ki kültür bir elbise gibi eskiyip atılmaz veya değiştirilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkurt, asırlardır yaşayan bir ülkünün, Büyük Türkçülük Ülküsü'nün sembolüdür. Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milleti'nin inanışlarındaki rolü üç şekildedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ata olarak Bozkurt&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rehber olarak Bozkurt&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurtarıcı olarak Bozkurt&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkurt'tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlarında ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen Bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin millet hayatında büyük tesiri olacak hareketlere girişecekleri zamanlarda Bozkurt onlara yol göstermekte, rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı'nda ve Kut Dağı efsanesinde Bozkurt milli bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk'ün zor duruma düştüğü zaman Bozkurt'un ortaya çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır. Sanki Bozkurt manevi bir alemden Türk Milleti'nin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkarak yol göstermektedir. Türk tarihinde pek çok kahraman, Bozkurt simgesi ile temsil edilmiştir. Aşına sözcüğünün hem Bozkurt anlamına gelmesi, hem de Hun ve Göktürk hükümdar sülalesinin adı olması rastlantı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkurt'un Türk destanlarındaki fonksiyonu tamamen semboliktir. Milletin büyüme, yayılma ve güçlenmesi için takip edilmesi gereken yolların işaretini destan maddî unsurlarla ifade etmektedir. Bozkurt'ta sembolize edilen fikir Türk birliğini sağlayan, Türklerin büyüyüp gelişmesini temin eden bir fikirdir. Türkler bu fikire inanıp riayet ettikçe hakimiyetlerini ve üstünlüklerini korumakta, bu fikirden ayrıldıkları zaman felakete uğramaktadırlar. Onları felaketlerden kurtaran da yine Bozkurt olmaktadır. İşte burada Bozkurt, bir ülkünün, yani sosyal bir hayat nizamının yansımasından başka bir şey değildir. Kısacası, Bozkurt asırlardır varolan bir ülkünün sembolüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Türkçe'de Bozkurt'a, "Kök Böri" (veya "Börü") adı verilirdi. Buradaki "Böri" (ya da "Börü") sözcüğü "Kurt" anlamına gelirken, "Kök" de bugünkü "Gök" sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Fakat Kök (Gök) kelimesi mavi rengi tasvir etmek veya gökyüzünden bahsetmek için değil, "Ulu" anlamında kullanılır. Mesela "Kök Tengri", "Ulu Tanrı" anlamına gelir.&lt;br /&gt;Türk destanları arasında, milli motifler bakımından özellikle dikkat çekenler şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Destanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkurt Destanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon Destanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç Destanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dört destandaki ortak ve temel motif, Bozkurt'tur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Destanı'nda, seferleri sırasında Oğuz Kağan'a Bozkurt yol gösterip kılavuzluk yapmış, Oğuz Kağan'ın orduları bu sayede zaferler kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozkurt Destanı'nda, ayakları ve kolları kesilip ölüme terk edilen bir oğlan çocuğunu dişi bir kurt iyileştirip beslemiş; düşman askerlerinin genci öldürmek istemesi üzerine de Altay Dağları'na kaçırıp kurtarmıştır. Daha sonra dişi kurt, bu çocuktan gebe kalarak 10 oğlan doğurmuştur. Bu oğlanların büyüyüp çoğalması ile, Türk soyu eriyip gitmekten kurtulmuştur. Hükümdar olan Aşına, Bozkurt'un anısını unutmadığını göstermek için, çadırının önüne kurt başlı bir bayrak dikmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon Destanı'nda ise, Bozkurt, demir dağı eritip çıkan Türkler'e yol göstermiştir. Ergenekon'dan çıktıktan sonra, Türklerin ilk hükümdarı Börte-Çine (Boz-Kurt) adını almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç Destanı'nda, ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Türkler'e, bir Bozkurt yol göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu destanlarda, Bozkurt'un şu nitelikleri ortaya çıkmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyun devamını sağlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler'e kılavuzluk etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler'i felaketlerden kurtarmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir konumdadır. Gök Türk kağan sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi. Gök Türk kağanları, atalarının anısına saygı olarak, otağlarının önüne altından kurt başlı bir tuğ dikerlerdi. Böylece kurt başlı sancak, Türkler'de kağanlık (hakanlık) alameti olmuştur. Ancak bu gelenek yalnızca Gök Türkler'e özgü olmayıp, kökeni Asya Hun Türkleri'ne ve Türkler'in eski atalarına değin gider. M.Ö.'ki Asya Hunları'nda ve hatta o çağlarda Batı Türkistan'da yaşayan U-sun (Wu-sun) Türkleri'nde, tıpkı bildiğimiz Bozkurt Destanı'nda olduğu gibi, kurttan türeme efsanesi ve dişi kurdun verdiği süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaç Türkleri'nde de vardı; Tabgaç ülkesinde "kurt dağları", "kurt ırmakları" bulunmaktaydı. Uygur Türkleri'nin kökenlerine ilişkin bir efsane de onları kurda bağlıyordu (Uygur Kaganlığı, Gök Türk Kaganlığı'nı takiben kurulan bir Türk devleti olup, Kök-Türk Kaganlığı'nın devamıdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt, eski Türk kültüründe "at" ile birlikte en önemli yeri tutan hayvandır. Türkler kendilerinin kurt soyundan indiklerine, seferlerde kendilerine kurdun yol gösterdiğine inanmışlardır. Türkler, güçlü ve saldırgan bir hayvan olan kurdu kendilerine simge olarak seçtikleri gibi, komşuları da onları kurttan türemiş saldırgan karakterli insanlar olarak tanımışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gök Türkler'e göre dişi kurt "ulu ana", Uygur Türkleri'ne göre de erkek kurt "ulu ata"dır. Oğuz Kağan Destanı'nda, Oğuz'a her sefere çıkışında gök bir kurt öncülük eder. Çingizname'de Alanguva, gökten inen bir kurttan gebe kalır ve doğan çocuğun soyundan da Cengiz Han gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dede Korkut Öyküleri'nde kurt yüzünün mübarek olduğu belirtilir. Yine Dede Korkut Öyküleri'nden birinde Salur Kazan, kurtla haberleşir, kendisine yurdundan haber vermesini ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etnoloji bilimine göre, kurt motifi Türkler için ''tipik''tir; yani, başka kavimlerde görülmeyen etnografik bir belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk soyundan olan kavimler "Kurt'tan Türeyenler" olarak tanımlanırken, Türk soyundan olmayan kavimler "Kurt'tan Türeyenlerden Değildirler" biçiminde ayırdedilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk destanlarında kurt yol gösteren, sıkıntılı anlarda yardıma yetişen bir varlıktır. Uygur Türkleri'nin Kutlu Dağ Destanı'nda kurt, ülkeye bolluk ve mutluluk getirdiğine inanılan kutlu bir kayanın Çinliler'e verilmesinden sonra, üzerine uğursuzluk çöken ülkenin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni bir yurt arayan Türkler'e kılavuzluk etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıda (11. yüzyılın sonu) Kuman Türkleri'nde yardımına başvurulduğuna ilişkin kayıtlar bulunan kurdun kılavuzluk işlevi, 2. yüzyılın ortalarına değin gitmektedir. 160-170 yılları arasında topraklarından ayrılmak zorunda kalan Tabgaç Türkleri'nin ataları (yani Hun Türkleri) bir Bozkurt'un önderliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük ve en eski Türk destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz Kağan, gün ışığının içinden çıkan bir Bozkurt'un öncülüğünde dünyayı fethetmiştir. Şimdiki Bulgaristan topraklarında bulunan Madara'daki kaya kabartmasında görkemli bir atlı biçiminde gösterilen Kurum Han'ın yanındaki kurt tasviri de, Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenmiş örneklerinden biridir. Kurt motifi, çobancılık ve besicilikle (Eski Türkler'in ekonomisi hayvan besiciliğine dayanır) olan sıkı ilgisinden ötürü bozkırlı ve doğrudan doğruya Türk'tür. Bundan dolayı, bugün dahi dünya Türkleri arasında söylenen masal ve halk öykülerinde hem ata, hem de kurtarıcı-kılavuz nitelikleri ile Bozkurt, bütün Türkler tarafından kutlu sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Bozkurt, destanlarda Türk'ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler kahramanlarını gök kurtlara benzetmiş, kağanlarının gövde yapılarına bile kurt çizgisini işlemişlerdir. Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un beli kurt beline benzetilir. Aynı destanda Oğuz Kağan, hükümdarlığını halka bildirdiğinde "Kök Böri bolsungıl uran" ("Gök Börü olsun savaş narası") demiştir. Yine Oğuz Destanı'nda, Türk ordularına gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt yol gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırgız Türkleri'nin büyük destanı Manas Destanı'nda kurt, bir düş yorumu olarak karşımıza çıkar. Destana göre Manas Han'ın karısı Kanıkey Hatun düşünde bir eğe görür ve eğeyi alıp saklar. Ertesi gün uyanınca ülkenin deneyimli yaşlı kişilerine düşünü anlatır. Yaşlı kişiler bu düşü duyunca sevinip Kanıkey Hatun'a şöyle derler: "Senin çocuğun, gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak..." Kırgız Türkleri, cins ve güzel atlara da ''Kök Böri'' (Gök Kurt, Boz Kurt) adını verirlerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıntıdır ..Hüseyi Nihal Atsız Tanımlaması ve Yazısıdır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3181593023126649873?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3181593023126649873/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/turklerde-bozkurt-nedir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3181593023126649873'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3181593023126649873'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/turklerde-bozkurt-nedir.html' title='Türklerde Bozkurt Nedir'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63xlBFyeuI/AAAAAAAAALE/QGvX3VX51es/s72-c/ffffff.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8314277300666087722</id><published>2010-03-27T13:49:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T13:50:18.533+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Kürşat İhtilali</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63w5k6F8-I/AAAAAAAAAK8/ez2Ri5KVxlo/s1600/kursad35b15d.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 353px; DISPLAY: block; HEIGHT: 338px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453279595766084578" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63w5k6F8-I/AAAAAAAAAK8/ez2Ri5KVxlo/s400/kursad35b15d.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;KÜR ŞAD İHTİLALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teoman Yabgu'nun Kuzey Asya'da Büyük Türk Hakanlığı'nı kurduğu yıldan, Milattan önce 220 yılından, 854 yıl geçmişti. Milad'ın 634. yılında Büyük Türk Hakanlığı, mühim bir kriz devresine girmişti. Bu çağda, Büyük Türk Hakanlığı'nın başında Göktürk hanedanı bulunuyordu. Türklerin en büyük ve an'anevi düşmanı, Çin İmparatorluğu idi. Göktürk hanedanından gelen 10. Büyük Türk Hakanı Çuluk Kağan Çinliler , bir Çin prensesi olan eşi İçing Hatun eliyle zehirletmişlerdi. 621 de zehirlenerek ölen Çuluk Kağan'ın yerine kardeşi Kara Kağan geçti ve İçing Hatun'la, yani dul yengesiyle evlendi. Kara Kağan, zayıf bir şahsiyetti. Çinli eşinin entrikalarıyla büsbütün yanlış hareketler yapmaya başladı. üst üste gelen soğuklar ve kıtlık yılları da Türk illerinde büyük zararlar meydana getirdi. Bu durumdan faydalanan Çinliler, kuzeye, Türk ülkelerine büyük bir ordu gönderdiler .Kara Kağan yenildi. 100.000 Türkle beraber Çinlilere esir oldu. 4 yıl Çin'de yaşadı Kederinden öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çinliler, Kara Kağan'ın yerine Doğu Göktürk prenslerinden Sirba Kağan'ı Türk imparatoru ilan ettiler .Sirba Kağan, bir kukladan ibaretti. Hayatı 9 yüzyıla yaklaşan Türk devletinin, Çin'e tabi olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Yüzyıllarca Çin'in ve bütün Asya'nın efendisi olan Türkler , bu utandırıcı boyunduruktan silkinmek için fırsat gözlüyor , kendilerine bir lider arıyorlardı. Bu lider , ortaya çıkmakta gecikmedi. Bu kahraman, Çuluk Kağan'ın küçük oğlu, İçing Hatun'un üvey oğlu ve Kara Kağan'ın yeğeni, genç bir Türk imparatorluk prensiydi. Adı Kür Şad'dı. 40 kişilik bir ihtilal komitesi kuruldu ve Kür Şad'ı, çeşitli meziyetlerinden ötürü komitenin başbuğu seçti. Çinliler'i Türk yurdundan kovmak ve Çin'de esir yaşayan Türkleri kurtarmayı amaç edinen bu ihtilal komitesi başarı kazanırsa, Kür Şad hakan olmayacak ve siyasetten çekilecekti. Zira ihtilal tamamen milli bir gaye ile yapıldığından, hiç bir Türk'ün gönlüne şüphe düşmemesi lazımdı. Kür Şad'ın imparator olmak gayesiyle başa geçtiği söylenmemeliydi. Nitekim önce komite üyelerinden birkaçı, Kür Şad'm müstakbel hakan olarak ilan edilmesini teklif etmiş, fakat bu teklif, Kür Şad tarafından kesinlikle reddedilmişti. Bunun üzerine, ihtilal başarıya ulaşırsa, Kür Şad'ın ağabeyinin oğlu, yani yeğeninin hakan yapılması kararlaştırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıralarda Çin'de 18. imparatorluk hanedanı olan Tanglar'dan 2. imparator Li Şih-min hüküm sürüyordu. Li Şih-min 40 yaşında ve 13 yıldan beri tahtta idi. Çin, 50 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık devletiydi. Kuzey Çin'de boyunduruk altında yaşayan yüz binlerce Türk, her an yok edilmek tehlikesiyle karşı karşıyaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ihtilal komitesinin planı şöyleydi : İmparator Li Şih-min esir edilecek, Türk illerine kaçırılacak, sonra Çin sarayında esir bulunan Türk ileri gelenleri ve Çin boyunduruğundaki Türk topraklan ile değiştirilecekti. İhtilal başarıya ulaşır ulaşmaz, yani Çin İmparatoru ele geçirilir geçirilmez, bütün Türkler ayaklanacaklar , rastladıkları Çinli'yi öldürüp istiklal kazanacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin İmparatoru'nun her gece kılık değiştirerek başkenti Çangan şehrinde dolaştığı, Türkler tarafından haber alınmıştı. Bir sokak baskınıyla İmparator'un esir edilmesi, oldukça kolaydı. Ancak bu işin yapılması kararlaştırılan gece, aksi bir tesadüfle, büyük bir fırtına patlak verdi. İmparator sarayından çıkmadı. Kür Şad, gecikilirse ihtilalin duyulacağından ve Türklerin kılıçtan geçirilmesinden korktu. Akıl almaz bir cesaretle, imparatorluk sarayını basıp İmparator'u silah kuvvetiyle ele geçirmek kararını verdi. Arkadaşlarının, Çinliler'le kıyas kabul etmez derecede iyi silah kullanmalarına güveniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten o gece 40 Türk asilzadesi, Çin imparatorluk sarayını bastı. Pek kanlı bir vuruşma oldu. Yüzlerce Çinli muhafız, 40 Türkün keskin nişancılığı ve vuruş mahareti karşısında can verdi. Türk okları ve kılıçlan, yıldırımlar gibi yağıyor ve değdiği yerden sütunlar halinde kan boşanıyordu. Ancak Çin İmparatoru'nun hassa kuvvetleri, yerden mantar bitercesine çoğalıyor , bir ölü muhafızın yerini on kişi alıyordu. Öyle bir an geldi ki, Kür Şad, İmparator'un ele geçirilmesine imkan olmadığını anladı. Sarayı terk etmek emrini verdi. Ancak yaya olarak kaçmaya kalkışmak delilikti. Mutlaka binecek at bulmak icap ediyordu. Sarayı basan Türkler , sokaklarda göze çarpmamak için atsız gelmişlerdi. Tek yol, sarayın has ahırını basıp at ele geçirmekti. Öyle yapıldı. İmparatorun has ahırına giren Kür Şad ve 39 arkadaşı, seyisleri öldürdüler .Buldukları atlara atladılar . Bütün muhafız duvarlarını parçalayarak saraydan çıkıp gittiler. Şehir surlarının bir kapısını zorlayıp Çin başkentinden de çıktılar. Ancak arkalarından bütün bir Çin ordusu geliyordu. Vey ırmağı kıyısına gelince, amansız takip, korkunç bir vuruşma ha!ini aldı. Irmağa varan Kür Şad ve 39 yoldaşı, suyu geçemeden çinli1er tarafından durduruldular .Birkaç yüz Çin askeri, Türk oklarıyla vurulup düştü. Fakat 40 Türk’te artık değil dövüşecek, yay çekip kılıç savuracak takat kalmamıştı. Göz yaşartıcı, pek haşmetli bir kahramanlık sahnesi içinde, güneşin ışınları karanlığın perdesini yırtmaya başladığı anlarda Kür Şad ve 39 arkadaşı, canlarını mümkün olduğu kadar pahalıya satmak için, son gayretlerini harcadılar Her dakika bir Türk, Vey ırmağının san topraklar üzerine seriliyordu. Bir an için çevresine bakmak fırsatı bulan ve vücudunda düşman silahı değmemiş yer kalmayan Kür Şad, kendisinden başka kılıç sallayan kimse göremedi. Arkadaşlarının hepsi ö1müştü. Son kılıcını savurdu. Şanlı atalarını, Teoman'ı, Oğuz Han'ı, Bumin ve İstemi Kağanlar'ı hatırına getirdi. Gözlerini yumdu ve 39 arkadaşının vefalı göğüslerine doğru düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtilal başarılamadı diye Çin boyunduruğundaki Türkler sinmedi. Bütün Türk illerinde, hiç bir kuvvet tarafından karşı konulmasına imkan olmayan bir İstiklal rüzgarı esti. 639 yılının karanlık ve fırtınalı bir gecesinde 40 Türkün hayalden dahi geçirilemeyen baskını,Çinlileri kalplerinin derinliklerine kadar titretti.Türkler, Kür-Şad’ın kardeşleri ve yeğenleri , pek şanlı Göktürk hanedanından yeni başbuğlar buldular.İstiklal ülküsü, yeniden taşarak, bütün Çini basmak, yine Asya’nın efendisi olmak derecesinde coştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YILMAZ ÖZTUNA:TÜRK TARİHİNDEN YAPRAKLAR &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8314277300666087722?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8314277300666087722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/kursat-ihtilali.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8314277300666087722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8314277300666087722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/kursat-ihtilali.html' title='Kürşat İhtilali'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63w5k6F8-I/AAAAAAAAAK8/ez2Ri5KVxlo/s72-c/kursad35b15d.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3904964193045002962</id><published>2010-03-27T13:43:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:47:34.553+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Al Rengin Anlam ve Önemi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63wQ-Bk3YI/AAAAAAAAAK0/NsYvDElxwns/s1600/www_harikasozler_net_-_Al_Bayrak.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 284px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453278898133720450" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63wQ-Bk3YI/AAAAAAAAAK0/NsYvDElxwns/s400/www_harikasozler_net_-_Al_Bayrak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Al Rengin Anlam ve Önemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk mitolojisinde, Türklerin renklerle ilgisi önemli bir yer tutar; mavi (gök mazisi, Türkuaz), beyaz/ak ve al/kızıl renkleri başta gelir. Al renk kırmızıdan farklıdır, kutsal, Tanrısal renktir. Kırmızı renk adı Türkçe'de 12. asırdan önce pek görülmemektedir. Kırmızı, Türkçe'ye sonradan, Sogdca'dan veya Farsça'dan geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz/Türkmen boylarının çok eskiden beri al renkli börkler giydiği bilinmektedir. Börklerin bütününde al ya da bir diğer deyişle kızıl renk görülmekle beraber, başka renklere de tesadüf ediliyor ki, esas olan gelenek, bütün börklerde, tepe kısmının yani Tanrıya yüz tutan kısmın, Tanrısal renk saydıkları al renkten olmasıdır. Bu tarz bugün efelerin, zeybeklerin, seymenlerin v.s. folklorik başlıklarında da muhafaza edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Al renk adı kutsallık içerdiği içindir ki, Türkler, "kırmızı bayrak" değil "al bayrak," "kırmızı kan" değil "al kan," demişlerdir. Yermek, aşağılamak anlamında "karalamak" derken, yüceltmek, övmek, kutsamak karşılığı da, "allamak" sözünü kullanırlar. Bugün dilimizde kullandığımız "allamak pullamak" sözü de aynı maksatla kullanılır.&lt;br /&gt;Türkler, al yahut kızıl rengi, Tanrısal renk, kutsal renk kabul ettikleri için, eski Türk inancına göre, Tek Tanrı veya Gök Tanrı'nın gökte olduğunun tasavvuru ile başlarına giydikleri börkün, Tanrıya karşı olan, yani tepe kısmında genellikle kızıl yahut al renk kullanmışlardır. Bir başka söyleyişle, başlıklarında, Tanrısal kutsallık verdikleri Kızıl rengi kullanarak Tanrıya tazimlerini bildirmiş oluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızıl yahut al renk, güneşin doğmak üzere iken (şafak vakti) ve yine battıktan hemen sonra gökyüzüne yansıttığı kırmızımsı renktir. Türkler eskiden, genellikle, şafak sökerken, ve akşam vakitlerinde, gökteki, "göyün kızıllığı" dedikleri bu görüntü anında dua ederlerdi. Türkler bu şekilde dua ile, sabah vakti onu karşılıyor, akşam vakti de onu yine dua ile uğurluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı (al/Kızıl), mitolojik Türk kosmik anlayışında da, göğün zirvesini ve ateşi ifade eder. "Al", Türk lehçelerinde "yüksek", "yüce" ve "kudret" anlamlarına da gelir. Altay dağının adı aynı maksatla söylenmiş olup, Al=yüce-yüksek, tay=tağ/dağ demek olup Al-tay=yüce-ulu dağ, yüksek dağ anlamındadır. "Al" terkibindeki ilahi anlamlarla kutsiyet kazandırılmış olan Altay dağı, Şamanlarda, bir ruh ve tanrısal bir kutsiyetle yadedilir. Ayin ve dualarında da kutsal Altay dağına hitap edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halûk Tarcan, eski Türk dili ve mitolojisini incelediği kitabında konu ile ilgili ilginç görüşler ileri sürüyor: "... güneş, gökteki ateş gibi, korkunç bir kudret ve enerjidir. Değdiği, kendisine verilen, yani al/dığı her şeyi yakar, kendi gibi alev, ateş haline getirir. Rengi al/dır, kutsal olduğu için, rengini ifade eden al kelimesi de kutsal anlamına gelir. (Prof. Dr. A. İnan) (Al/ip gökyüzüne, Tanrı'ya götürdüğü için kutsal demektir. Al-Apa, al/an=ilah, alıp Tanrı'ya eriştiren "ilah" demektir ki, alap, sonunda Alp şekline girmiştir.(125) Alp dağlarına bu adı verenler, Kamunlar adını taşıyan, İtalyan Alplerine yerleşmiş olan Ön-Türklerdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski şamani inançlara göre ateş, kötü ruhları kovar, insanın kötü ruhlardan temizler. Abdulkadir İnan'ın nakline göre, VI. Yüzyılda Göktürk Kağanına, elçi olarak gelen Bizans elçileri iki ateş arasından geçirilerek, onlarla beraber gelmesi muhtemel olan kötü ruhların kovulması sağlanıyordu. Bu adet Moğol saraylarında da var. Başkurt ve Kazak Türkleri, yağlı bir paçavrayı ateşleyip hastanın etrafında, "alaslama" dedikleri, "alas, alas" diye dolaştırarak, hastaya musallat olmuş kötü ruhları kovmuş oluyorlardı. Buna&lt;br /&gt;Anadolu'da "Alazlama" denilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızıl sözü, renk anlamının yanında, aynı mitolojik anlayıştan kaynaklanarak, bildiğimiz altın anlamında da kullanılır. Azerbaycan ve Türkistan lehçelerinde, altına "kızıl" derler, sözü kullanılır. Çok eski devirlerde para yerine değer olarak kürk kullanırlardı. Türkler kürke "ten/tın/tın" derlerdi. En değerli kürkler de güneş kızıllığının (al) renginde olanlardı. Güneş kızıllığı renginde olan en değerli kürkler için de yine güneşin rengi olan "al" sözü ilaveli "al-tın" al kürk, kızıl kürk diyorlardı ki kıymetin değer birimi idi. Bugün, kıymet değeri olarak kullandığımız madene verilen altın (al-tın) adının anlamını kaynağı, anılan eski Türk anlayış ve kavrayışına dayanır. Türkistan Türklerinde, küçük bir gümüş sikke olup, genellikle sikkeye denilen, asrımızın ilk çeyreğine kadar Türkistan'da&lt;br /&gt;para birimi olarak kullanılan "tenge" sözü de aynı (al-kürk) "ten/tın" kökenlidir. Bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti'nin resmi para biriminin adı da, anılan kürk adından türemiş "tenge"dir. Rusça'da para karşılığı olarak kullanılan "dengi" sözü de, Türkçe'den Rusça'ya geçmiş olan "tenge"nin Rusça söylenişidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler için tarihsel ve mitolojik büyük önem taşıyan al rengin, Türk Bayrağının da temel rengi olması hiç de şaşırtıcı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Günsel Topbaş Yazısıdır &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3904964193045002962?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3904964193045002962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/al-rengin-anlam-ve-onemi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3904964193045002962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3904964193045002962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/al-rengin-anlam-ve-onemi.html' title='Al Rengin Anlam ve Önemi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63wQ-Bk3YI/AAAAAAAAAK0/NsYvDElxwns/s72-c/www_harikasozler_net_-_Al_Bayrak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-4632803891912630958</id><published>2010-03-27T13:36:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:41:56.198+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Devletleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Avarlar (Avar İmparatorluğu)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63uyEUnnII/AAAAAAAAAKs/xC1Lcztr28o/s1600/avarbayrak.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 250px; DISPLAY: block; HEIGHT: 190px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453277267736632450" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63uyEUnnII/AAAAAAAAAKs/xC1Lcztr28o/s400/avarbayrak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Avarlar (Avar İmparatorluğu)&lt;br /&gt;Orta Avrupa'da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski hazar, sabar kalıntıları ve Ogurlar (Bulgarlar) gibi Türk kütlelerinin desteği ile, kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık İslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle, 250 sene kadar (558-805), Avrupa siyasetine yön veren Avarların kimliği meselesi, tarihçi ve dilcileri hayli uğraştıran başlıca konulardan biri olmuştur. Hâlâ da, uzmanların fikir birliği haline geldikleri bir sonuç ortaya çıkmıştır denemez ise de, Avrupa Avar Hakanlığı kurucularının Türklüğü, araştırmalar ilerledikçe daha da kesinlik kazanmaktadır. Vaktiyle, Moğolistan'daki Juan-Juan devleti (4. yy. başları- 552/555), Göktürler tarafından yıkıldıktan sonra, tahminen 20 bin kişilik bir kütlenin batıya doğru göçtüğüne dair, Bizans tarihçisi Th. Simokattes'deki (7. yy. 2. çeyreği) bir haber, 558'de Bizans'ın doğu sınırlarından elçi göndererek kendilerine yardım ve yerleşecek arazi verilmesini rica eden kütle ile, Orta Asya'dan batıya yöneldikleri, daha sonra da Avrupa içlerine ilerledikleri söylenen bu grup arasında bir bağlantı kurulmasına yol açmış ve Juan-Juanların umumiyetle ve hatalı olarak "Avar" ve çok defa "Asya Avarları" diye anılması, bu bağlantı fikrini kuvvetlendirmiş, diğer taraftan, Juan-Juanlar Moğol kabul edildiklerinden, Avrupa Avarlarının da aynı soya mensup bulunması, tabiî sayılmaya başlanmıştır ki, geçen asır sonlarında Moğolistan'da, Avrupa Avarlarını hatırlatan Var-guni (Bar-guni) adlı bir kabilenin yaşadığının tespit edilmesine ilaveten, Macaristan'da Avar çağına ait mezarlardan çıkarılan insan iskeletlerinin, çoğunlukla Mongoloid bulunduğunun beyanı ve üstelik Avar hakanının adı olan Bayan'ın Moğolca bir kelime olduğu iddiası, bu kanaati perçinlemiş gibidir.&lt;br /&gt;Burada durumu kısaca aydınlatabilmek için, şu üç hususun belirtilmesi faydalı olacaktır.&lt;br /&gt;a) Bizans tarihçisi Priskos (5. yy. ortaları), daha Orta Asya'da Juan-Juan hakimiyetinin çökmesinden 100 sene önce (461-465 hadiseleri), Batı Sibirya bölgesinde "Avar" kavminden bahsetmiştir. Diğer bir kaynak (Zakharias Rhetor, 550 sıraları) da, yine Moğolistan hadiselerinden önce, batıda bir "Abar" topluluğunu zikretmektedir. Bunlara ilaveten, eski Grek coğrafyacısı Strabon'un (M. 1. yy) eserinde "Abar-noi"lerin bahis konusu edildiği, hatta, çok daha eski tarihlerde Grek efsaneleri ile karışık olarak "Abaris" adının geçtiği bildirilmektedir.&lt;br /&gt;b) Bu kayıtlara göre, bahis konusu Avarların (Abar), M. S. 555'te tamamen yıkılan Moğolistan Juan-Juanları ile bir ilgisi olmayacağı açıktır.&lt;br /&gt;c) Esasen, dikkate değer ki, Bizans tarihçisi Th. Simokattes (7. yy. 2. çeyreği), Avarlar hakkında "Hakikî Avar" ve "Sahte Avar" diye bir ayırım yapmıştır. Bu kayıt üzerindeki incelemelerde varılan sonuçlara göre, "Sahte Avar" denilen kütle, aslında, Batı Türkistan-Kuzey Kafkasya arası ve Don-İtil (Volga) nehirleri dolaylarındaki Ogur boylarına komşu olarak yaşayan ve Bizans kaynaklarında (Menandros, 6.yy. sonları) "Avar" adı ile anılan Warkhonlardır ki (yani Var ve Hun: Simokattes'te), Göktürkler, Hunlar gibi Y'li Türk lehçesi konuşan bu iki Türk grubu, önce 350 yılını takiben, bağlı oldukları Juan-Juan idaresini terk edip, batıya yönelerek, Türkistan-Afganistan-Kuzey Hindistan'da Ak Hun'nin kuruluşuna katılan, sonra da, Juan-Juanların 458-459 yılında Tabgaç orduları karşısındaki yenilgileri üzerine, yine Moğolistan'daki yabancı hakimiyetinden koparak, Hazar-Aral kuzeyi sahasına gelen War (Var) ve Hun adlı Türk kabileler birliği idiler ve yaptıkları işe uygun olarak, batıda topluca Apar (Abar, Avar) diye anılmışlardır.&lt;br /&gt;Demek ki, Avrupa Avar hakanlığının kurucularını ve hakim zümresini, Asya içlerinden gelen ve güney Rusya düzlüklerinde karşılaştıkları Ogur boyları ile birlikte, aralarında, Göktürklerin siyasî genişlemesi dolayısıyla baskı altında kalarak batıya çekilen bazı Moğol ve Alan gibi İranlı yabancı unsurların da bulunduğu kalabalık Türk kütleleri teşkil ediyordu.&lt;br /&gt;Esasen Avar hakanlığında mevcudiyeti anlaşılan bazı Türk idarî makamlar, yine Türkçe deyimlerle anıldığı gibi (Tudun, Yugruş, Tarhan, Boyar, Ban vs. unvanları), adları tarihe geçmiş Avar devlet adamları, şüphesiz Türk menşeli idiler; ünlü hakan Bayan'ın adı da Türkçe bir kelimedir.&lt;br /&gt;Avar çağı mezarlarındaki iskeletlerde, Mongoloid tipin fazlasıyla baskın olduğu beyanı da inandırıcı olmaktan uzak görünmektedir. Zira, Avar imparatorluğu nüfuz sahasına giren bölgelerde (Macaristan, Arnavutluk, Hırvatistan, Çekoslovakya, Avusturya, güney Almanya), 1970'lere kadar yapılan, Avar çağı ile ilgili arkeolojik kazılarda çıkarılan insan iskeletlerinde Germen, İslav, İranlı, Fin-Ugor gibi türlü tipler arasında Türk tipinin de (braki-sefal) dikkati çekecek ölçüde olduğu, hatta bazı buluntu yerlerinde, aslî Türk soyunu temsil eden "Andronovo tipi"ne bile % 10-15 gibi, oldukça yüksek bir nispette rastlandığı tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;558 yılında Sabar hakimiyetini yıkıp Kafkaslar'a doğru ilerleyerek, İranlı Alanlar ve Ogur boylarını tabiiyete aldıktan sonra, Bizans'a elçi gönderen Avarlar, yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. O sıralarda bir yandan Balkanlar'da, Dalmaçya'da geniş çapta fetihler ile, bir yandan da Trakya'yı ansızın istilaya girişen Ogurlara karşı mücadelelerle meşgul olan imparator Justinianos, vergiyi reddetmemekle beraber, ülkesine bir Avar akınını durdurmak maksadıyla, aşağı Tuna havzasında, başta Antlar olmak üzere kalabalık Slav kütlelerinden bir set kurmağa çalıştı.&lt;br /&gt;Fakat, 562'de bu engeli kolayca parçalayan Avarlar, Aşağı Tuna'yı işgal ederek, Bizans ile sınırdaş oldular ve Avrupa içlerine kadar akınlara başladılar. İmparator Justinianos'un (565-578) vergiyi ödemede tereddüt göstermesi dolayısıyla de, 565'lerden itibaren, Hakan Bayan'ın idaresinde Bizans'ı baskı altına alarak, orta Karpatlar'a girdiler; Tuna'nın batısındaki Germen kavimlerinden Longobardlarla anlaşarak, Doğu Macaristan'daki Gepidleri hakimiyetlerine aldılar ve 568'de Longobardların Kuzey İtalya'ya göçmeleri üzerine de, bugünkü Macaristan'ı tamamıyla işgal ettiler.&lt;br /&gt;Böylece Avarlar, Orta Avrupa'da büyük bir devlet kurmuş oluyorlardı. Bundan sonra, batıda Frank kıralı Siegebert'i mağlup ederlerken, 582'lerde, güneyde Singidunum (Belgrad) ve Sirmium (Eszek) gibi, mühim Bizans sınır şehir-kalelerini ele geçirmişlerdi. Yukarıdaki fetihleri yapan büyük teşkilatçı Bayan Hakan'ın, 592 yılında İstanbul'a yürümek maksadı ile Çorlu'ya kadar gelerek Bizans başkentinde korku uyandırdığı tarihte, Don nehrinden Galia'ya, Kuzey İslav bölgelerinden İtalya'ya kadar her taraf, Avar askerî faaliyet sahası haline gelmişti.&lt;br /&gt;Asıl çekirdeğini Türk unsur teşkil etmekle birlikte, çeşitli İslav ve Germen kabilelerinden toplanan kalabalık yardımcı kıtaların desteklediği ordusu ile, bilhassa başlıca pazar şehirlerini ve ticaret yollarını daima elde ve emniyet içinde tutmağa gayret ettiği anlaşılan Avar hakanlığının, Avrupa'da 200 yıl kadar süren hakimiyeti devrinde, mühim askerî teşebbüsleri, İstanbul kuşatmalarıdır. Sasanîlerle anlaşarak yapılan ve İmparator Herakleios'a (610-641) başkenti terk edip Kartaca'ya gitmeyi düşündürecek kadar baskılı olan ilk muhasaradan (617 veya 619) sonra, ikinci harekât, yine Sasanî İmparatorluğu ile ortaklaşa gerçekleştirilmişti (626).&lt;br /&gt;İran-Bizans savaşlarının şiddet kazandığı ve Şehinşah Husrev II'nin (590-628), bütün el-Cezire, Filistin ve Suriye'yi ele geçirdiği bu yıllarda, Doğu Karadeniz sahillerinde bulunan imparator Herakleios, Hazar Türklerinden askeri yardım sağlamak üzere Tiflis'e giderken, Şahvaraz kumandasındaki İran ordusu, bütün Anadolu'yu geçerek Boğaziçi'ne ulaştığı zaman, Bulgar kuvvetleri ile takviyeli Avar ordusu da Balkanlar'ı ve Trakya'yı aşarak İstanbul surları önüne gelmiş bulunuyordu. Gerçek kuşatma, Avar ordusu tarafından yapılmakta idi (626, Temmuz-Ağustos).&lt;br /&gt;Patrik Sergios ile Patricius Bonos tarafından müdafaa edilen başkentte büyük heyecan uyandıran bu harekât, tarihî hatıralar bırakmıştır. Bizans'ta kurtuluşu anmak üzere "bayram" ilan edilen gün ("Büyük Perhiz'in beşinci haftasındaki Cumartesi günü), kiliselerde ayinler şeklinde yüzyıllarca devam etmiş ve "Akathistos" ilahisinin, bu Avar kuşatması ile ilgili olduğu anlaşılmıştır. Kuşatma, donanmasızlık yüzünden başarıya ulaşmamış ve Avar ordusunun sonuç alamadan, müşkül şartlar altında çekilmek zorunda kalması, hakanlığın, nüfuz ve itibarını kaybederek zayıflamasına yol açmıştır.&lt;br /&gt;Yardımcı kuvvetler dağılmış ve bilhassa hakanın 630'da ölümünden sonra, tâbi kütleler, Bizans'ın da teşvik ve desteği ile baş kaldırmış, uzun mücadeleler neticesinde, Balkanlar, Bulgarlara geçmek üzere elden çıkmış, Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terkedilmiştir. Bu suretle, bir hasım devletler çemberi içine alınan ve iktisadî imkânlarını kaybeden Avar hakanlığı, 8. asır boyunca gittikçe kuvvetten düştü ve 791'den itibaren 15 yıl aralıksız devam eden ve amansız bir din muharebesi yapan Frank İmparatorluğunun (Karolus Magnus=Şarlman zamanı: 768-814) hücumları (Orta Macaristan'daki Avar başkent müstahkem mevkii, 796'da Pepin tarafından zaptedilmişti) sonunda, tamamen ortadan kalktı (805). Parçalanan Avar grupları, Doğu Macaristan ve Balkanlar'a dağıldı, kısa zamanda Hıristiyanlaşarak, yerli kalabalık içinde eridi.&lt;br /&gt;Bununla beraber, Avar tesiri, Avrupa'da devamlı olmuş görünmektedir. Hırvatların en büyük askerî-idarî unvanlarından olan "Ban" (Göktürkçe Baga, Avar dilinde Bagan; Ayrıca Bulgarlarda, Macarlarda mevcut) Boyar ve Yugruş gibi, Yunanistan'da Navarino (=Pylos, aslı Avarino) ve Arnavutluk'ta Antivari (=Bar, eskiden Civitas Avarorum) şehirlerinin adları da onların hatıralarından izlerdir. Ayrıca, Macaristan'da ortaya çıkarılan Avar çağı arkeolojik eserleri (dökme aletler ve üzerlerinde hayvan mücadele tasvirleri ve grifonlar bulunan at koşum takımları), Orta Asya'da gelişen Türk sanatının (hayvan üslubu), Avrupa'daki örnekleri kabul edilmekte ve bu üslubun izleri, Merovingler devrinde Fransa'da da görülmektedir.&lt;br /&gt;Arnavutluk'taki Prostovats altın hazinesi, Avar'lara ait olduğu gibi; arkeolojik araştırmalar, Avar Türk sanatının, Germen ve İslav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur.Orta Macaristan'ın Nagy Szent Miklos mevkiinde 1799'da ele geçmiş olup, hangi Türk kavmine ait bulunduğu hala münakaşa edilen, üzerleri Türkçe yazı kitabeli 23 parça altın kaptan müteşekkil ünlü hazinenin, Avar çağından kaldığı da ileri sürülmüştür.&lt;br /&gt;Sonuç olarak; Avarlar’ın Avrupa’daki iki yüzyıldan fazla süren hakimiyeti, Avrupa tarihi bakımından bir kaç cihetle mühimdir; evvelâ, ilk defa olmak üzere Slav kavimleri, Türk hâkimiyetinde uzun bir zaman yaşamışlar, Türk devlet ve askerî teşkilatının tesiriyle bunlar, “kabile” hayatı basamağından devlet teşkilatı basamağına çıkmak imkânını bulmuşlardır. Saniyen [ikinci olarak], Türklerle, muhtelif German (Frank) zümreleri arasında karışma artmıştır; bu münasebet, ekseriyetle karşılıklı mücadeleden ibaret olmakla beraber, her iki kavim, komşu olmak sıfatıyla herhangi bir şekilde “modus vivendi” [hayat tarzı, çelişen menfaatler arasında bulunan ortak nokta] bulmak mecburiyetinde idiler.&lt;br /&gt;Avar hakanlığının, özellikle Slav kavimleri üzerinde büyük tesiri olduğu anlaşılıyor. Balkanlar’da ilk Slav unsurlarının esaslı bir şekilde yerleşmelerinin, Avarlar tarafından alınan tedbirlerin bir neticesi olduğu malûmdur. Bu Türk kavminin, güney ve doğu Slavlarını uzun bir zaman hâkimiyetleri altında bulundurduklarını ve bir çok Slav kabilelerinin, Avarlar tarafından müthiş hezimete uğratıldıklarını gösteren emareler mevcuttur.&lt;br /&gt;4. yüzyıla kadar Germen Gotların, daha sonra Hun İmparatorluğuna bağlı olarak Türklerin hakimiyetine giren Slav toplulukların tarihi, o zamandan itibaren, aşağı yukarı "Türk tarihinin bir parçası" durumuna girmiştir. Kalabalık İslav kütlelerinin, çeşitli Doğu Avrupa bölgelerine ve Balkanlar'a dağılması hadisesi, daha çok Avarlar devrinde vukua gelmiş ve bu büyük ölçüdeki göçler, Avar Hakanlığınca ihtiyaç duyulan toprak mahsullerini elde etmek için, onlara tarım işleri, aynı zamanda, sınır bekçiliği yaptırmak maksadı ile, Avar idaresi tarafından hazırlanmış ve tatbik edilmiştir.&lt;br /&gt;Bu suretle türlü İslav kabileleri, bugünkü Çekoslovakya'ya [Çek Cumhuriyeti, Slovakya], Elbe nehri boyuna, Dalmaçya kıyılarına, Balkanlar'a sevk edilmişlerdir. 750 sıralarında, Atina çevresinde "Avar" denilen Slavlardan bahsedilmekte, aynı devirlerde Hırvatları Adriyatik sahiline götüren başbuğların şu adları sıralanmaktadır: Kilik, Lobel (Alp-el?), Kösenci (Koşuncu), Buga, Tugay. Pannonia (Batı Macaristan) ve Morva İslavlarının başında, İslavlaşmış Avar beylerinin bulunduğu ileri sürülmekte, diğer taraftan Germen kabilelerinin Çek memleketindeki yurtlarından ayrılmalarının, savaş kabiliyetleri pek zayıf olan İslavlar yüzünden değil, Avar başbuğlarının baskısı sonucu vukua geldiği ve bu hadisenin, Doğu Almanya'da meydana çıkan Avar sanatı ile ilgili eserlerde de doğrulandığı bildirilmektedir.&lt;br /&gt;Böylece, 584'de, piskopos Suriyeli Johannes'in ifadesi ile "Eskiden ormanlardan dışarı çıkmağa cesaret edemezken, Avarlar sayesinde savaşa alışan ve altın, gümüş, at sürüsü sahibi olan Slavların, sistemli göçürülmeleri yolu ile, günümüz Orta ve Doğu Avrupa etnik haritasının, Avar hakanlığı tarafından çizildiği anlaşılmaktadır.Bugün Kafkaslar'da yaşayan Avar zümresinin de, onların torunları olduğu kabul edilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-4632803891912630958?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/4632803891912630958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/avarlar-avar-imparatorlugu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4632803891912630958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4632803891912630958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/avarlar-avar-imparatorlugu.html' title='Avarlar (Avar İmparatorluğu)'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63uyEUnnII/AAAAAAAAAKs/xC1Lcztr28o/s72-c/avarbayrak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-158284569428187904</id><published>2010-03-27T13:26:00.000+02:00</published><updated>2010-03-27T13:33:32.885+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Beylikleri'/><title type='text'>İnançoğulları Beyliği</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;İnançoğulları Beyliği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnançoğulları, Germiyanoğulları hânedânındandır. Fakat İnanç Bey'le babasının hangi Germiyan beyinin oğlu veya kardeşi olduğunu şimdilik bilmiyoruz. Bunlar o zaman "Lâdik" denen Denizli başkent olmak üzere Denizli bölgesinde hüküm sürmüşlerdir. Topraklan 8.000 km2'yi geçmemiştir. 1276'dan 1368'e kadar 92 yıl devam etmişlerdir.&lt;br /&gt;Önce Selçuklu valisi, sonra 1335'e kadar İlhanlılar'a tabî olan Germiyanoğulları'na tabî olmuşlardır. "Denizli Beyleri" de denen İnançoğulları'nın ilki Ali Bey, Türkiye Hâkanlığı'nın Denizli valisi idi. Oğlu İnanç Bey ve diğer oğlu Toğan Paşa, onu makamında istihlâf etmişlerdir. Toğan Paşa'dan sonra oğlu Arslan Bey ve bunun oğlu İshak Bey, tahta çıkmışlardır.&lt;br /&gt;Moğol istilâsı önünden Anadolu'ya kaçan ve yerleşen Türkmenler arasında en kuvvetlilerini Denizli (Lâdik), Honas ve Dalaman bölgesinde bulunanlar teşkil etmekteydi. Başlarında uc gazisi sıfatlarını taşıyan Mehmed Bey, kardeşi İlyas, damadı Ali Bey gibi beyler vardı. Mehmed 1261'de Sultan II. İzzeddîn Keykâvus'a karşı ayaklanmış ve ertesi yıl İlhanlı Sultanı Hûlâgû'ya (1256-1265) bağlı olarak Denizli beyliğini kurmuşlardı (1262). Daha sonra Mehmed Bey İlhanlılar tarafından mağlûp edilerek yakalandı ve öldürüldü. Ona ihanet eden Ali Bey Türkmenlerin başına geçti ve bir süre Selçuklulara tâbi olarak kaldı. Daha sonra Selçuklu Devleti'ne sadakatsizlik gösterdi ve bu da beyliği kaybetmesine sebep oldu.&lt;br /&gt;Bundan sonra, Denizli bölgesinin bir süre için Sahip-Ataoğullarının eline geçtiği anlaşılıyor. Bu bakımdan İnanç Bey'in hangi tarihte beyliğin başına geçtiği kesinlikle bilinemiyor. 1314 yılında İlhanlı Beylerbeyi Emîr Çoban Anadolu'ya geldiği zaman ona itaat edenler arasında İnanç Bey de bulunuyordu. Beyliğin sonuncu emîri İshak ise ilmi ve bilginleri koruyan bir şahıstı. Lâdik (Denizli) beyliği, Denizli şehrinin Germiyanoğullarının eline geçmesi ile son bulmuştur (1368).&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-158284569428187904?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/158284569428187904/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/inancogullar-beyligi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/158284569428187904'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/158284569428187904'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/inancogullar-beyligi.html' title='İnançoğulları Beyliği'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6640217866937713270</id><published>2010-03-27T13:23:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:25:48.255+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı İmparatorluğunun Yerine Kurulan Ülkeler</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63rMnDPGOI/AAAAAAAAAKk/IH4-zVXKFh8/s1600/osmanldevletigk1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 328px; DISPLAY: block; HEIGHT: 311px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453273325689051362" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63rMnDPGOI/AAAAAAAAAKk/IH4-zVXKFh8/s400/osmanldevletigk1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YERİNE KURULAN ÜLKELER&lt;br /&gt;Avrupa&lt;br /&gt;1.Türkiye&lt;br /&gt;2.Bulgaristan (545 yıl)&lt;br /&gt;3.Yunanistan (400 yıl)&lt;br /&gt;4.Sırbistan (539 yıl)&lt;br /&gt;5.Karadağ (539 yıl)&lt;br /&gt;6.Bosna-Hersek (539 yıl)&lt;br /&gt;7.Hırvatistan (539 yıl)&lt;br /&gt;8.Makedonya (539 yıl)&lt;br /&gt;9.Slovenya (250 yıl)&lt;br /&gt;10.Romanya (490 yıl)&lt;br /&gt;11.Slovakya (20 yıl) Osmanlı ad:Uyvar&lt;br /&gt;12.Macaristan (160 yıl)&lt;br /&gt;13. Moldova (490 yıl)&lt;br /&gt;14.Ukrayna (308 yıl)&lt;br /&gt;15.Azerbaycan (25 yıl)&lt;br /&gt;16.Gürcistan (400 yıl)&lt;br /&gt;17.Ermenistan (20 yıl)&lt;br /&gt;18.Güney Kıbrıs (293 yıl)&lt;br /&gt;19.Kuzey Kıbrıs (293 yıl)&lt;br /&gt;20.Rusya’nın güney toprakları (291 yıl)&lt;br /&gt;21.Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adı: Lehistan&lt;br /&gt;22.İtalya’nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)&lt;br /&gt;23.Arnavutluk (435 yıl)&lt;br /&gt;24. Belarus (25 yıl) -himaye-&lt;br /&gt;25.Litvanya (25 yıl) -himaye-&lt;br /&gt;26.Letonya (25 yıl) -himaye-&lt;br /&gt;27.Kosova (539 yıl)&lt;br /&gt;28.Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asya&lt;br /&gt;29.Irak (402 yıl)&lt;br /&gt;30.Suriye (402 yıl)&lt;br /&gt;31.İsrail (402 yıl)&lt;br /&gt;32.Filistin (402 yıl)&lt;br /&gt;33.Urdun (402 yıl)&lt;br /&gt;34.Suudi Arabistan (399 yıl)&lt;br /&gt;35. Yemen (401 yıl)&lt;br /&gt;36.Umman (400 yıl)&lt;br /&gt;37.Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl)&lt;br /&gt;38.Katar (400 yıl)&lt;br /&gt;39.Bahreyn (400 yıl)&lt;br /&gt;40.Kuveyt (381 yıl)&lt;br /&gt;41.İranın batı toprakları (30 yıl)&lt;br /&gt;42.Lübnan (402 yıl)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika&lt;br /&gt;43.Mısır (397 yıl)&lt;br /&gt;44. Libya (394 yıl) Osmanlı adı:Trablusgarp&lt;br /&gt;45.Tunus (308 yıl)&lt;br /&gt;46.Cezayir (313 yıl)&lt;br /&gt;47. Sudan (397 yıl) Osmanlı adı: Nubye&lt;br /&gt;48.Eritre (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş&lt;br /&gt;49.Cibuti (350 yıl)&lt;br /&gt;50.Somali (350 yıl) Osmanlı adı: Zeyla&lt;br /&gt;51. Kenya sahilleri (350 yıl)&lt;br /&gt;52.Tanzanya sahilleri (250 yıl)&lt;br /&gt;53.Cad'ın kuzey bölgeleri (313 yıl) Osmanlı adı: Reşade&lt;br /&gt;54.Nijer'in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adı: Kavar&lt;br /&gt;55.Mozambik' in kuzey toprakları (150 yıl)&lt;br /&gt;56.Fas (50 yıl) -himaye-&lt;br /&gt;57.Batı Sahra (50 yıl) -himaye-&lt;br /&gt;58.Moritanya (50 yıl) -himaye-&lt;br /&gt;59. Mali (300 yıl) Osmanlı adı: Gat kazası&lt;br /&gt;60. Senegal (300 yıl)&lt;br /&gt;61.Gambiya (300 yıl)&lt;br /&gt;62.Gine Bissau (300 yıl)&lt;br /&gt;63.Gine (300 yıl)&lt;br /&gt;64.Etiyopya' nın bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6640217866937713270?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6640217866937713270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-imparatorlugunun-yerine-kurulan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6640217866937713270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6640217866937713270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-imparatorlugunun-yerine-kurulan.html' title='Osmanlı İmparatorluğunun Yerine Kurulan Ülkeler'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63rMnDPGOI/AAAAAAAAAKk/IH4-zVXKFh8/s72-c/osmanldevletigk1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3416353155795581428</id><published>2010-03-27T13:12:00.003+02:00</published><updated>2010-03-27T13:21:52.502+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk Tarihi'/><title type='text'>Bilge Kağan Dönemi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63qPvTF8zI/AAAAAAAAAKc/vRGZjkKnt4E/s1600/KUTLU_~1.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 330px; DISPLAY: block; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453272279931024178" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63qPvTF8zI/AAAAAAAAAKc/vRGZjkKnt4E/s200/KUTLU_~1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63pRObdYRI/AAAAAAAAAKU/82d09Gh1w8A/s1600/800px-Osman_Bey.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63oqmUmgeI/AAAAAAAAAKM/Va--DZytpKI/s1600/images.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;BİLGE KAĞAN DÖNEMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağan olmadan önce Bilgenin faaliyetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutluk Kağan’ın İlbilge hatunun ikinci oğlu asıl adı Mogilhan veya Mergen olması muhtemel olan Bilge biçin (maymun)yılında,683 tarihinde doğmuştur.1Babası öldüğünde sekiz yaşındaydı. Kapgan kağan ancak Kutluğun oğulları namına kağanlık yapmakta olduğundan tahtın asıl varisleri sayılan Bilge ve biraderi Kültigin’in erkenden yüksek makamlara çıkması gerekmiştir. Amcası kağan olduğu sırada Bilge, prens yani tegin unvanını taşıyordu. Bilge on dört yaşındayken (697) batı ilinin yani Tarduşlar’ın Şad’ı tayin edilmişti.2Tarduşlar 647 yılından sonra iyice zayıflamışlardı. Herhalde Altay dağlarının güney eteklerinin batısında İrtiş ırmağı dolaylarında yaşıyorlardı.3Bu göreve tayininden sonra Kapgan’ın 716 da ölümüne kadar birçok sefer yapmıştır. İnel ile batı ordularını idare ediyordu. 699 da Türgiş liderliğindeki bütün Onok halkı yenden devlete bağlandı. Hükümdar ve yabgu öldürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgenin iştirak ettiği seferler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;700 yılında Tangutlar üzerine sefer yapmıştır. Onları mağlubiyete uğratmıştır. Tangut hükümdarlarının bütün malı mülküyle beraber oğlu ve karısını da ele geçirdi.4701 yılında Kapgan kağan Ordos bölgesine büyük bir akına kalkıştı. Bu akına Kültegin ile birlikte Bilgede katılmıştır. Altı-Çup Soğdak’a ordu sevk edilmiş ve Çinlilerin Ong-tutuk kumandasındaki beş tümen askeri burada perişan edilmiştir. Bu savaş Ötüken’in kutu zirvelerinden birinde olmuştur. Kültegin tarafından mağlup edilen (elli bin kişilik ordusuyla)komutanın adı Wei Yüan-chung şeklinde geçmektedir.5 703 yılında Bilge kutlu Türk soyundan geldiğine inanılan Basmılar’ın Dukkut unvanlı idarecisinin üstüne yürüdü. Sebebi ise kendisine vergi vermemeleriydi. Sonuç olarak vergisini almaya devam etti.705 de daha güçlü bir düşmanla Çinli Sha-to chung-i ile savaştılar. Askerlerini öldürdüler.6709 yılında daha önce Tonyukuk tarafından isyanları bastırılıp devlete bağlanan Kırgızlar ve Çik’ler üzerine yürüdü. Bu sırada Göktürk ordusunu Bilge’nin kumanda ettiği anlaşılıyor. Bilge Yenisey ırmağını geçerek Örgen adlı yerde onlarla savaştı.710 yılında Kırgızlara karşı iki defa sefer düzenledi. Uykuda baskına uğradılar Bilge Şad bu seferde orduyu komuta etmişti. Sonuç olarak Songa dağında yapılan savaşta Kırgız Kağanı öldürüldü ve bölge tamamen ele geçirildi. Aynı yıl içersinde Bilge, Altay dağlarını aştı ve Yenisey ırmağını geçerek Türgişler üzerine yürüdü. Bolcu’daki savaşta onları yendi. Kağanları ve Şad’ları öldürüldü. Türgiş ili tamamen ele geçirildi. Trügiş’lerin hücümuna maruz kalan Beşbalık (urumeti civarı)’nın kurtarılması için Bilge 713 yılında sefer yaptı. Tam altı kez savaştıktan sonra şehri kurtardı.714’te Karluklarla Göktürkler’in arası açıldı. Karluklar isyan etti. Bilge onların üzerine gitti. Tamg İduk Baş’ ta mağlup etti. Karluklar toparlanarak geriye geldiğinde Basmiller’de hareket3e geçmişlerdi. Dokuzoğuzlar bile düşman olmuşlardı.715 yılın da Amg kalesi kuşatıldığı sırada kıtlık oldu. Bu yılın ilkbahar aylarında Oğuzlara karşı sefere çıkıldı. Sefer sırasında birinci ordu yola çıkmışken ikinci ordu daha merkezdeydi. Bu sırada Üç Oğuz ordusu baskın yaptı. Ouğzların bir grubu Bilge ve Kültegin’in evini yağmalamaya kalktı. Kültegin cansiperane bir savunma ile onları püskürttü. Bundan sonra Oğuzlar Dokuz Tatarlarla gelmesine rağmen Ağu’da yapılan savaş sonucunda Bilge’ye mağlup oldular ve devletleri zapt edildi.716 da Oğuzlar, Çin’e sığındı. Don yıllardaki bu isyanların sebebiyle İkinci Göktürk Devleti’nin de merkezi otoritesi hiç yoktu.&lt;br /&gt;Bütün isyanların bastırılmasında Bilge ve Kültegin kardeşler etkin rol oynadı.&lt;br /&gt;Kültegin’in Faaliyetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin kaynaklarına göre asıl adı Kiue-te-le şeklinde yazılan Kültegin gerek Çin kaynaklarında gerekse namına dikilen “Bengütaş” kitabesinde görüldüğü önemli bir mümtaz asker simasıydı.7 684 (tavuk yılı) de doğan Kültegin Kutluk Han’ın ve İlbilge Hatunun oğludur. Kültegin’in bilinen ilk başarısı 700 yılındaki Kansu seferi sırasıda Çin’li kumandan Wei Yüan-Chung ‘un yeğenini yakalayıp kağana sunmasıdır. Bilge bu olayı yazıtında 701 ile tarihlendirir.710 yılından önce Yir Bakırurların Uluğ Erkin’i ile yapılan savaşta Kültegin büyük fayda göstermiştir. Mağlup olan Uluğ Erkin’i az sayıda askeriyle kaçmıştır. Bilge’nin 710 yılındaki Kırgız seferinden sonra Türgişlerle yapılan hücumlarda Kültegin bizzat yer almıştır. Hatta Az’ların valisini eliyle yakalamıştır. Koşu Totak’la savaşan ve onun birçok askerini öldüren Kültegin, 711 yılındaki Karluk isyanlarının bastırılmasında önemli rol oynamıştır. Karlukalar’la Tamag İduk Baş’ ta savaşnıştır.(714) Onları yenince Az’lar üzerine yürümüştür. Karagöl’de Az’larla savaşmış onların reisi İlteber’i canlı yakalamıştır. Boy isyanların sebebiyle İkinci Göktür Devleti’nin iyice karıştığı sırada Dokuzoğuzlar baş kaldırdı Ouğzlarla bir yılda beş kaz savaşıldı. Göktürk Devleti yöneticileri ve orduları zor durumda kaldı. Oğuzların karargâhı basması sırasında Kültegin cansiperane bir şekilde düşmanı geri püskürttü. Bu sayede karargâh kurtarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİLGE’NİN KAĞAN OLMASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapgan kağan’ın aşırı sert tutumu Çin ‘in tahrikleride eklenince İkinci Göktürk ülkesinde birbiri ardına boy isyanları baş gösterdi. Özellikle 711 yılından sonra Türgiş, Karluk, Dokuzoğuzlar ve Oğuz isyanları devleti yok olma noktasına getirmişti Bir isyan bastırılaırken bir başkası baş gösteriyordu. Nihayet bu isyanların birinde Kapgan Kağan Bayır kulan’ı ağır bir yanilgiye uğrattı. Fakat geri dönerken tedbirsiz davrandı. Yanına az asker almıştı. Yenilgiden arta kalan Bayırkulan’ların saldırısı sonucunda Söğüt ormanında hayatını kaybetti. Bayırkulan’ın yanında bulunan Çinli casus Ho Ling –chünan,&lt;br /&gt;Kapgan’ın kesik başını Çin ‘e götürdü. Kapgan Kağan ölünce İkinci Göktürk tahtına İnel oturdu. 699 yılından beri küçük Kağanlık görevinde bulunuyordu. Uzun süren isyanlar devleti derinden etkileyince devletin temelleri sarsılmıştı. İnel Kağan bu görevdeyken bir başarısına rastlanmamıştır. Sadece 714 yılında Tangra Tegin ve Hu-O-Pa İlteber ile süvarilerle Beşbalık’ın küzeyine saldırmışlar. Tangra Tegin öldürülmüş İlteber söz konusu Beşbalık üzerine geri dönmeye korkup Çin’e sığınmış. İnel ise döndükten sonra cezalanıp cezalandırılmadığı tam olarak belli değildir. Hâlbuki İnel 699 da çok iyi bir görevdeydi. O zaman Kağan’ın kardeş Tu – Hsi- Fu-Yu sol kanat Şad’ı ağabeyi Kutluğun oğlu Bilge’yi sağ kanat Şad’ı tayin etmiş. Her iksisininde üzerine kendi oğlu İnel’i küçük kağan olarak görevlendirdi. On –Ok’ların idarecisi olan İnel ayrıca To-Hsi anlamalı bir ünvanda taşıyordu.İnel ,devlet isyanalra uğrarken başarılı olamadı.&lt;br /&gt;Kültegin boyunu toparladı. Kapgan’ın oğlu küçük kağan’ı ve ona bağlı olanları saf dışı bırakıp tahtı ele geçirdi. Bu olayda Kültegün’in cesareti ve atılganlığını, durumunun Bilge lehine çevrilmesinde en büyük amil teşkil ettiği&lt;br /&gt;Orhun Yazıtlarında açıklanmaktadır. Kültegin ve arkadaşları meşru kağana tahtı temin edebilmek için Kapgan’ın oğullarını, akrabalarını ve taraftarlarından birçoğunu öldürmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bilge’nin tahta ancak hanedan azası arsında kanlı bir mücadeleden sonra mümkün olabilmişti. Onu ve yakınındakileri öldürünce Kapgan Kağan’la ilgisi olanları kâmilen imha etmişti. Bu katilden ancak Bilge’nin kayınpederi Tonyukuk kurtulabildi.8 Bilge tahta çıkınca Kültegin sol bilge prensi oldu ve askeri işlerin idaresiyle ilgilendi.&lt;br /&gt;Tonyukuk o zamanlar 70 yaşını geçmişti halk tarafından saygı görüyordu. İkinci Güktürk Devleti’nin büyümesinde büyük rol oynadı. Ayrıca Kapgan zamanında baş gösteren isyanlarda da önemli vazifeleri olmuştur. Sonuç olarak sırf Bilge’nin kayınpederi olduğu için değil İkinci Göktürk Devleti için çok faydalı bir şahsiyet olması sebebiyle öldürülmemiştir.9 Boy isyanlarının devam etmesi İkinci Göktürk Devleti’nde taht değişikliği olmasına rağmen boyların devam eden isyanları bitmek bilmedi. Ülkenin batısında önemli bir alanı kaplayan ayrıca kalabalık olan&lt;br /&gt;Türgişler 717 de Su-Lo önderliğinde bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bilge’ye tabi Uruğ’lardan bazılarıda onlara katıldılar ancak Tonyukuk’un müdahalesi sayesinde BilgeKağan duruma hâkim olabildi.10On Türgiş başkenti Kuz-Uluş Balasagun’la taşıdı ve uzun bir süre Maveraünnehir’den doğuya ilerlemeye çalışan Arap kuvvetlerini engellediler&lt;br /&gt;Bilge Kağan tahta çıktığı zaman Göktürk ilindeki düzen epey bozuktu.11Bilge, Kağan olunca devleti tekrar güçlü duruma getirmiş ve töreleri yeniden uygulamaya başlamıştır. Devlete hâkim olduğu andan itibaren mücadeleye devam eden Bilge Selenga Irmağı boyunca ilerlemiş. Karagan Geçidinde Uygurları ağır bir bozguna uğratmıştır. Uygur İlteber’i doğuya kaçtı. Uygurlara ait at sürüleri Göktürkler’in eline geçti. Bilge bu şekilde halkı doyurdu.&lt;br /&gt;717’de uzun süre önce Göktürkler’e isyan bayrağını açmış olan Oğuzlar’dan bir grup Çin’e gitti. Bilge buna çok üzüldü. Geride kalan mallarını yağmalayıp kadın ve çocuklarını aldı. Çin kaynakları da Bilge’nin tahta geçmesinden sonra türgişler’in bağımsızlıklarını ilan ettiğini Kitan ve Hsiler’in gidip Tang hanedanlığına bağlandıklarını Göktürk boylarının çoğunun devlete olan güvenlerini kaybedip ayrıldıklarını yazmaktadır. Boyların çoğu on yıldan beri İkinci Göktürk Devleti’yle savaş halindeydiler. Devlet bu durumdayken Bilge çareyi Tonyukuk’ iş başına getirmekte buldu. Tonyukuk’un engin devlet tecrübesi vardı. Tonyukuk bundan sonra planlayıcı olacaktı. Totabi halkının kendisiyle ilişkisini kesmesi ve Çin’e sığınması üzerine sefer düzenleyen Bilge onları yenilgiye uğrattı. Bundan sonra toparlanıp giden Totabi’ler Kadırkan dağlarına yerleştiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİLGE’NİN ÜLKEYE HÂKİM OLMASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce Tang hanedanlığına bağlanmış olan A-Hsi-Lan ve Ch’a –Ch’e Ssu Ta-i ve diğerleri isyan edip Göktürk ülkesine geri döndüler. Çin’e teslim olan aileler güneye Chanyü asker valiliğine getiriliyorlardı. Yine Çin’e gitmek zorunda kalan halk orada Çinlileşmeyi reddederek ayaklandı ve birkaç mücadeleden sonra Göktürk ülkesine geri döndüler. 718 yılında Karluklar da yenilgiye uğratılıp halkları devlete bağlanmış idarecileri öldürülmüştür.12 Bundan sonra Karluklar üzerine yine sefer düzenleyen Bilge, kaleye sığınan muhafızın korkup kaçmasıyla Karluk halkını teslim almıştı. Halk onu sevinçle karşıladı. Böylece Karluk problemi çözülmüş ve Oğuzların bir kısmı Çin’ sığınmıştı.&lt;br /&gt;Bilge Kağan kesin tarihini bilmediğimiz bir sefer düzenlemiştir. Bu seferi doğuya doğru Kök Öng ırmağı boyuna yapmıştır. Kök Öng ırmağını yatağı zor şartlarla geçilmiş Keçen’e kadar ilerlemiş. Yazıtlardaki silinmeler dolayısıyla seferin tam mahiyeti anlaşılamamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİBLİOGRAFYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAŞAĞIL, AHMET, GÖKTÜRKLER–3,ANKARA,2004.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAYRAK, M.ORHAN, TÜRK İMPARATORLUKLARI TARİHİ, İSTANBUL,2002.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI, İSLAM ÖNCESİ TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ, İSTANBUL,2003.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HOLAÇOĞLU, YUSUF, GENEL TÜRK TARİHİ, ANKARA, 2002.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ROSONY, LASZLO, TARİHTE TÜRKLÜK, ANKARA, 1988.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ TÜRKİYE YAYINLARI, TÜRKLER, ANKARA, 2002.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜRÜN, KAMURAN, TÜRKLER VE TÜRK DEVLETLERİ, ANKARA.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÖMEÇ, SAADETTİN, KÖK-TÜRK TARİHİ, ANKARA, 1997.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAFESOĞLU, İBRAHİM, TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ, İSTANBUL, 2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİPNOTLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Türkler Yeni Türkiye Yayınları,Ankara2002,s.69.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Türkler Yeni Türkiye Yayınları,Ankara2002,s.69–70.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Ahmet TAŞAĞIL, GÖKTÜRKLER, TTK,ANKARA2004,s.37.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Türkler Yeni Türkiye Yayınları,Ankara2002,s.69.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Saadettin Gömeç, KÖK-TÜRK TARİHİ,ANKARA1997,s.61.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Türkler Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,s.69.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Türkler Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,s.72–73.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Türkler Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,s.69–70&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Ahmet TAŞAĞIL, GÖKTÜRKLER–3,TTK, ANKARA 2004,s.40.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Saadettin GÖMEÇ, KÖK-TÜRK TARİHİ, Türksoy Yayınları, ANKARA 1997,s.53–55.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Saadettin GÖMEÇ, KÖK-TÜRK TARİHİ, Türksoy Yayınları, ANKARA 1997,s.55–56.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Yusuf HOLAÇOĞLU, GENEL TÜRK TARİHİ, Yeni Türkiye Yayınları, ANKARA 2002,s.686.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıf arkadaşım Yeliz Ak'a hazırlamış olduğu bu ödevi paylaşmam için bana vermesinden ötürü teşekkürlerimi sunuyorum. (Yusuf İslam yılmaz)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3416353155795581428?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3416353155795581428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/bilge-kagan-donemi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3416353155795581428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3416353155795581428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/bilge-kagan-donemi.html' title='Bilge Kağan Dönemi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63qPvTF8zI/AAAAAAAAAKc/vRGZjkKnt4E/s72-c/KUTLU_~1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1397103071022047648</id><published>2010-03-27T13:10:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:11:33.919+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63n3tspHgI/AAAAAAAAAKE/PCp0EEUTwC0/s1600/r1ia3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453269668161199618" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63n3tspHgI/AAAAAAAAAKE/PCp0EEUTwC0/s400/r1ia3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine&lt;br /&gt;Dr. Ahmet KAYACIK (1.bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının amacı Osmanlı Medreselerinden bahsetmek değildir. Yine bu medreselerin müfredat programlarından bahsetmek de değildir. Tersine müfredat programlarında yer alan ve mantık derslerinde okutulan eserleri temel alarak bazı sonuç ve neticelere ulaşmaya çalışmaktır. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yüzyıllar boyunca eğitim kurumları olan medreselerin çeşitli devrelerinde mantıkla ilgili bir çok müellifin eserleri okutulmuştur. İşte bu eserler çalışmamızın odak noktasıdır. Bu konunun incelenmesinde takip edeceğimiz metot; mantık ilminin İslam Dünyasındaki tarihi sürecine farklı bir açıdan değindikten sonra, medreselerde okutulan mantıkla ilgili eserlerin tesbiti, ardından bu eserlerle ilgili çeşitli bilgilerin sunulması ve son olarak bu verilerden yola çıkılarak konunun bir değerlendirilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A-Tarihi Süreç İçerisinde İslam Dünyasında Mantık İlmine Farklı Bir Yaklaşım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantık ilmi İslam Alemine geçişi sırasında bazı ilimlerle yakın temasta olmuştur. Arap-İslam mantığının gelişiminde açık bir hat belirlemek istediğimiz zaman, tıp ilmiyle başlayan ve Kelam ilmiyle sona eren hattı yakalayabiliriz. Başka bir açıdan Arap mantığının tarihi ve gelişimini tek bir cümlede özetleyebiliriz: Mantık tıpla bitişik olarak başladı ve Kelam ilmiyle bağlantılı olarak sona erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantık tıbbî araştırmaların öğretim metodundan ayrılmaz bir unsur idi. İskenderiye Okulunda Galinos’un tavsiye ettiği aynı metot üzere mantık başta yer alıyordu. Galinos, kesin bir şekilde tıp kitaplarının iyi bir şekilde anlaşılması için matematik ve mantık öğretimini ön şart koşmuştur. Daha sonraları Nesturi Akademilerinin eğitim programındaki astronomi, tıp ve ilahiyat konularındaki ihtisas alanlarında mantık hazırlık programında temel konu idi. Böylelikle mantık öğretimin çeşitli daları arasında ortak köprü özelliğiyle önemli bir rol oynamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kültür, temelde Süryanice yoluyla Araplara geçtiğinde, bununla birlikte bu tıbbî-mantıkî gelenek de geçmiştir. Mantık tıpla bağlantılı kalmış ve uzun süre doktorların eğitiminde birinci derecede rol oynamıştır. Bunun böyle olmasının sebebi, tabiplerin Aristoteles ve mantığın şarihleri olmasında yatar... Mantık metinlerinin tercümesiyle ve şerh veya tefsirlerini yapan Arap mantıkçılarına göz attığımız zaman onların büyük bir kısmının tıp öğreten veya onunla uğraşan kimseler olduğunun görürüz. Razi, İbn Sina, İbn Meymun, Kindi bunlar arasında yer alır.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum Osmanlılarda da benzerlik arz etmektedir. Ancak burada tıbbî-mantıkî bir gelenekten değil de, mantık tarihindeki daha sonra meydana gelen gelişmeler müvacehesinde, onun ilimlerin reisi (ilimlerin başı) telakkisinden hareketle, mantığın bütün ilimler için bir hazırlık, giriş olmak üzere okutulduğunu görürüz. Nitekim suhtelerin (öğrencilerin) eğitiminde daha yukarı bir dereceye geçmeleriyle ilgili olarak şöyle denilir: “Bunlar Haşiye-i Tecrid medreselerinde mukaddimat-ı ulûm veya mebâni-i ulûm denen sarf, nahiv, mantık ve adabu’l-bahs gibi muhtasarat dersleri gördükten sonra müstaidd, yani danışmend olurlardı”.[2] Yine öğrencilerin Nahiv ilminden sonra mantık ilminden neleri okuduğu hakkında da şu şöyle denilir: “Nahivden sonra mantık ilminde, medrese öğrencileri arasında meşhur olan adıyla, İsagoci, Hüsam-ı Kati, Muhyiddin, Fenari, Şemsiyye, Tehzib, Kutbüddin-i Şirazi, Seyyid, Kara Davud, Sadüddin (bu kitap mihenk taşıdır; öğrenci bu kitabı okurken mübahaseye isti’dadının olup olmadığı açığa çıkar) ve Şerh-i ****li okur”[3] Buradan da anlaşılıyor ki, mantık nahiv ve sarf gibi, temel bir ders niteliğindedir. Hatta mantık ve nahiv arasında bir benzetme yapılır ve nahiv ilmine göre dil ve lafızların nisbeti ne ise, akıl ve makulatın mantık ilmine nisbetinin bu şekilde olduğu söylenir. Başka bir deyişle, nahiv (gramer) nasıl dilin düzgün ve hatasız kullanılmasına yardımcı oluyorsa, mantık da aklın düşünce faaliyetlerinde bir düzenleyicidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B - Medreselerin Müfredat Programlarında Yer Alan Mantık Eserleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Medreseleri hakkında yapılan sınırlı sayıdaki çalışmalar incelendiğinde görülür ki, bu çalışmalar konuya ya belirli bir açıdan yaklaşmıştır, ya da belirli bir dönemi ele almıştır.[4] Son zamanlarda telif edilmiş ve doğrudan bu konuları ele alan bir çalışma ise, Cevat İZGİ’nin Osmanlı Medreselerinde İlim[5] adlı eseridir. İzgi, iki ciltlik bu eserinin birinci cildinde medreseler hakkında çeşitli bilgileri sunduktan sonra, bu yerlerdeki müfredat programları ve okutulan dersler hakkında birinci el kaynaklardan aktararak okuyucuya bilgiler verir. Osmanlı döneminde gerek bilim tarihi ve ilimler sınıflaması türü gerekse biyografik tarzdaki eserlerden faydalanılarak verilen bilgilerden 15 müfredat programı çıkarılmıştır.[6].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Medreselerinde yıllarca (aynı zamanda diğer İslam ülkeleri medreseleri için de geçerlidir) okutulan ve birer el kitabı olan mantık eserlerinden bahseden başka kaynaklar da mevcuttur.[7] Ancak bu eserlerde verilen bilgiler isimlerden ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu müfredat programlarında yer alan mantıkla ilgili eserler şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Kevakib-i Seb’a’ya (1155/1741) göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağı İktisar: Îsâgôcî (şerh ve haşiyesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarı İktisar: Hüsâm-ı Kâtî ve haşiyesi Muhyiddîn risalesi, Fenârî ve Haşiyesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta İktisad: Şemsiyye, ta’lik ve şerhleri ile Tehzîb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarı İktisad: Kutbüddin-i Şirazi (Şemsiyye şerhi), haşiyeleri Seyyid ve Kara Davud, Sadüddin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiska: Şerh-i Metâli [8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İshak b. Hasan et-Tokadi’nin (ö. 1100/1689) Nazmu’l-Ulum’una göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehzîbü’l-Mantık ve’l-Kelam [9]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (ö. 1154/1780) Terkîb-i Ulûm’una göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şemsiyye, Kutb, Davud, Seyyid.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehzib, Celal, Mir.[10]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Nebi Efendi-zâde (ç.1200/1785-6)’ nin İlimlerin Tertibi ile ilgili bir kasidesine göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Îsâgôcî, Kul Ahmed, Fenari, Kara Davud, Seyyid, İmad, Tehzib-i Mîr, Mirza-cân.[11]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Taşkörprülü-zade’nin (ö. 968/1561) Aldığı Derslere Göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Îsâgôcî, Hüsâmeddin el-Kâtî şerhi ile, Şerhu’ş-Şemsiyye (Kutbuddin er-Razi’nin), es-Seyyid haşiyesi ile, Şerhu’l-****li.[12]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- XI/XVII. Yüz yılda Yaşayan ve Adı Bilinmeyen bir Alimin Aldığı Derslere Göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerh-u Îsâgôcî (Fenari’nin), Kul Ahmed Haşiyesi ile; Şerhu’t-Tehzib, Şerhu’t-Tehzib li’t-Taftazani (Devvani’nin) Mîr Ebu’l-Feth’in haşiyesi ile; Şerhu’t-Tasavvurati’ş-Şemsiyye (Kutbeddin e-Şirazi’nin haşiyeleri ile)[13]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Katip Çelebi (ö. 1067/1658)’nin Aldığı Derslere Göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerh-i Tehzib, şemsiyye, Fenari.[14]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8- Katip Çelebi’nin Verdiği Derslere Göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenari, Şerh-i Şemsiyye, Cami [15]&lt;br /&gt;9- Şeyhülislam Feyzullah Efendi (ö. 1115/1703)’nin Aldığı Derslere Göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerhu Tehzibü’l-Mantık ve haşiyesi.[16]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10- Ziyaüddin Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Ahıskavî (ö. 1218/1803)’nin Aldığı Derslere Göre:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerh-u Îsâgôcî li- H. Kâtî ve Fenari ve öbür ünlü haşiyeler; Şerhu’ş-Şemsiyye (K.Razi)[17]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu verilen bilgilerden sonra eserlerle ilgili bazı tasnifler yapabiliriz. Şöyleki: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1397103071022047648?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1397103071022047648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_982.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1397103071022047648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1397103071022047648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_982.html' title='Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 1'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63n3tspHgI/AAAAAAAAAKE/PCp0EEUTwC0/s72-c/r1ia3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-2056751916306465570</id><published>2010-03-27T13:08:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:10:00.766+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 2</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63ngbp8FII/AAAAAAAAAJ8/0lPCiKyCIgk/s1600/r1ia3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453269268181030018" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63ngbp8FII/AAAAAAAAAJ8/0lPCiKyCIgk/s400/r1ia3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;A - Müstakil Eserler: (2.bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I-Îsâgôcî, yahut er-Risaletü’l-Esiriyye fi’l-Mantık&lt;br /&gt;Yazarının tam adı Esirüddin el-Mufaddal b. Ömer es-Semerkandi el-Ebheri (1200-1265) olan Îsâgôcî adlı eser, mantığın bütün konularını kapsamakla birlikte son derece muhtasar bir eser olup medreselerde mantık alanında okutulan ilk kitap olması bakımından önemlidir. Îsâgôcî, mantıkçılar nezdinde en çok değer verilen, yine aynı derecede bir çok mühim şerh ve haşiyelere konu olan başlıca mantık kitaplarındandır. Batı dünyasında da ilgi duyulmuş, Latince başta olmak üzere bazı Batı dillerine tercüme edilmiştir. Yazarın mantık ve felsefe ile ilgili diğer meşhur eseri ise Hidayetü’l-Hikme’dir. Bu eser klasik İslam Felsefesi problemleri üzerinde bir çalışma olup mantık, tabiiyyat ve ilahiyyat şeklinde üç kısma ayrılmıştır. Eserin başta İstanbul olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde yazma nüshaları vardır. [18] Bu esere dair yazıda zikredilen şerhlerin dışındaki bazı önemli şerhlerin bazıları şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Taftazani’nin, Şerh-i İsagoci’si (Süleymaniye/Ayasofya: 2536 vr. 128-190)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Cürcani’nin, Şerh-i İsagoci’si, (Mîr İsagoci, Mısır 1321, Müeyyed Matbaası)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Ensari’nin, el-Matla fi Şerh-i İsagoci (Mısır 1283, Bulak Seniyye Matbaası)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II- Şemsiyye, yahut er-Risaletü’ş-Şemsiyye fi Kavaidi’l-Mantıkiyye&lt;br /&gt;XIII. yüz yılda Kazvini (1220/1276 veya 92) tarafından yazılan ve döneminde büyük şöhrete sahip olan Şemsiyye de muhtasar türde bir eserdir ve İsagoci gibi, XIX. Yüz yılın başlarına kadar medreselerde okutulmuştur. Doğuda hayli etkili olan bu eser, çok sayıda şerh ve şerhlerin şerhine konu olmuştur. Çeşitli şerhlerle birlikte bir çok baskısı vardır. Yazarın diğer meşhur bir eseri ise Kitabu Hikmetü’l-Ayn’dır. Tıpkı Hidaye gibi üç bölümden oluşur.[19]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şemsiyye’nin burada yer almayan bazı şerhleri şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Şerhu’ş-Şemsiyye, el-Hıllî (1250-1325) [Brockellmann, GAL, I, p. 466 (no.2)]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Şerh ala Risaletü’ş-Şemsiyye, Taftazani (ö.1389) (Süleymaniye/Yazma Bğş: 1797)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Şerh ala Risaletü’ş-Şemsiyye, Meybudi (ö.1480) (Süleymaniye/İ.İ.Hakkı: 1694)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III- Tehzîb, yahut Tehzîbü’l-Mantık ve’l-Kelam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taftazani’nin 1386’da yazdığı bu eser çok büyük bir şöhrete sahiptir. Kitabın ilk kısmı mantık ve ikinci kısmı ise Kelamla ilgilidir. Çok sayıda şerhlere konu olmuş ve bir çok defa da basılmıştır. (Örnek olarak, Mısır 1912, Mat. Saade) Bu eserin diğer şerhlerinden birkaç örnek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Kafiyeci, Şerh-u Tehzibü’l-Mantık. [20]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Hafid et-Taftazani, Şerh-u Tehzibü’l-Mantık.[21]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI- (Metâli), yahut Metâliu’l-Envâr&lt;br /&gt;****liu’l-Envar fi’l-Mantık. Urmevi (1198-1283)[22]’nin mantıkla ilgili meşhur eseridir. Bu eserde muhtasarat kategorisinde incelenir. Ancak daha önceki iki eserden içerik olarak daha kapsamlıdır. Gerek yazar ve gerekse eserle ilgili çalışmalar mevcut değildir. Yazar bu eseri üçlü tarzdaki eserler tarzında meydana getirmek istemiş, mantıkla ilgili kısmı yazdıktan sonra diğer kısımları zamana bırakmıştır. (Bu eserin yazma bir nüshası Süleymaniye/Mihri Şah Sultan, 332 no.da mevcuttur.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V- Velediyye, yahut er-Risaletü’l-Velediyye fi’l-Mantık&lt;br /&gt;Seyyid Şerif Cürcani (1340-1413)’nin mantıkla ilgili diğer bir eseridir. Ancak diğerleri gibi muhtasar sınıfından değildir. Bu eser aslında Farsça iken, yazarın oğlu Nureddin Cürcani (1370-1434) tarafından Arapça’ya çevrilmiştir.[23]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Şerhler:&lt;br /&gt;1- Hüsam-ı Kâtî, yahut Kâle-Ekûlu (AI)[24]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Fenari, yahut el-Fevaidü’l-Fenariyye (AI)[25]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Kutbüddin-i Şirazi, (AII) [26]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Şerh-i ****li (Tahtani) (AIV)[27]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Celal (Devvani) (AIII)[28]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C- Haşiyeler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Muhyiddin (Talişi), (B1)[29]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Kul Ahmed (İbn Hızır), (B2)[30]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Seyyid (Ş.Cürcani) (Küçük ya da Küçek) (B3)[31]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Kara Davud (B3) Küçük’e haşiye[32]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Sadüddin (Taftazani) (B3)[33]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Davud (Kara), (B3)[34]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Seyyid (Ş.Cürcani), (B4)[35]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8- Îmâd (Farisi) (B3)[36]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9- Mîr (Ebu’l-Feth), (B5)[37]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10- Mirza-cân , (AIII) ve (B7)[38]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sınıflandırışmış olarak verilen bir listenin benzerini Rescher’in eserinde de bulmak mümkündür. Rescher ****li ve Şemsiyye’nin şerhleri ve bunların haşiyelerini zikrettikten sonra mantık öğretimine dahil edilen temel metinlerden bahseder ki, onlar şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Kitabu’l-Mucez - Huncî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Kitabu’l- Cümel – Huncî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- ****liu’l-envar – Urmevî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Şemsiyye- Kazvinî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Kitabu Hikmetü’l-Ayn – Kazvinî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Kitabu’l-İsagoci - Ebherî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Kitabu Hidayetü’l-Hikme - Ebherî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık olarak 14. Yüzyıldan sonra 3,4,5 ve 6. kitaplar bu alana hakim hale gelmiş ve genelde bunlar üzerine yapılmış Tahtani’nin (Cürcani’nin haşiyeleriyle birlikte), Cürcani’nin ve İbn Mübarekşah’ın[39] yapmış olduğu herkesçe bilinen şerhlerle bağlantılı olarak ders verilmiştir. Veyahut ta sırasıyla ya Kâtî’nin ya da Fenari’nin şerhleriyle birlikte okutulmuştur.[40] Burada verilen bilgiler ışığında yeni liste oluşur ki, o da bizim daha önce Müstakil Eserler başlığı altında zikrettiğimiz eserlere hemen hemen mutabıktır. Ancak burada genel Arap (İslam) mantığının gelişimi hakkında bilgi verilirken, bizim kullandığımız kaynak ve konuştuğumuz bölge bunların bir kısmıdır. Sık sık adı geçen Rescher’in mantık tarihi ile ilgili eserlerinin ikincisi olan The Development of Arabic Logic adlı eser ana başlıklarıyla mantık ilminin Arap (İslam) Dünyasındaki gelişimini şöyle özetler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Tercüme Devri, (900’e kadar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Mantığın İlk Çiçek Açışı (Gelişimi), (900-1000)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- İbn Sina Dönemi, (1000-1100)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- İbn Rüşd Dönemi, (1100-1200)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Medreselerin (Okulların) Çatışması, (1200-1300)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Uzlaştırma Dönemi, (1300-1400) ve Öğreticiler Dönemi (1400-1550)[41] &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-2056751916306465570?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/2056751916306465570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_9440.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/2056751916306465570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/2056751916306465570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_9440.html' title='Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 2'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63ngbp8FII/AAAAAAAAAJ8/0lPCiKyCIgk/s72-c/r1ia3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6846744626861892899</id><published>2010-03-27T13:07:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T13:08:10.942+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 3</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63nFD_iI-I/AAAAAAAAAJ0/7t-2KwRZZ9g/s1600/r1ia3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453268797972685794" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63nFD_iI-I/AAAAAAAAAJ0/7t-2KwRZZ9g/s400/r1ia3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;(3.bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tasnif içerisine Osmanlıları koymak istediğimiz zaman, ilk Osmanlı medresesinin 1331’de yaptırıldığı dikkate alınırsa, Uzlaştırma Döneminin ortalarına rastlamaktadır ki, bu dönemlerde daha yeni teşkilatlanma başlamaktaydı. Bu takdirde daha çok mantık öğreticilerinin dönemine katabiliriz. Bu tarihler ve daha sonraki dönemlerde bilindiği üzere bir çok alanda, bazı orijinal çalışmalar hariç, şerh, haşiye, şerhlerin şerhi ve haşiyelerin haşiyelerinin yapıldığı dönemlerdir. Bunun için kütüphanelerdeki eserler ve bunların yazar ve istinsah tarihine bakmak yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Eserlerin Muhtevaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserlerin muhtevası incelenirken okutulan eserlerin hepsi değil de, müstakil eserlerin içerikleri incelenecektir ve bunlar İsagoci, Şemsiyye, Tehzib ve ****li’nin içerikleri olacaktır. İsagoci bu eserler içerisinde hacim olarak en küçüğüdür. Tehzib de hemen hemen aynı boyuttadır. Daha sonra Şemsiyye ve ****li gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsagoci’nin İçerik Açısından Ana Hatları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Delalet: Mutabakat, Tazammun ve İltizam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Lafızlar (Kavramlar): Müfret ve Mürekkeb (basit be bileşik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1- Müfret, küllî ve cüz’î&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.1- Küllî, zati ve arazi (beş tümel konusu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a- Zati, cins, tür ve ayrım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Arazi, hassa ve araz-ı amm (ilinti)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Tanım: Had ve resm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.1- had, tam ve eksik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.2- resm, tam ve eksik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Önermeler: Yüklemli, şartlı ve unsurları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.1- Yüklemli önermenin çeşitleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.1.1- Olumlu ve olumsuz önermeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.1.2- Mahsûre önermeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.2- Şartlı önermeler, bitişik ve ayrık şartlı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.2.1-Bitişik şartlı, gerekli ve raslantılı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.2.2- Ayrık şartlı, hakikiyye, maniatü’l-cemi ve maniatü’l-hulû&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.3- Tenakuz (Çelişik önermeler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.4- Döndürme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Kıyas: Kesin ve seçmeli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.1- Kesin kıyas, beş bölümü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.2- Seçmeli kıyas&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.3- Kıyasın şekilleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Burhan, (yakiniyyatın bölümleri), cedel, hitabet, safsata ve şiir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şemsiyye ise ana hat olarak bir giriş, üç makale ve bir sonuçtan oluşur. Girişte mantığın mahiyeti ve ona duyulan ihtiyacın belirtilmesinden sonra mantığın konusuna değinilir. Birinci makalede tanımda dahil olmak üzere lafızlar ve ona müteallik konular incelenir. Bu bölüm Ebheri’nin eserinde 1,2 ve 3 nolu başlıkları içerir. İkinci makalede önermeler ve hükümleri ele alınır. Üçüncü makalede ise kıyas incelenir. Sonuçta ise, ilk olarak kıyasın maddeleri son olarak ta ilimlerim unsurları adlı bir konuya değinilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makalelerin ilki olan Müfret kelimelerin incelenmesinde, artı olarak mütevati, müşekkek, müşterek, müradif (ya da müteradif) ve mübayin lafızlarını görürüz. Yine bu bölümde külli’nin dış dünyadaki durumu ve kavramlar arası ilişkiler anlatılır ve gerçek ve izafi türden bahsedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci makalede, önermenin muhassala ve ma’dule durumu ve özellikle modal önermelerden bahsedilir. Döndürme konusunda ayrıca ters döndürme de zikredilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü makalede kıyasın ekleri başlığı altında bileşik, hulfi kıyaslara yer verilir ve ardından akıl yürütmenin diğer iki türü olan Tümevarım ve Analoji’den bahsedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehzib’de isim durum ilk bölümleme olarak adsal bir farklılık gösterir. İlk bölüme direkt olarak Tasavvurat adını vermez ama, ikinci bölüme Tasdikat diye başlar. Birinci bölümde lafızlar ve çeşitli konuları ve tanım ele alınır. Bütününde daha kısa anlatımlar içermekle beraber Şemsiyye’ye benzer. Ancak burada kıyasın ekleri adı altında incelenen konulardan tümevarım ve analoji hariç diğerleri yer almaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****li ise içerik açısından aynı konuları kapsamakla beraber konuların anlatımını daha geniş olarak ele alır. Eserin mantık kısmı kendi arasında iki bölüme ayrılır. Tasavvurların elde edilmesi ve Tasdiklerin elde edilmesi. Birinci bölümde iki alt bölüme ayrılır. İlkinde girişte mantık ve delalet konusuna değinilir. İkincisinde altı başlık altında külli ve cüz’i konusu incelenir ve tanım bahsi buraya dahil edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasdikat veya bunların elde edilmesi başlığı altında ise üç konuya değinilir. Birincisi, önermelerin bölümleri ve unsurları. Bu başlık altında 11 alt başlık yer alır. Burada genel konuların dışında farklı olarak şu konulara değinir: &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6846744626861892899?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6846744626861892899/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_3892.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6846744626861892899'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6846744626861892899'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_3892.html' title='Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 3'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63nFD_iI-I/AAAAAAAAAJ0/7t-2KwRZZ9g/s72-c/r1ia3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1007888516771131485</id><published>2010-03-27T13:04:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:06:32.544+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 4</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63mssIulQI/AAAAAAAAAJs/JExjzuNN0H0/s1600/r1ia3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453268379251938562" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63mssIulQI/AAAAAAAAAJs/JExjzuNN0H0/s400/r1ia3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;(4.bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Yüklemin niceliği (Kazayay-ı münharife)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Modal önermelerin daha geniş anlatılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Şartlı önermelerle ilgii değişik değerlendirmeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci bölümde kıyasa yer verilir. Burada farklın olarak Modal Kıyasları inceler. Üçüncü bölümde kesin şartlı kıyaslar incelenir. Seçmeli kıyasın ardından ekler bölümünde bileşik kıyaslardan ayrıca tümevarım ve temsilden söz edilir. Son olarak ta Burhan ve diğerleri yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D - DEĞERLENDİRME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Osmanlı Devletinin kuruluşu ve medreselerin teşekkülü mantık tarihi açısından mantıkla ilgili eserlerin artık eski şaşaalı dönemini yitirdiği bir döneme rastlar. Bu sebeple yüzyıllar boyunca birkaç tane orijinal çalışmanın dışında hep daha önceki eserler üzerinde yapılan çalışmalardan ibarettir. Osmanlı’ya gelmeden önce artık kendisini göstermeye başlamış olan bu devirde oluşan muhtasar ve eğitim amaçlı eserler Osmanlı medreselerinde de revaç görmüş ve bu tür eserler medrese talebelerinin vazgeçemediği temel kaynaklar haline gelmiştir. Ancak bu temel kaynaklar özet tarzında olduğu için, tekrar bunları açıklayan eserlere ihtiyaç duyulmuştur ki, bunlar da şerhler ve haşiyeler şeklinde kendisini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Bu çalışmada da verildiği gibi, mantık eğitiminde öğrencilere okutulan kitaplar, müstakil eserlerden ziyade, daha çok şerh ve haşiye türündendir. Zaman geçtikçe haşiyelere haşiyeler yazılmış ve neredeyse asıl eserlere ulaşılamaz olmuştur. Örnek olarak, Taftazani’nin Tahtani’nin şerhi üzerine olan haşiyesi okutulurken, Cürcani’nin aynı esere olan haşiyesi onun yerine geçmiştir. Bir haşiye gitmiş bir haşiye gelmiştir. Şerh değil. Tabi ki, biz burada geçmişi tenkit etmek istemiyoruz. Burada şerh ve şerhçiliğe değinmek istiyoruz. Şerh faaliyetleri sadece bu alanda değil, diğer bir çok alanda da yaygın şekilde mevcuttur. Bu çalışmanın eserler listesinde A kısmında yer alan eserlere oldukça fazla sayıda şerhler yapılmıştır. Nitekim, İsagoci ile ilgili olarak İzgi’nin eserinde 30 haşiyesi ile birlikte okutulduğu zikredilir. Bir çoğu sadece mantıkçı olanlar tarafından yapılan bu şerhlerin yanında, ansiklopedist yazarların şerhleri de vardır. Birincisine Kâtî ve Tahtanî’yi, ikincisine de Taftazani ve Cürcani’yi örnek verebiliriz. “Şerh, şarkiyatçılarının büyük bir bölümünün söylediği gibi her hangi bir ibareyi inşâî sigalarla veya benzeşen lafızlarla (paraprhase) ifade etmeye çalışıp, doğrudan çok hata eden, güzel anlaşılmadan daha çok yanlış anlayan, ayrıştırmadan çok karıştıran ve açıklık kazandırmadan çok muğlaklaştıran bir ameliye değildir. Aksine şerh, tarihten bağımsız bir anlamın kazandırılması gayesiyle metnin yeniden canlandırılması ve özümsenmesidir. Şerh, aklî faraziyenin, felsefî maksadın, mantıkî ahengin ve mutlak hikmetin beyanını hedefler. Aynı zamanda şerh, nakıs için bir ikmal, cüz’ün küll’e bağlanması ve felsefî tasavvura dengenin kazandırılmasıdır... ”[42]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Mantığın diğer ilimlerle olan ilişkisi ve onlar arasındaki yeri açısından Osmanlı Medreselerindeki durum, onun genel kabulü olan ve diğer ilimler için bir hazırlık devresi ve diğer ilimlere giriş olan aynı anlayıştır veya bir bakıma bütün medrese eğitiminin hazırlık derslerindendir. Bu ilimdeki başarısı, onun daha yukarı safhalara geçişi için bir ölçüdür. Ayrıca mantık dersleri medreselerin hikmet-i tabiiyye adı altında okutulan felsefe dersleri için vazgeçilmez bir unsurdur. Bu derslerde okutulan eserler de yine mantık muhtevasından yoksun değildir, hatta ilk bölümleri mantık konularını içerir. Mantık ilmi medreselerde mezkur özelliklerini hep devam ettirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKÇA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİNGÖL, Abdülkuddûs, T.D. V.İ.A. Ebheri Maddesi, c.X. İst. 1994&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EBHERÎ, Esirüddin Mufaddal b.Ömer, Îsâgocî, İst. 1994.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İZGİ, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, Riyazi İlimler-ı, İst. 1997&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAZVÎNÎ, Necmeddin Ali b. Ömer el-Katibî, er-Risaltü’ş-Şemsiyye fi Kavaidi’l-Mantıkiyye, t.s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RESCHER, Nicholas, The Development of Arabic Logic, Pittsburg 1964&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_________, Tatavvuru’l-Mantıki’l-Arabi (Çev. Muhammed Mehran), Kahire 1985&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAFTAZANÎ, Sadettin Mesud b. Ömer, Tehzîbü’l-Mantık ve’l-Kelam, Mısır, 1320.H.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;URMEVÎ, Siracüddin Ebu’s-Sena Mahmud b. Ebu Bekir, ****liu’l-Envâr, Süleymaniye/ M.Şah Sul. /332&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] - Mehran, Muhammed, Tatavvuru’l-Mantıki’l-Arabi, Kahire 1985, s.93-94&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] - İzgi, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, c.I., İstanbul 1997 s. 51&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] - İzgi, aynı yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] - Cahit BALTACI’NIN, Osmanlı Medreseleri ve H. ATAY’ın, Osmanlı’larda Yüksek Din Eğitimi bunlardan bazılarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] - Cevat İZGİ, Osmanlı Medreselerinde İlim II, İz Yayınları İstanbul 1997&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] - İzgi, a.g.e., c.I., s. 163-83 Bu cedvellerden birinde Risalelerin adı verilmezken (11. Cedvel), Cevdet Paşa kimlerden ders okuduğunu söyleyerek eser adı zikretmez (13. Cedvel), 6. Cedvelde de Katip Çelebi’nin verdiği dersler içerisinde mantık yer almaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] - Bunlardan bazıları, A.A. ADIVAR’ın Osmanlı Türklerinde İlim ve Necati ÖNER’in Klasik Mantık adlı eserleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] - İzgi, O.M.İ. c. I, s. 164.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] - A.g.e., c. I, s. 167&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] - A.g.e., c. I, s. 168&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11] - A.g.e, c. I., s. 169&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12] - A.g.e, c. I., s. 170&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] - A.g.e, c. I., s. 171&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] - A.g.e, c. I., s. 173&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[15] - A.g.e, c. I., s. 174&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] - A.g.e, c. I., s. 174&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[17] - A.g.e, c. I., s. 176&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[18] - Yazar hakkında çok az bilgiye sahip olunmakla birlikte, nisbesinde de geçtiği üzere Musul’da 1200 yılında doğmuş, ilk tahsilini burada yaptıktan sonra Horasan ve Bağdat’a giderek öğrenimini tamamlar. O dönemin önemli bilgilerinden olan Kemalleddin b. Yunus’un Talebesi ve İbn Hallikan’ın hocası oldu. Bir süre Musul sarayında himaye gördü, 625’te (1228) Erbil’e geçerek oraya yerleşti ve nihayet 1263 veya 1265’te vefat etti. Bkz. Rescher, N. The Development of Arabic Logic, Pittsburg 1964, s. 196.; Bingöl. A.K., T.D.V.İ.A., Ebheri Maddesi,; Kayacık, A. Ebheri’nin İsagoci’sinin İlk Şerhleri, Kayseri 1996 (Basılmamış Doktora tezi), s. 1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[19]- Rescher, N. The Development of Arabic Logic, s. 203. Asıl adı Necmeddin Ali b. Ömer el-Kazvini el-Katibi 1220 yılında İran’da doğdu. Nasreddin Tusi (1201-1274)’nin yakın ve parlak öğrencisi olarak ondan felsefe ve bilim öğrendi. Kendisini kısmen astronomiye vermekle beraber, daha çok mantığa yöneldi. Bu alandaki eserleri büyük şöhrete ulaşmıştır. Bkz. Brockellman, GAL, S I, s. 845; Rescher, a.g.e., s.203; Zirikli, A’lam, 4/315; Kehhale, Mu’cemü’l-Müellifin. 7/159.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[20] - Ebu Bekir Abdullah b. Süleyman el-Mahyivi el-Kafiyeci el-Bergamî (1388-1474) (Rescher, a.g.e., s.228)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[21]- Seyfüddin b. Yahya b. Muhammed b. Sadettin el-Hanefi et-Taftazani (1450-1510), Sadettin Taftazani’nin torunu. 1510 yılında siyasi bir sebebpten dolayı idam edilidi. (Rescher, a.g.e., s. 241)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[22] - Siracüddin Ebu’s-Sena Mahmud b. Ebu Bekir el-Urmevî. 1198 yılında İran’da doğdu. Musul’da felsefe öğrendi. Esas olarak mantıkçı olmakla beraber, tabiat, ilahiyat ve ahlak konusunda da eserler verdi. Geç yaşta 1283’te Konya’da vefat etti. Mantıkla ilgili diğer eserleri ise şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Şerhu’l-İşarat, İbn Sina’nın İşarat’ına şerh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Şerhu’l-Mucez, Hunci’nin Mucez adlı eserine şerh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Beyanu’l-Hakk, Felsefi bir risale olup, bir kısmında mantığı ele alır. (Rescher, a.g.e., s. 195) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1007888516771131485?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1007888516771131485/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_27.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1007888516771131485'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1007888516771131485'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi_27.html' title='Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 4'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63mssIulQI/AAAAAAAAAJs/JExjzuNN0H0/s72-c/r1ia3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-7302979188868915694</id><published>2010-03-27T13:01:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T13:04:26.046+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 5</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63mMLxX8II/AAAAAAAAAJk/rS1u5vjUSGw/s1600/r1ia3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453267820808237186" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63mMLxX8II/AAAAAAAAAJk/rS1u5vjUSGw/s400/r1ia3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;(5.bölüm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[23] - Rescher, a.g.e, s. 222, 227.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[24] - Hüsamüddin (Hüsameddin) Hasan el-Kâtî (1290-1359). Hüsam veya Hüsam-ı Kâtî diye de bilinen ve İsagoci’nin ilk şarihi olan yazar hakkında çok az bilgiye sahibiz. Eseri kadar kendisi şöhret bulmamıştır. Onunla ilgili olarak 1359’da vefat eden bir alim olduğu, mantığa katkısının ise bir mantık öğreticisi olmaktan fazla bir şey olmadığı şeklinde bilgiler çeşitli eserlerde yer alır. Bu eser isagoci’nin ilk şerhi olması sebebiyle öneme haizdir.(Bkz. Rescher, a.g.e., s. 215; Brockellman, GAL I, 464; Kehhale, a.g.e., III/272;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer adı Kâle-Ekûlu olan şerhine böyle denmesinin sebebi, eserde kullanılan bir şerh tekniği sebebiyledir. Çeşitli yerlerde bir çok yazması bulunan bu eserin bir nüshası da Nuru Osmaniye-4982/6’da yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[25]- Şemsüddin Muhammed b. Hamza el-Fenarî (1350-1431) tarafından telif edilen ve aynı zamanda kendisinin Osmanlı Devleti’nin ilk Şeyhülislamı olması sebebiyle çok büyük bir şöhrete sahip olan bu eser, muhtasar türünden olmamakla beraber medreselerde en az onlar kadar hatta daha fazla rağbet görmüştür. Bu eser aynı zamanda el-Fevâidü’l-Fenariyye olarak da bilinir. Fenari, Bursa veya Maveraünnehir’de olduğu konusunda ihtilaf edilen Fenar kasabasında doğmuş, ilk tahsilini Anadolu’da yapmıştır. Daha sonra tahsilini Mısırda tamamlayıp döndükten sonra 1424 yılında II. Murad onu Şeyhülislamlık görevine tayin etmiştir. Çok sayıda eser veren yazarın bu eserleri görevlerinin çokluğu sebebiyle müsvedde halinde kalmıştır. 15 Mart 1431’de vefat etmiş ve Bursa’da yaptırdığı caminin ön tarafına defnedilmiştir.(Bu konuya dair bkz. GAL, I/465, II/234; I2/609...; Rescher, a.g.e., s. 225-6 ve diğer İslami Kaynaklar.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[26] - Kutbeddin Muhammed b. Muhammed er-Razi et-Tahtani (1290-1365). Yaklaşık 1290 yılında İran’da doğdu. 1362 yılında orada vefat etti. Kendisi felsefe öğreticisi idi ve eserlerinin geniş bir çevrede etkisi vardı. Daha sonraları (özellikle Hindistan’da) şerhlere konu olmuştu. Tahtani’nin mantıkla ilgili eserlerinden biri Şemsiyye şerhi ki, bu Tahrirü Kavaidi’l-Mantıkiyye fi Şerhi’ş-Şemsiyye olarak da bilinir. Adından da anlaşılacağı üzere Kazvini’nin Şemsiyyesi’nin şerhidir. Diğeri de bu çalışmada şerhlerin dördüncü sırasında yer alan eserdir. Bu da ****li şerhidir ve Levamiu’l-Esrar fi Şerh-i ****liu’l-Envar olarak bilinir. Bu iki eser de çeşitli yerlerde basılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[27] - 23. Dipnotta bu konuda bilgi verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[28] -Celaleddin Muhammed b. Esad ed-Devvânî es-Sıddiki (1427-1501) Ansiklobedist İran’lı bir yazardır. Hayatını asıl olarak fıkıh ve kelami konulara adamıştı. Eserlerinin büyük bir etkisi olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir şöhrete sahipti. Devvani mantıkla ilgili olarak sadece şerhlerin şarihidir. Böyle olmakla beraber bir öğretici olarak önemli bir rol oynamıştır ve Meybudi onun önemli talebelerindendir. Tehzib’e yazdığı şerhin dışında mantıkla ilgili eserleri ise şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- el-Mülahazat ve’l-Mugalatat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Şerhu şerhi’ş-Şemsiyye, Cürcani’nin Küçek adlı eserine şerh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Şerhu şerhi’l- ****li’l-Envar, Cürcani’nin ****li şerhine şerh. (Bkz. Rescher, a.g.e., s. 236)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[29]- Muhyiddin Muhammed b. Musa at-Talişi (1440-1500). Muhtemelen 1480 civarında kendisini göstermiştir. Hakkında az şey bilinir. Kâtî’nin İsagoci şerhine haşiyesi vardır ve bu eser çok yaygın olarak bilinir. (Rescher, a.g.e., s. 239)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[30] - Ahmed b. Muhammed b.Hızır (1500-1560), 1540 civarında kendisini gösteren bir araştırmacı idi. Eseri Kul Ahmed olarak şöhret bulmuştur. Kavl-i Ahmed olarak da geçer. Fenari’nin Ebheri’nin isagoci’sine yazdığı şerhe haşiyedir ve çok meşhurdur ve yaklaşık 1543’te yazılmıştır. Bu eser genelde Fenari’nin şerhinin devamında yer alır. (Rescher, s.253)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[31] -Ali b. Muhammed el-Cürcani (Seyyid Şerif) (1340-1413) tarafından kaleme alınan bu eser Haşiye ala Şerhi’ş-Şemsiyye olarak geçer. “Küçek” (Küçük) adıyla da bilinen bu eser, Kazvini’nin Şemsiyesi’ne Tahtani’nin yazmış olduğu şerhe haşiyedir. Çok meşhur olan bu eserin oldukça fazla baskıları vardır. (Rescher, s.222-23) Ayrıca kütüphanelerde çok sayıda nüshaları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[32] -Kara Davud el-Kocevi (veya el-İzmiti) (1475-1541). Mantıkta etkisi olan bir öğretici idi. 1515 yılında parlamış ve 1541’de vefat etmiştir. Eseri ise yukarıda geçtiği üzere Küçek üzerine yapılmış haşiyedir. (Rescher, s. 248)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[33] - Sadettin Mesud b. Ömer et-Taftazani (1322-1390)’nin, Tahtani’nin şerhine haşiyesidir. Bu haşiye ilk başta çok popüler idi, daha sonra Cürcani’nin haşiyesi onun yerini almıştır. (Rescher, s. 218)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[34] - Davud ile Kara Davud aynı kişidir ve aynı eserdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[35] - Cürcani’nin Tahtani’nin Urmevi’nin ****li adlı eserine yazdığı şerh üzerine haşiyesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[36] - Îmadüddin b. Muhammed b. Yahya b. Ali el-Farisî (1440-1494) 15. Yüzyılın ortalarında parlayan İranlı bir alimdir. Kısaca İmad, yahut Farisi de denilir. Eserinin adı “Kara Haşiye” adını taşır. Bu eser de yine, Cürcani’nin Küçek adlı eserine yazılan bir eserdir.(Rescher, s. 237)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[37] - Mîr Ebu’l-Feth Muhammed b.Mahdum es-Saidi el-Huseyni (1475-1543). 1543 yılında vefat eden İran’lı bir alimdir. Kendisini felsefe ve kelama vermiştir. Eseri yukarıda da geçtiği üzere Devvani’nin Tehzib şerhi üzerine haşiyedir. Ayrıca Küçek üzerine bir haşiyesi de vardır. (Rescher, s. 248-49)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[38] - Habibullah Mirzacan es-Seyyid eş-Şirazi el-Bagındi el-Muhakik (1470-1530) Devvani’nin öğrencisi idi. (Brockellman onun vefat tarihinin 1586 olduğunu söyler. Ancak Devvani’nin 1501 yılında vefat ettiği bilindiğinden dolayı, onun öğrencisinin bu kadar geç bir tarihte yaşaması neredeyse zordur.) Mantıkla ilgili eserleri Taftazani’nin Tehzib’ine haşiye ve Cürcani’nin Tahtani’nin ****li şerhine yazmış olduğu haşiyesine haşiyedir. (Rescher, s. 245-46)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[39] - Şemseddin Mirek Muhammed Ali b. Mübaraekşah el-Buhari (1340-1400) Hikmetü’l-Ayn ve Hidayetü’l-Hikme’ye şerhleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[40] - Rescher, The Development of Arabic Logic, s. 74-75.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[41] - Rescher, a.g.e, Bu başlıklar eserin bölümlerini oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[42]- Hanefi, Hasan, İslami Araştırmalar, (Çev. İbrahim Aydın, Ali Durusoy), İst. 1994, s. 19-20 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-7302979188868915694?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/7302979188868915694/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/7302979188868915694'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/7302979188868915694'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-medreselerinde-mantk-egitimi.html' title='Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine 5'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63mMLxX8II/AAAAAAAAAJk/rS1u5vjUSGw/s72-c/r1ia3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-7189180130958685489</id><published>2010-03-27T12:52:00.004+02:00</published><updated>2010-03-27T13:00:12.637+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cumhuriyet Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='12 Eylül'/><title type='text'>12 Eylül 1980 Darbesi'nde İdam Edilenler</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63kqcgVwfI/AAAAAAAAAJc/WC15GADwmQM/s1600/idam-ve-sdn-mektuplar1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 224px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453266141673013746" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63kqcgVwfI/AAAAAAAAAJc/WC15GADwmQM/s400/idam-ve-sdn-mektuplar1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63kYuSCjZI/AAAAAAAAAJU/SlUQJcev1jE/s1600/cunta_12eylul.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;12 Eylül 1980 Darbesi'nde İdam Edilenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necdet Adalı (sol görüşlü) 7 Ekim 1980 Ankara&lt;br /&gt;Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü) 7 Ekim 1980 Ankara&lt;br /&gt;Serdar Soyergin (sol görüşlü) 25 Ekim 1980 Adana&lt;br /&gt;Erdal Eren (sol görüşlü) 13 Aralık 1980 Ankara&lt;br /&gt;Cevdet Karakaş (sağ görüşlü) 4 Haziran 1981 Elazığ&lt;br /&gt;Veysel Güney (sol görüşlü) 10 Haziran 1981 Gaziantep&lt;br /&gt;Ahmet Saner (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul&lt;br /&gt;Kadir Tandoğan (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul&lt;br /&gt;Mustafa Özenç (sol görüşlü) 20 Ağustos 1981 Adana&lt;br /&gt;İsmet Şahin (sağ görüşlü) 20 Ağustos 1981 İstanbul&lt;br /&gt;Seyit Konuk (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir&lt;br /&gt;İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir&lt;br /&gt;Necati Vardar (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir&lt;br /&gt;Fikri Arıkan (sağ görüşlü) 27 Mart 1982 Ankara&lt;br /&gt;Sabri Altay (adli suçlu) 23 Nisan 1982 Adapazarı&lt;br /&gt;Cengiz Baktemur (sağ görüşlü) 30 Nisan 1982 Elazığ&lt;br /&gt;Şahabettin Ovalı (adli suçlu) 12 Haziran 1982 Sinop&lt;br /&gt;Ednan Kavaklı (adli suçlu) 18 Haziran 1982 Ankara&lt;br /&gt;Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü) 13 Ağustos 1982 Ankara&lt;br /&gt;Veli Acar (adli suçlu) 13 Ağustos 1982 Isparta&lt;br /&gt;Eşref Özcan (adli suçlu) 19 Ağustos 1982 Kayseri&lt;br /&gt;Halil Fevzi Uyguntürk (adi suçlu) 29 Aralık 1982 Afyon&lt;br /&gt;Kazım Ergun (adli suçlu) 29 Aralık 1982 Akşehir&lt;br /&gt;Muzaffer Öner (adli suçlu) 29 Aralık 1982 Amasya&lt;br /&gt;Adem Özkan (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Balıkesir&lt;br /&gt;Hüseyin Çaylı (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Afyon&lt;br /&gt;Osman Demiroğlu (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Isparta&lt;br /&gt;Ahmet Mehmet Uluğbay (adli suçlu) 22 Ocak 1983 Akşehir&lt;br /&gt;Ali Aktaş (siyasi) 23 Ocak 1983 Adana&lt;br /&gt;Duran Bircan (adli suçlu) 23 Ocak 1983 Denizli&lt;br /&gt;Levon Ekmekçiyan (Asala) 28 Ocak 1983 Ankara&lt;br /&gt;Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit&lt;br /&gt;Ömer Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit&lt;br /&gt;Erdoğan Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit&lt;br /&gt;Mehmet Kambur (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit&lt;br /&gt;Ahmet Kerse (adli suçlu) 30 Ocak 1983 Gaziantep&lt;br /&gt;Rıdvan Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir&lt;br /&gt;Cavit Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir&lt;br /&gt;Süleyman Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir&lt;br /&gt;Fatih Laçinligil (adli suçlu) 24 Şubat 1983 Keşan&lt;br /&gt;Faik Görünmez (adli suçlu) 24 Şubat 1983 Kilis&lt;br /&gt;Mustafa Başaran (adli suçlu) 30 Mart 1983 Edirne&lt;br /&gt;Hüseyin Üye (adli suçlu) 30 Mart 1983 Nazilli&lt;br /&gt;Şener Yiğit (adli suçlu) 20 Nisan 1983 Isparta&lt;br /&gt;Cafer Aksu Altıntaş (adli suçlu) 20 Nisan 1983 Ordu&lt;br /&gt;Abdülaziz Kılıç (adli suçlu) 26 Mayıs 1983 Edirne&lt;br /&gt;Halil Esendağ (sağ görüşlü) 5 Haziran 1983 İzmir&lt;br /&gt;Selçuk Duracık (sağ görüşlü) 5 Haziran 1983 İzmir&lt;br /&gt;İlyas Has (sol görüşlü) 6 Ekim 1984 İzmir&lt;br /&gt;Hıdır Aslan (sol görüşlü) 24 Ekim 1984 İzmir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül döneminde Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nce 517 sanığa idam cezası verildi. Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam kararlarının sayısı 124 oldu. Bunlardan, Milli Güvenlik Konseyi’nin onayladığı ve onay sonrası hemen infazı yapılan 50’si dışındakiler için cezalar fiilen müebbet hapse dönüştü.&lt;br /&gt;Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları,&lt;br /&gt;12 Eylül 1980 - 25 Ekim1981 arası Milli Güvenlik Konseyi döneminde,&lt;br /&gt;25 Ekim 1981 - 14 Ekim 1983 arası Danışma Meclisi döneminde,&lt;br /&gt;6 Kasım 1983 sonrası TBMM döneminde&lt;br /&gt;verilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-7189180130958685489?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/7189180130958685489/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/12-eylul-1980-darbesinde-idam-edilenler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/7189180130958685489'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/7189180130958685489'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/12-eylul-1980-darbesinde-idam-edilenler.html' title='12 Eylül 1980 Darbesi&apos;nde İdam Edilenler'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63kqcgVwfI/AAAAAAAAAJc/WC15GADwmQM/s72-c/idam-ve-sdn-mektuplar1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-2790712900547973950</id><published>2010-03-27T12:50:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T12:51:35.624+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Bela-yı Masivaya</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63jIcUnUgI/AAAAAAAAAJM/omXhJQd1Mks/s1600/ziya_pasa.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; DISPLAY: block; HEIGHT: 252px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453264457996653058" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63jIcUnUgI/AAAAAAAAAJM/omXhJQd1Mks/s400/ziya_pasa.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;BELÂ-YI MASİVAYA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belâ-yı mâsivâya mübtelâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;Zebûn-i pençe-i nefs ü hevâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerem kıl ben fakîre el-aman ey rahmet-i âlem&lt;br /&gt;Serâpâ mahz-ı isyân ü hatâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen evreng-i şefâat şâhısın, sultân-ı rahmetsin&lt;br /&gt;Kapında ben de bir kemter gedâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şefâat kıl meded, yoksa o rütbe çok günâhım ki&lt;br /&gt;Ne rütbe yansam ol rütbe sezâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zebûn-i derd-i isyâna tabîb mihriban sensin&lt;br /&gt;Alîlim, ben de muhtâc-ı devâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne gam, mücrim isem de bana besdir bu saâdet kim&lt;br /&gt;Kapında bir kemîne hâk-i pâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni reddetme, evlâdın başuyçün bâb-ı lûtfundan&lt;br /&gt;Ziyâ’yım, bende-i al-i abâyım yâ Rasûlallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZİYA PAŞA&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-2790712900547973950?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/2790712900547973950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/bela-y-masivaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/2790712900547973950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/2790712900547973950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/bela-y-masivaya.html' title='Bela-yı Masivaya'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63jIcUnUgI/AAAAAAAAAJM/omXhJQd1Mks/s72-c/ziya_pasa.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-4184283862222718861</id><published>2010-03-27T12:43:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T12:45:38.096+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli Sultanlari'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıdaki Akıncılar'/><title type='text'>Osmanlı Padişahlarının Kabirleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63hx2XAHjI/AAAAAAAAAJE/F2kZO0mz-Lc/s1600/padisah01.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 177px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453262970337369650" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63hx2XAHjI/AAAAAAAAAJE/F2kZO0mz-Lc/s400/padisah01.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;''OSMANLI PADİŞAHLARININ KABİRLERİ''&lt;br /&gt;Nurıosmaniye Camii'nde iki tane Padişah Türbesi vardır. Ama ikisinin de içi boştur.Daha doğrusu boş derken içinde padişah yoktur. Kızları veya başka padişah yakını vardır. Çünkü bu Camiyi ilk başlatan I. Mahmut kendisi için yaptırmıştı ilk türbeyi ama ömrü vefa etmedi yerine geçen III. Osman ise Camiyi tamamladı. Kendi adına türbeyi de caminin arka tarafına yaptırdı ama yine türbenin içine defnedilmek nasip olmadı. En yaşlı tahta çıkan padişah olarak bilinen III. Osman’ın mezarı da yine I. Mahmud’un defnedildiği yer olan Yeni Cami arkasındaki Hatice Tahran Sultan Türbesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin isterseniz bugün Osmanlı Padişahlarının mezar ve türbe yerleri hakkında kısa bir bilgi verelim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-I. Osman Gazi Hân: Bursa'da Osman Gazi Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Orhan Gazi Hân: Bursa'da Orhan Gazi Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-I. Murat Hân: Bursa, Çekirge'de kendi türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-I.Bayezit Hân: Bursa'da Bayezit Hân Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-I.Mehmet Hân: Bursa Yeşil Türbe'de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-II.Murat Hân: Bursa, Muradiye semtinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7-II.Mehmet Hân: Fatih'te, Fatih Camii bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8-I.Selim Hân: Yavuz Selim Camii bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9-I.Süleyman Hân: Süleymaniye Camii bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-II.Bayezit Hân: Bayezıtta Bayezit Camii bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11-II.Selim Hân: Ayasofya Camii ön bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12-III.Murat Hân: Ayasofya Camii ön bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13-III.Mehmet Hân: Ayasofya Camii bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14-I.Ahmet Hân: Sultanahmet Camii yanındaki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15-I.Mustafa Hân: Ayasofya Camii önündeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16-II.Osman Hân: Sultanahmet Camii yanındaki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17-IV.Murat Hân: Sultanahmet Camii yanındaki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18-İbrâhim Hân: Ayasofya Camii bitişiğindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19-IV.Mehmet Hân: Yeni Camii arkasında Turhan Valide Sultân Türbesinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20-II.Süleyman Hân: Süleymaniye Camii bahçesindeki Kanunî Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21-II.Ahmet Hân: Süleymaniye Camii bahçesindeki Kanuni Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22-II.Mustafa Hân: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23-III.Ahmet Hân: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24-I.Mahmut Hân: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25-III.Osman Hân: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26-III.Mustafa Hân: Lâleli Camii önündeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27-I.Abdülhamit Hân: Bahçekapı'da Hamidiye Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28-III.Selim Hân: Lâleli Camii önündeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29-IV.Mustafa Hân: Bahçekapı'da Hamidiye Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30-II.Mahmut Hân: Çemberlitaş'taki kendi türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31-I.Abdülmecit Hân: Yavuz Selim Camii bahçesindeki türbesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;32-I.Abdülaziz Hân: Çemberllitaş'taki Sultan II. Mahmut Hân Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;33-V.Murat Hân: Yeni Camii arkasındaki Turhan Valide Sultan Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;34-II.Abdülhamit Hân: Çemberlitaş'ta Sultan II. Mahmut Hân Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;35-Reşat Hân: Eyüp'te Sultan Reşat Hân Türbesi'nde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;36-Vahidettin Hân: Şam'da Sultan Selim Camii kabristanındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Türbelerle ilgili kısa bazı bilgiler vermekte fayda var dostlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Eyüp Sultan’da türbesi bulunan Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet Reşat'tır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Yine Osmanlı Padişahları içerisinde padişah olarak tek yurtdışında mezarı olan Sultan Vahdettin’dir. Cenazesi Türkiye’ye getirilmek istenmişse de ailesi kabul etmemiştir zira Suriye o dönemde Osmanlı toprağı olduğu için orası da vatan olduğunu belirtilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Sultan V.Murat kendisi Yahya Efendi Hazretlerinin oraya defnedilmek istemişti ama o dönemin siyasi şartları ve ortamın karışık olmasından dolayı mezarının tahrip edilmesinden veya zarar gelmesi endişesiyle Yeni Camii Hatice Tahran Sultan Türbesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d) I. Abdülhamit Han’ın türbesinde Resullah S.A efendimizin ayak izinin bir kopyası da bulunmaktadır. Bunun aslı Topkapı Sarayı’ndadır. (Nakş-ı Kadem-i Şerîf: Altından yapılmış bir kapak ve çerçeve içinde yer alan, üzerinde Peygamber efendimizin mübârek ayak izi olan taşıdır. Eyyûb Sultân, Sultan Üçüncü Mustafa ve Sultan Birinci Abdülhamîd Han türbelerinde de bunlardan birer tâne bulunmaktadır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e) Sultan Selim Han'ın sandukasının üstünde, büyük âlim Ahmed ibn-i Kemâl Paşa'nın kaftanı örtülüdür. Örtünün konması meşhur rivâyette şöyle anlatılır: Sultan Selim Han, Mısır Seferi'ni tamamlayıp, Kahire’den Şam’a dönerken, yolda, o sırada Anadolu Kazaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibni Kemâl Paşazâde'yi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn-i Kemâl’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Han'ın üstü başı ıslanıp, kaftanı çamur oldu. İbn-i Kemâl Paşa telâşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Han; “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Fahri Çelebi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-4184283862222718861?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/4184283862222718861/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-padisahlarnn-kabirleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4184283862222718861'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4184283862222718861'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-padisahlarnn-kabirleri.html' title='Osmanlı Padişahlarının Kabirleri'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63hx2XAHjI/AAAAAAAAAJE/F2kZO0mz-Lc/s72-c/padisah01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8653016432571454330</id><published>2010-03-27T12:37:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T12:41:38.430+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Su Kasidesi Fuzüli</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63gwYk90fI/AAAAAAAAAI8/VRGcvb16ZYE/s1600/gll3oisk8wm1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 335px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453261845651378674" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63gwYk90fI/AAAAAAAAAI8/VRGcvb16ZYE/s400/gll3oisk8wm1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Su Kasidesi”&lt;br /&gt;Fuzûlî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal Metin ve Açıklama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey göz! Gönlümdeki içimdeki ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar çok tutuşan ateşlere su fayda vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçıvan gül bahçesini sele versin su ile mahvetsin, boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de gubârî yazısını, senin yüzündeki tüylere benzetemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından kurtarabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül budağınun mizâcına gire kurtara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül fidanı bir hile ile meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su Hz. Muhammed’in s.a.v yoluna uymuş ve bu hâli ile dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların efendisi, seçme inci denizi olan Hz. Muhammed’in s.a.v mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için ve onun mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan o mucizelerden, ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini bir mucize olarak parmağından su akıttığını kim işitse hayret ile şaşa kalarak parmağını ısırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostu yılan zehri içse bu zehir onun dostu için âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse o su, düşmanına elbette yılan zehrine döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdest almak için el uzatıp gül gibi olan yanaklarına su vurunca sıçrayan her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak orayı aydınlatmak ister. Eğer parça parça da olsa o eşikten dönmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı dertlerine derman bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Allah'ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların susuzluktan dudağı kurumuşların yanıp dâimâ su diledikleri gibi ben de seni özlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen o kerâmet denizisin ki mi'râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabrini yenileyen tamir eden mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, ama o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin alelâde sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su damlası gibi birer inci olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün yahut aşık göz, sana duyduğu hasretten su gözyaşı döktüğü zaman,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su&lt;br /&gt;O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8653016432571454330?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8653016432571454330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/su-kasidesi-fuzuli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8653016432571454330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8653016432571454330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/su-kasidesi-fuzuli.html' title='Su Kasidesi Fuzüli'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63gwYk90fI/AAAAAAAAAI8/VRGcvb16ZYE/s72-c/gll3oisk8wm1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-4587522376489214154</id><published>2010-03-27T12:32:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T12:35:16.859+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çanakkale Savaşı'/><title type='text'>Muavenet-i Milliye'nin Goliath İsimli İngiliz Savaş Gemisini Batırışı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63fXB3a28I/AAAAAAAAAI0/OdQo7oQghvQ/s1600/MuavenetiMilliye.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 280px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453260310546406338" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63fXB3a28I/AAAAAAAAAI0/OdQo7oQghvQ/s400/MuavenetiMilliye.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;91 YIL ÖNCE MUAVENET, CHURHCİLL’İ İSTİFA ETTİRMİŞTİ...&lt;br /&gt;Çanakkale savaşlarının en önemli olaylarından biri nedense yıllardır yapılan kutlama törenlerinde hak ettiği yeri almaz.En az Nusrat mayın gemisinin başarısı kadar değerli bir operasyona imza atan MUAVENET-İ MİLLİYE gemisinin hikayesidir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12-13 Mayıs 1915 Gecesi yaşanan bu önemli olayı 91 yılında sizlerle paylaşmak istedik:&lt;br /&gt;25 Nisanda başlayan kara savaşları ile yarımadada kıyasıya bir mücadele sürmektedir. Arıburnu ve Seddülbahir cephelerinde aralıksız devam eden savaşta İngiliz ve Fransız donanmaları Türk siperlerini şiddetli top atışına tutmaktadır.. Özellikle boğaz girişi olan Morto koyunda bulunan iki İngiliz savaş gemisi Goliath ve Cornwallis taarruza kalkan Türk birliklerine yaptıkları yoğun atışlarla birlikte,boğaz girişini tüm girişlere kapatarak elimizi kolumuzu bağlıyorlardı. 13.150 tonluk bu gemiler ateş güçleri ile saldırıya katılan düşman kuvvetlerin en önemli kozuydu.&lt;br /&gt;Bu gemilerin verdirdiği hasarın durdurulması için çareler aranmaya başlandı.Düşman donanmasının gücü karşısında bu gemilere karşı ancak bir şans oyunu denenebilirdi. Tabii bu oyundaki en küçük bir hatanın bedeli ölümdü…&lt;br /&gt;MUAVENET-İ MİLLİYE 1909 yılında Almanya’da yapılmış,765 ton kapasitede, üzerinde küçük silahlar ve 3 adet torpido kovanı bulunan küçük bir muhripti. Gayret-i Vataniye isimli kendisi gücünde bir muhriple Marmara’ya sızan düşman denizatlılarını takip ediyorlardı. Muavenetin kaptanı Yüzbaşı Ahmet Saffet bey aldığı emirle 10 Mayıs 1915 günü gemisiyle Çanakkale’ye geldi. Kendisine yapacağı görev anlatıldığı sırada sanırım kimse bu görevin başarıyla sonuçlandırılabileceğine inanmıyordu.&lt;br /&gt;MUAVENET’E MORTO KOYUNDA BULUNAN GEMİLERDEN GOLİATH’I VURMA GÖREVİ VERİLMİŞTİ.&lt;br /&gt;Görev çok tehlikeli olmakla öncelikle gemi personeli ve geminin yükü azaltıldı. Boğaz ışıldakları Muavenet’in seyir yolunu aydınlatmamaları konusunda uyarıldı. Personel boğaz mayınları konusunda bilgilendirildi. Ve 12 Mayıs 1915 günü akşam saatlerinde Rumeli kıyısından Morto’ya doğru hareket eden Muavenet önce Soğanlıdere’ye gelince demirleyerek bir müddet bekledi. Gözcülerin, hedef geminin Morto koyunda demirli olduğu yönünde verdikleri son bilgi üzerin, 13 Mayıs 1915 saat: 00.30 da Muavenet süzülerek Morto’ya hareket etti.Geminin bütün ışıkları söndürülmüş ve motorlar ancak kuvvetli akıntıyı kontrol edecek kadar rölantiye alınmıştı. Bu ölüm yolculuğunda yakından geçen bir düşman muhribi Muavenet’i fark edemedi. Torpidolar 1200 metre ve 34 mile ayarlıydı. Bu nedenle isabet için mümkün olduğu kadar hedefe yaklaşmak gerekiyordu. Bu da görülme riskini arttırıyordu. Saat: 01.00 de hedef görüldü. Ancak Goliath gözcüsü de bu arada gelen gemiyi fark etmiş, ışıldakla parola sormaktaydı. Muavenet parola cevabıyla gözcüyü oyalarken güvertede tüm hazırlıklar tamamdı. Tesir mesafesine girilmişti ve saat tam 01.15 te Muavenet’in güvertesinden fırlatılan üç torpido hedeflerine doğru yol almaktaydı. Tümü hedefi buldu ve dev Goliath ile birlikte 570 İngiliz denizci ortadan kayboldu.Görev başarılmıştı, ancak geri dönüş gidişten çok daha tehlikeli idi. Çevrede bulunan düşman gemileri peşine düşseler de,Muaveneti yakalayamadılar. Hiçbir hasar almadan Çanakkale’ye dönen Muavenet’in düşman gemileri ve uçaklarına yakalanmaması için boğaz kıyılarında ateşler yakıldı, boğaz dumanla kaplandı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte sonuçtan haberdar olan Çanakkale halkı gün boyu bu zaferi kutladı.&lt;br /&gt;Muavenet yoluna devam ederek 14.Mayıs.1915 te İstinye limanına demirledi. Kendisine büyük bir karşılama töreni yapıldı. Gemi Komutanı Yüzbaşı Ahmet Saffet binbaşılığa terfi ettirildi.&lt;br /&gt;MUAVENETİN BU BAŞARISI İNGİLİZ HARP MECLİSİNİ KARIŞTIRDI. 17 MAYIS 1915 TE ÇANAKKALE HAREKATININ FİKİR BABASI OLAN CHURCHİLL İLE BİRLİKTE İNGİLİZ DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANI AMİRAL FİSHER İSTİFA ETMEK ZORUNDA KALDILAR.&lt;br /&gt;ÇANAKKALEDEKİ KOMUTAN İAN HAMİLTON, GOLİATH’İN BATIRILDIĞINI DUYDUĞUNDA “ DÜŞMAN MADALYAYI HAK ETTİ” DİYEREK BU KUSURSUZ BAŞARIYI KABUL ZORUNDA KALDI.&lt;br /&gt;Olayın en önemli sonucu da bir kez daha denenmesi düşünülen boğaz geçişinden vazgeçilmesidir. İngiltere’de yayınlanan gazeteler haberi manşetten verirken kullandıkları deyim enteresandı: “ DAVUT SALLAMA SAPANLA TAŞI ATTI, DEV GOLİATH’I BAŞINDAN VURDU” Çünkü Goliath, Kısasül Enbiyada anlatılan hikayeye göre Davut peygamberin kavmine musallat olan Callud isimli devin diğer adıydı. Ve çoban olan Davut peygamber, sapanla attığı taşla bu devi yenmişti.&lt;br /&gt;ÇANAKKALE SAVAŞININ KÜÇÜK AMA ÖNEMLİ BİR SAYFASI. MUAVENETİN TORPİDO KOVANI ŞİMDİ ÇANAKKALE ÇİMENLİK KALE MÜZESİNDE SERGİLENİYOR.&lt;br /&gt;KAHRAMANLARIMIZI SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVUKAT MEHMET ALTIN - ÇANAKKALE &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-4587522376489214154?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/4587522376489214154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/muavenet-i-milliyenin-goliath-isimli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4587522376489214154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4587522376489214154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/muavenet-i-milliyenin-goliath-isimli.html' title='Muavenet-i Milliye&apos;nin Goliath İsimli İngiliz Savaş Gemisini Batırışı'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63fXB3a28I/AAAAAAAAAI0/OdQo7oQghvQ/s72-c/MuavenetiMilliye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1074214116002933350</id><published>2010-03-27T12:19:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T12:28:54.964+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çanakkale Savaşı'/><title type='text'>Halep Gemisi Cinayeti (Ç.kale Savaşı)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63d1o67ibI/AAAAAAAAAIs/J2v5SB-JrPY/s1600/20090319-HALEP.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 275px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453258637402933682" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63d1o67ibI/AAAAAAAAAIs/J2v5SB-JrPY/s400/20090319-HALEP.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;... 25 Nisan…. Daha düne kadar bu tarihin ne anlam ifade ettiğini birçoğumuz bilmiyorduk. Çanakkale savaşları 18 Mart’larda yapılan törenlerle hatırlanan, birçok cephede yaptığımız savaşlardan biriydi.&lt;br /&gt;Çanakkale’ye 1967 yılında parasız yatılı öğrenci olarak geldim. 5 yıl orta öğrenim gördüm. Benimle birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelmiş öğrencilerle bir arada devlet yurdunda yatılı öğrenci olmamıza rağmen bize bu savaşlarla ilgili hiçbir özel bilgi verilmediği gibi 5 yıl boyunca yarımadaya götürülmedik. Oysa 1967 yılında Çanakkale Savaşları yaşanalı 52 yıl olmuştu. Bugün düşündüğümde bunun neden yapılmadığına hala bir anlam veremiyorum.&lt;br /&gt;Belki aynı aymazlık devam edecekti. Ancak birileri, hem de yaşanan savaşın mağluplarının torunları bir gün binlerce kilometre öteden, okyanusu aşıp Çanakkale’ye geldiler. Bu topraklarda ölen dedeleri için ayinler düzenlemeye törenler yapmaya başladılar. Oysa onlar bu savaştan utanacak kimselerdi. Dedeleri, birilerinin vatanını ellerinden almak için saldıran tarafın askerleriydi.&lt;br /&gt;Hepimiz şaşkındık. Bu insanlar bu ayıplarına rağmen nasıl oluyor da çok uzun yolları kat ederek Çanakkale’ye geliyorlardı. Gerçek kısa sürede anlaşıldı. ONLARIN DEDELERİ&lt;br /&gt;İNGİLİZLER TARAFINDAN ALDATILMIŞTI. İNGİLİZ’İN BİTMEYEN HIRSINA KURBAN EDİLMİŞLERDİ. HEMEN BU ACININ ETRAFINDA KENETLENDİLER. VE DEDELERİNİ ALDATANLARI LANETLEMEK İÇİN HER YIL ÇANAKKALE’YE GELMEYE BAŞLADILAR.&lt;br /&gt;Evet Anzaklar bizi kendimize getirdi.&lt;br /&gt;BİZ VATANINA SALDIRILMIŞ VE BU SAVAŞTAN GALİP ÇIKMIŞ DEDELERİMİZ İÇİN HİÇ BİR ŞEY YAPMADIĞIMIZI FARKETTİK.&lt;br /&gt;Çanakkale Savaşları gün gün incelenmeye başlandığında ise hayretler içinde kaldık. DEDELERİMİZİN nasıl bir acımasız canavarla savaştığını görmeye başladık. Dünya uluslarına yüzlerce yıl kan kusturan ve bugün bu tavrını hiç değiştirmeyip, menfaati olduğuna inandığı her yeri cehenneme çeviren bu katilin gerçek yüzünü, bu savaşlarda yaşattığı vahşetin birini sizlerle paylaşarak göstermek istedik .&lt;br /&gt;TARİH 25.NİSAN 1915… Yarımadaya yapılan kara saldırılarının ilk günü. Yüzlerce vatan evladı şehit….Tabii bir çoğu da yaralı. Yarımadada ulaşım aracı yok.Ancak atlar ve tahta arabalar. Yaralılar bin bir güçlükle Eceabat yakınında ve cephe gerisinde bulunan Akbaş mevkiine taşınıyor. YÜZLERCE AĞIR YARALI VAR. Bunların İÇİNDE BİR ÇOĞU askerleri ile birlikte en ön saflarda çarpışan üst düzey komutanlar, Binbaşılar, yüzbaşılar…&lt;br /&gt;Akbaş’ta bulunan iskelede, şirketi hayriye'nin yolcu gemilerinden HALEP GEMİSİ yaralıları İstanbul’a götürmek için hazırlanmış. Ayrıca İstanbul’da Selimiye kışlası gelecek yaralıları tedavi amaçlı hastane haline getirilmiş.&lt;br /&gt;Getirilen yaralılar büyük bir itina ile gemiye alınıyor. 200 ü aşkın vatan evladı bir an önce iyileşip tekrar cepheye dönme arzusu ile arkadaşları ile vedalaşıyor.&lt;br /&gt;Erzincanlı Yüzbaşı Şekip, Nevşehirli Binbaşı Ali, Dadaylı yüzbaşı Mustafa Zeki, Çankırılı Binbaşı Seçkin, Elazığlı Yüzbaşı Mehmet Servet, Urfalı yüzbaşı İbrahim Hikmet, Tokatlı binbaşı Muhittin, Pozantılı yüzbaşı Hamdi, Sivaslı binbaşı İbrahim, Halepli Ahmet oğlu Mehmet… uzayıp giden yüzlerce isim.&lt;br /&gt;Akbaş mevkii cephe gerisi. Gemi yolcu gemisi. Hastane gemisi olduğu zaten düşman tarafından biliniyor. Geminin üzerinde hiçbir silah yok.&lt;br /&gt;AMA DÜŞMAN ÖYLE BİLDİĞİNİZ DÜŞMANLARDAN DEĞİL. Onun için hastane gemisi, savaş gemisi fark etmiyor. O yok etmek için programlı.&lt;br /&gt;Gemi, Akbaş iskelesinden dualarla ve arkadaşlarını bir daha görememek endişesi taşıyan Mehmetçiklerin gözyaşları ile günün akşama yakın saatlerinde uğurlanıyor. Daha iskeleden 10-15 metre ayrılıyor ki korkunç bir patlama kıyıda uğurlayanları yerlerinde donduruyor. Daha fazla zarar verebilmek için geminin yüklenmesini bekleyen İngiliz E-11 denizaltısı artık zamanın geldiğine inanarak torpili fırlatmıştır. Gemi kısa sürede sulara gömülüyor. Gemi personeli ile birlikte 200 ü aşkın yaralı subay ve erlerimizden hiçbiri kurtulamıyor. Akbaş cehenneme dönüyor. Herkes perişan. Kimileri suya atlayıp denize düşenleri kurtarmaya çalışıyorsa da sonuç tam bir felaket. Toplanabilen şehitler elbiseleri ile birlikte karaya alınıp topluca gömülüyor... Sağ kalanlar nefretle sıktıkları yumruklarını göğe kaldırıp bu kalleş düşmanı topraklarından atacaklarına bir kez daha gözyaşları ile haykırarak yemin ediyorlar.&lt;br /&gt;HANİ ÇANAKKALE SAVAŞLARI İÇİN CENTİLMENLER SAVAŞI FALAN DENİYOR YA SAKIN İNANMAYIN. BU SAVAŞIN TEK CENTİLMENİ VATANINI SAVUNAN MEHMETÇİKTİR.&lt;br /&gt;BU SAVAŞTA UĞRADIĞI ONCA HAKSIZLIĞA, KENDİSİNE KARŞI İŞLENEN ONCA İNSANLIK SUÇUNA RAĞMEN “ Bu topraklarda ölenler artık bizim çocuğumuz olmuştur” diyen komutanın neferleri MEHMETÇİKLER…&lt;br /&gt;ANZAKLAR KENDİLERİNİ ALDATANLARI TANIYIP MİLLET OLMAYA ÇALIŞIRKEN, BİZDE BİRİLERİ HALA ALDATANLARIN OYUNUNDAN KURTULAMIYOR.&lt;br /&gt;ANZAKLAR BİNLERCE KİLOMETRE ÖTEDEN DEDELERİNİ ANMAK İÇİN ÇANAKKALE’YE GELİRKEN, BİRİLERİ DİYARBAKIR'DAN ÇANAKKALE YE GELMEYİ AKLINDAN BİLE GEÇİRMİYOR. BU YETMİYOR, ÇANAKKALE'DE DEDELERİNİ KATLEDENLERİ RESMİ TÖRENLERLE AĞIRLIYOR.&lt;br /&gt;AÇ GÖZLÜ EMPERYALİSTİN BİTMEYEN OYUNUNA FİGÜRAN OYUNCU OLUYOR. YAHU, SİZİN DEDELERİNİZİN MEZARI ÇANAKKALE’DE, SİZ NEDEN ÇANAKKALE’YE DEĞİL DE DİYARBAKIR'A GELİYORSUNUZ? DEMİYOR...&lt;br /&gt;BİZ VARKEN, ONLAR YOKTU. FATİH 1453 TE İSTANBUL’U FETHETTİĞİNDE DAHA AMERİKA KITASI KEŞFEDİLMEMİŞTİ. KIZILDERİLİLER ÖZGÜR VE MUTLU YAŞIYORLARDI. BUGÜN KIZILDERİLİLER YOK…&lt;br /&gt;TARİHİMİZİ, KİM OLDUĞUMUZU, KİMLERİN TORUNU OLDUĞUMUZU UNUTMAYACAĞIZ. ÇANAKKALE’DE DEDELERİMİZE, VATANIMIZA SALDIRANLARIN HEP PUSUDA OLDUĞUNU UNUTMAYACAĞIZ.&lt;br /&gt;...25 NİSAN, AKBAŞ ŞEHİTLİĞİ HEPİMİZE YARIM SAAT MESAFEDE. BİNLERCE KİLOMETRE ÖTEDEN ALDATILAN DEDELERİNİ ANMAK İÇİN ÇANAKKALE’YE GELEN ANZAKLARIN NE YAPMAYA ÇALIŞTIĞINI İYİ ANLAYARAK SORUMLULUĞUMUZU YERİNE GETİRME ZAMANI.&lt;br /&gt;YAŞANANI, GERÇEĞİ YERİNDE ÇOCUKLARIMIZA GURURLA ANLATMA ZAMANI. ÇOCUKLARIMIZIN ALDATILAMAMASI ADINA… ŞEHİTLERİMİZİ RAHMET VE ŞÜKRANLA ANIYORUM.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVUKAT MEHMET ALTIN - ÇANAKKALE &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1074214116002933350?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1074214116002933350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/halep-gemisi-cinayeti-ckale-savas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1074214116002933350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1074214116002933350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/halep-gemisi-cinayeti-ckale-savas.html' title='Halep Gemisi Cinayeti (Ç.kale Savaşı)'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63d1o67ibI/AAAAAAAAAIs/J2v5SB-JrPY/s72-c/20090319-HALEP.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-7236337640263387818</id><published>2010-03-27T12:16:00.003+02:00</published><updated>2010-03-27T12:18:46.908+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sultan II. Mahmud'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Abdülhamit Han'ın Kumandanı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63bMSsLOAI/AAAAAAAAAIk/1VYGAZVxtl4/s1600/abdulhamid.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 286px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453255728037574658" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63bMSsLOAI/AAAAAAAAAIk/1VYGAZVxtl4/s400/abdulhamid.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Mehmet Âkif bir yaşlı zâtı anlatıyor: Sultan Ahmet camiine gidiyorum her sabah ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbin durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum. Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana “Beni konuşturma” dedi, “kalbim duracak”. Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedi ki : “Ben Abdulhamit Cennet mekânın devrinde bir binbaşıydım orduda. Bir birliğim vardı benim de. Annem babam vefat edince, servetimiz vardı payimar olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dedim ki annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız, filan yerdeki gayri menkullerimiz... bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum. Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi, istifan kabul edilmedi. Öyle anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti. Ben bir daha dilekçe verdim yine aynı cevap geldi. Bizzat çıkayım huzuruna şifai olarak görüşeyim, bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet). Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım. Tuhaf gelir size nasıl sen kaldın diyeceksiniz? Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım, Abulhamit faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı, derdi. Medet Efendi. Allah rahmet etsin evliyaullahtan bir zâttı. Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım. Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim. Durumumuz budur dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün halinden belliydi. Israrıma da dayanamadı, öfekeli bir edayla, elinin tersiyle beni iter gibi “Haydi istifa ettirdik” dedi seni. Ben döndüm sevinerek geldim işimin başına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece âlem-i manada orduların teftiş edildiğini gördüm. Gördüm ki son savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları bizzat Rasul-i Ekrem teftiş ediyor. Efendimiz (SAV) yıldızın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusu Aleyhissalatu Vesselam’a teftiş veriyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri vardı. Abdulhamit’de edeble, kemerbeste-i ubudiyetle kâinatın Fahr’ının arkasında duruyordu. Bütün ordular geçti. Derken benim birlik geldi; başında kumandanı olmadığı için darma dağındı. Efendimiz döndü Abdulhamit’e dedi ki “Abdulhamit! Nerede bu ordunun kumandanı?”, Abdulhamit “Ya Rasulallah!, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik.”. Efendimiz “Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik” buyurdu. Ben ağlamayayım da kim ağlasın ?..” (Mehmet AKİF'ten)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-7236337640263387818?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/7236337640263387818/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/abdulhamit-hann-kumandan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/7236337640263387818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/7236337640263387818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/abdulhamit-hann-kumandan.html' title='Abdülhamit Han&apos;ın Kumandanı'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63bMSsLOAI/AAAAAAAAAIk/1VYGAZVxtl4/s72-c/abdulhamid.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3444157315941209499</id><published>2010-03-27T12:02:00.003+02:00</published><updated>2010-03-27T12:13:53.196+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sultan Abdülaziz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Sultân Abdülaziz intihar'mı etmiştir yoksa şehid'mi edilmiştir</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63aMn_WHzI/AAAAAAAAAIc/deD_N13q8NE/s1600/abdlazizkanlgmlek2lj5.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 258px; DISPLAY: block; HEIGHT: 258px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453254634243497778" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63aMn_WHzI/AAAAAAAAAIc/deD_N13q8NE/s400/abdlazizkanlgmlek2lj5.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;30.5.1876 tarihinde hal’ edilen ve yıllarca ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı yağma edilen Sultân Abdülaziz, görevden alındıktan sonra Hüseyin Avni Paşa’nın adamları tarafından Topkapı Sarayı’na nakledilmiştir. Burada ölüm korkusuyla büyük sıkıntılar çeken ve kendisine bakım yapılmayan Sultân Abdülaziz, yeni Padişah’a hitâben kendisinin Çırağan Sarayı’na nakli için insanı hüzne boğacak manalarda tezkireler kaleme almıştır. Bunun üzerine Çırağan Sarayı’nın üst tarafında V. Murad için yapılan dairelere getirilmiştir. Burada da ölüme terkedilmiş gibi bakımı yapılmayan Sultân Abdülaziz’in hayatından bıktığı ve hatta ölümü arzuladığı doğru olabilir. Ancak intihar ettiğine inanmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 198px; DISPLAY: block; HEIGHT: 159px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453254480053763922" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63aDplpf1I/AAAAAAAAAIU/BaLWiSxgiG8/s400/abdlazizkanlgmlekji8.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;4 Haziran 1876 sabahı haremdeki kadınların çığlıklarıyla Abdülaziz’in vefât ettiği öğrenilmiştir. Duruma müdahale eden Serasker Hüseyin Avni Paşa, hemen Fahri Bey isimli Abdülaziz’in yakın hizmetkârlarından birine, “Sultân Abdülaziz’in sabahleyin vâlidesini ve câriyeleri yanından kovarak oda kapısını kapattığını, sakalını düzeltmek için bir makas istediğini ve bu makas ile kollarının kan damarlarını kestiğini ve içeriye girildiğinde hayatını kurtarmanın mümkün olmadığını” söyletmişler; getirdikleri kendi tabiblerine doğru dürüst muayene bile ettirmeden subaylar eli ile cesedini açık bir şekilde Karakol’a iletmişlerdir. Maalesef, resmî olarak tutulan ölüm raporunda, son zamanlarda aklî dengesini bozduğu ve neticede intihar ettiği yazılarak mesele kamuoyuna böylece duyurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu daha sonra çok tartışılmıştır. Çünkü tarih çarpıtılmış ve gizlenmiştir. Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa ve arkadaşlarının işlettikleri bir cinayettir. Zira;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvela, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’an ve kanunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, asla bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel-acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır. Hüseyin Avni Paşa, muâyene taleplerini şiddetle reddetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü olarak, asıl kendilerine sorulması gereken ailesine yani vâlide sultân ve câriyelere konu sorulmamış, tam tersine, gelen subaylardan Nazif isminde birisi, Vâlide Sultân’ın kulağındaki altın küpeyi çekip alacak kadar alçalmış ve hadiseyi bilen yakınları, olaydan sonra zulme ve baskıya maruz bırakılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü olarak, Ahmed Cevdet Paşa’nın nakline göre, sonradan V. Murad’ın yakınlarından biri olayı kendisine anlatınca, Padişah olayın dehşetinden aklını kaçırmış ve delirmiştir. Ahmed Cevdet Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın bir aralık olayı kendisine anlatmak istediğini ve ancak anlatamadan öldüğünü bizzat nakletmektedir. Hatta Ahmed Cevdet Paşa 1298/1881 tarihine kadar olayın müphem ve şüpheli kaldığını, o tarihe kadar herkesin intihar ettiğine inandığını ve bu tarihden itibaren meselenin anlaşıldığını kaydetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşinci olarak, o dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan muteber tarihçilerin (Ahmed Cevdet Paşa ve Mahmûd Celâleddin Paşa giibi), son dönem tarihçilerin (Abdurrahman Şeref ve Mahmut Kemal gibi) ve de olay sırasında yayınlanan Avrupa basınının da kanaati olayın bir cinâyet olduğu yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve benzeri hırslı kişiler, kendi gayr-i meşru emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehid etmişlerdir[1].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Mahmûd Celâleddin Paşa, Mir’ât-ı Hakikat c. I, sh. 116-121; Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, c. IV, sh. 155-160; Karal, Osmanlı Tarihi, c. V, sh. 169-264; VII, sh. 355-360; Abdurrahman Şeref, “Sultân Abdülaziz’in Vefatı İntihar mı Katl mi?”, TTEM, nr. 6(83), sh. 321-325; Uzunçarşılı, “Sultân Abdülaziz Vak’asına Dair Vak’anüvis Lütfi Efendi’nin Bir Risalesi”, sh. 349-373. Uluçay, Padişahların Kadınları Ve Kızları, 162-166; Öztuna, Devletler Ve Hânedânlar, II, 274-288.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldız Mahkemesi&lt;br /&gt;Otuz ikinci Osmanlı Pâdişâhı Abdülazîz Hanın tahttan indirilerek şehit edilmesine sebep olanları yargılamak için kurulan mahkeme. Yıldız Sarayı yakınındaki Malta Karakolunun yanında kurulan bir çadırda görüldüğü için bu ad verilmiştir.&lt;br /&gt;Sultan Abdülazîz Han; Sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislâm HayrullahEfendi ve Midhat Paşanın gizli çalışmaları neticesinde 30 Mayıs 1876’da tahttan indirildi. Hüseyin Avni Paşanın ayda yüz altın lira maaşla Fer’iyye Sarayına bahçıvan adıyla aldığı Cezayirli Mustafa, Yozgatlı Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed adlı pehlivanlar tarafından 4 Haziran 1876’da şehit edildi. Fakat intihar süsü verilerek olayın üzerine gidilmedi.&lt;br /&gt;Sultan Beşinci Murâd Hanın kısa saltanatından sonra pâdişâh olan Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesiyle ilgili olarak el altından soruşturmaya başladı. Bizzat veya vâsıtalı olarak yaptığı soruşturma neticesinde amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, sûikastle öldürüldüğü kanaatine vardı. Olayın resmî olarak soruşturulmasını istedi. Savcı olarak vazifelendirilen Fındıklılı Mehmed Efendi 1 Nisan 1881’de soruşturmaya başladı. Soruşturma komisyonunda Şûray-ı Devlet Tanzimat Dâiresi başkanı Çorluluzâde Mahmûd Celâleddîn Beyle mâbeynci Râgıb Bey de vazifelendirildiler. Yapılan soruşturma sırasında sanıklar ve şâhitler dinlendi. Soruşturma neticesinde; bahçıvan ve uşak olarak üç kişinin yüzer altın lira aylıkla Abdülazîz Hanın hizmetine tâyin olundukları, Abdülazîz Hanın icâbında kendisini savunabileceği palasının bir tertiple alındığı, üzerinde daha hayat eseri varken doktorlara odasında muâyene ettirilmeden bir pencere perdesine sarılarak alelacele Fer’iyye Karakoluna indirildiği, ölümü hakkında on dokuz doktor tarafından verilmiş raporun yazılı ve açık olmadığı ve bileklerini keserek intihar ettiği söylenen makasın bu yaraları meydana getirilebileceği kaydıyla yetinilerek kapalı ifâdede bulunulduğu, Hüseyin Avni Paşanın; “Bu avam cenâzesi değildir. Size her tarafını muâyene ettirmem.” demek sûretiyle tam muâyeneye mâni olduğu, cenâze görülmeden yalnız Fahri Beyin sözüyle yetinilmek sûretiyle şer’î (dînî) îlam yazıldığı, Abdülazîz Hanın hizmetine tâyin edilen pehlivan Mustafalar ve Hacı Mehmed’in olaydan sonra cüzi bir maaşla emekliye ayrıldıkları halde “Yüksek maaşla memleketlerine gönderilmiştir” diye halka îlân edildiği, Abdülazîz Hana büyük kin besleyen Hüseyin Avni Paşanın olay günü Kuzguncuk’taki yalısından ilk olarak Fer’iyye’ye gelmiş olduğu, Dâmâd Mahmûd Celâleddîn ve DâmâdNûri paşaların Beşinci Murâd’ın annesinin isteğiyle Abdülazîz Hanı öldürmek üzere emir verdiklerini beyan ettikleri ortaya çıktı. Soruşturma neticesinde hazırlanan raporda Abdülazîz Hanın ölümünün intihar olmayıp suikast sebebiyle olduğu belirtildi.&lt;br /&gt;Sultan İkinci Abdülhamîd Han bu raporu Şeyhülislâm UryânizâdeAhmed Esad Efendi, Dâhiliye Nâzırı Mahmûd Nedim Paşa, Tunuslu HayreddînPaşa ve Şûray-ı Devlet Tanzimat Dâiresi başkanı Mahmûd Celâleddîn Beyden meydana gelen bir komisyona ve Sadrâzam, Şeyhülislâm, Dâhiliye Nâzırı ve Hâriciye nâzırından meydana gelen ikinci bir üst heyete inceletti. Bakanların tam kanaat getirmesi için sanıkların ve şâhitlerin Bakanlar Kurulu huzûrunda ifâdelerinin dinlenmesini de uygun gören Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bu görüşünü heyete bildirdi. Ayrıca bu işle ilgili görülen Mütercim Rüşdî ve Midhat paşaların da tutuklanarak muhâkeme edilmeleri için olağanüstü bir Soruşturma Meclisinin kurulmasını Bakanlar Kurulu (Vekiller Heyeti) üyelerine bildirdi. Bunun için sarayda toplanarak bir karar vermelerini istedi. Sadrâzam Saîd Paşanın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu (Vekiller Heyeti) meseleyi görüştü. İfâdeleri tespit edilmiş olan sanıklar hakkındaki iddianâme okundu, fâillerden bir kısmı getirtilip Bakanlar Kurulu huzûrunda konuşturuldu. Durumu tekrar değerlendiren Bakanlar Kurulu, sanıkların cezâlandırılmak üzere evraklarıyla birlikte mahkemeye sevk edilmelerini, Yıldız Sarayı yakınında Malta Karakolunun yanındaki bir çadırda mahkeme kurulmasını, mahkemenin alenî (açık) olması ve seyircilerin Adliye Nâzırlığından alınacak dâvetiye ile mahkeme salonuna girmeleri gibi hususları kararlaştırdı.&lt;br /&gt;Mahkemeye Adliye Nâzırlığından alınan dâvetiye ile girildiği için yabancı muhâbirlerin ve kordiplomatiğin hepsine ve sanıkların âilelerine dâvetiyeler verildi. Türk gazetecileri de mahkemeyi tâkip ediyorlardı. Sanıkların duruşma ve muhâkemeleri temyize bağlı İstinaf Mahkemesinin Cinayet Mahkemesi tarafından yürütülecekti. Bu mahkemenin reisi Ali Sürûrî Efendi, ikinci reisi de Hristo Forides idi. Mahkeme heyetinin diğer üyeleri, Emin Bey, Hüseyin Hâmid Bey, Emin Efendi, Gadban Efendi ve savcı, Latif Bey yardımcıları ise Reşid ve Raif beylerdi. Ayrıca soruşturmayı yapmış olan Fındıklılı Mehmed Efendi ile Hüseyin Şükrü Efendi de bu heyette yer almıştı.&lt;br /&gt;27 Haziran 1881 Pazartesi günü saat 10.00’da başlayan mahkemeye başta Midhat Paşa olmak üzere on bir sanık getirildi. Kalabalık bir dinleyici kitlesinin tâkip ettiği sabah oturumunda savcının iddianamesi okundu. Sanıklar veya avukatları ile şâhitler dinlendi.&lt;br /&gt;Reis Sürûrî Efendi şâhitlere sanıkların itirazlarını dinlettikten sonra, sanık avukatlarının savunmaları ve sanıkların savunmaları dinlendi. 29 Haziran Çarşamba günü saat 11.00’de reis Sürûrî Efendi; “Bugün mahkeme, müdde-i umûmî (savcı) beyle müdâfileri dinledikten ve yeniden müşâverede bulunduktan sonra hak edilen cezâların miktarını açıklayan hükmünü beyân edecektir. Söz savcınındır” dedikten sonra duruşmayı açtı. Savcı sanıklar hakkında Cezâ Kânununun ilgili maddelerinin tatbikini taleb etti. Sonra söz alan sanık avukatları müvekkillerini savundular. Bundan sonra hâkimler yarım saat çekildiler. Bu müddet sonunda reis Sürûrî Efendi verilen cezâları bizzat okumaya başladı.&lt;br /&gt;Karara göre; Abdülazîz Han tahttan indirildikten sonra kaldığı Fer’iyye Sarayının bahçıvan ve bekçileri Pehlivan Mustafa, Cezayirli Pehlivan Mustafa ve Boyabatlı Pehlivan Hacı Mehmed ile Mâbeynci Fahri Bey, Ali Bey, Necib Bey, Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa ve Dâmâd Nûri Paşa îdâma, Seyyid Bey ve İzzet Bey onar sene hapse mahkûm edildiler. Cinâyete ortak olduğu anlaşılan, fakat cezâsı tespit edilmemiş olan Midhat Paşa da kendisini savundu. Mahkeme heyeti karar için çekildi. İkinci reis Hristo Forides tekrar celseyi açarak, Midhat Paşanın da îdâma mahkûm edildiğini, temyiz yolunun açık olduğunu, îtiraz için sekiz gün mühlet verildiğini açıkladı. Abdülazîz Hanın öldürülmesinde eli bulunanlardan Hüseyin Avni ve Kayserili Ahmed Paşalar mahkemeden önce öldükleri için haklarında işlem yapılmadı. Midhat Paşa 6 Temmuz 1881’de temyize başvurdu. Temyiz Mahkemesi Midhat Paşanın îtirâzını görüşerek taleplerinin reddine karar verdi. Mahmûd Celâleddîn ve Nûri Paşaların cezâlarının hafifletilmesinin kararı ile Temyiz Cezâ Dâiresinin tasdikine âit iki îlâm Adliye Nezâretine gönderildi. Adliye Nâzırı Ahmed Cevdet Paşa ve başvekil ünvânıyla Sadrazam olan Küçük Saîd Paşa da îlâmları göndererek Vekiller Heyetinde görüşülmesini istedi. Vekiller Heyeti toplanarak felâketlerin kaynağının Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi olduğunu, ayrıca mahkeme kararlarını değiştirmeye selâhiyet ve lüzum olmadığını, cezâların affı veya hafifletilmesinin Kânûn-i Esâsîye göre pâdişâhın yetkisi dâhilinde olduğunu belirtti. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bakanlar dışında birçok devlet adamının katılmasıyla bir heyet toplayarak mahkeme kararlarının aynen tatbiki veya değiştirilmesi hakkında tek tek tekliflerinin bildirilmesini istedi. 9 Temmuz günü Yıldız Sarayında eski sadrâzamlardan Safvet Paşanın başkanlığında toplanan 25 kişilik heyetten 15 kişi kararların aynen uygulanmasını, 10 kişi ise cezâların hafifletilmesini istedi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, heyet üyelerinin yazılı mütâlaalarını tek tek inceledikten sonra kendi yetkisine dayanarak îdâm cezâlarının hepsini ömür boyu hapse çevirdi. Sivil ve askerî rütbelerini, nişanlarını ve madalyalarını kaybeden mahkûmların on birinin de cezâlarını Hicaz eyâletindeki Taif Kalesinde çekmeleri kararlaştarıldı. Mahkûmlar cezâlarını çekmek üzere Taif’e gönderildi. Böylece Osmanlı târihinde karanlıkta bırakılmak istenen bir cinâyet de aydınlığa kavuşturuldu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3444157315941209499?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3444157315941209499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/sultan-abdulaziz-intiharm-etmistir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3444157315941209499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3444157315941209499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/sultan-abdulaziz-intiharm-etmistir.html' title='Sultân Abdülaziz intihar&apos;mı etmiştir yoksa şehid&apos;mi edilmiştir'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63aMn_WHzI/AAAAAAAAAIc/deD_N13q8NE/s72-c/abdlazizkanlgmlek2lj5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-5033844267238365915</id><published>2010-03-27T11:43:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T12:00:23.783+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Paşaları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Sultanlarının Vezirleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63W1QqijFI/AAAAAAAAAIM/piZnRif58q0/s1600/img015_1240776034.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 347px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453250934310341714" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63W1QqijFI/AAAAAAAAAIM/piZnRif58q0/s400/img015_1240776034.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;Osman Gazi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Orhan Gazi&lt;br /&gt;Alaüddin Paşa (İlk sadrazam)&lt;br /&gt;Gündüz Alp (İnönü Beyi)&lt;br /&gt;Hasan Alp (Yarhisar Beyi)&lt;br /&gt;Turgut Alp (İnegöl Beyi)&lt;br /&gt;Konur Alp&lt;br /&gt;Abdurrahman Gazi&lt;br /&gt;Samsa Çavuş&lt;br /&gt;Köse Mihal Gazi&lt;br /&gt;Yutulmuş Birader&lt;br /&gt;Ak Temür (Osman Gazi'nin torunudur)&lt;br /&gt;Karamürsel&lt;br /&gt;Akçakoca&lt;br /&gt;Saltuk Alp&lt;br /&gt;Taz Ali&lt;br /&gt;Akbaş&lt;br /&gt;Mahmut Alp&lt;br /&gt;Karaoğlan&lt;br /&gt;Kara Tekin&lt;br /&gt;Candarlı Mevlana Kara Halil&lt;br /&gt;Aydoğdu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;Orhan Gazi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Alaüddin Paşa&lt;br /&gt;Süleyman Paşa&lt;br /&gt;Mahmutoğlu Nizamüddin Paşa&lt;br /&gt;Hacı Paşa&lt;br /&gt;Sinanüddin Yusuf Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Murad&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Sinanüddin Yusuf Paşa&lt;br /&gt;Çandarlı Kara Halil Hayreddin&lt;br /&gt;Çandarlı Ali Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Bayezid&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çandarlı Ali Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Mehmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Osmancıklı İmam-zade Halil Paşa&lt;br /&gt;Çandarlı İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Amasyalı Bayezid Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Murad&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Amasyalı Bayezid Paşa&lt;br /&gt;Çandarlı İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Amasyalı Hızır Danişmendoğlu Koca Mehmed Nizamüddin Paşa&lt;br /&gt;Çandarlı Halil Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Mehmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çandarlı Halil Paşa&lt;br /&gt;Mahmud Paşa&lt;br /&gt;Rum Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İshak Paşa&lt;br /&gt;Gedik Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Karamani Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Bayezid&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İshak Paşa&lt;br /&gt;Davud Paşa&lt;br /&gt;Hersek-zade Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Çandarlı İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Mesih Paşa&lt;br /&gt;Hadım Ali Paşa&lt;br /&gt;Koca Mustafa Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Selim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Koca Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Hersekzade Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Dukakinoğlu Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Hadım Sinan Paşa&lt;br /&gt;Yunus Paşa&lt;br /&gt;Piri Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Süleyman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Piri Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Ayas Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Lütfi Paşa&lt;br /&gt;Hadım Süleyman Paşa&lt;br /&gt;Rüstem Paşa&lt;br /&gt;Kara Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Semiz Ali Paşa&lt;br /&gt;Sokullu Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Selim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sokullu Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Semiz Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Lala Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Koca Sinan Paşa&lt;br /&gt;Kanijeli Siyavuş Paşa&lt;br /&gt;Özdemiroğlu Osman Paşa&lt;br /&gt;Mesih Paşa&lt;br /&gt;Ferhad Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;III. Murad&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sokullu Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Semiz Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Koca Sinan Paşa&lt;br /&gt;Kanijeli siyavuş Paşa&lt;br /&gt;Özdemiroğlu Osman Paşa&lt;br /&gt;Mesih Paşa&lt;br /&gt;Ferhad Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;III. Mehmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ferhad Paşa&lt;br /&gt;Koca Sinan Paşa&lt;br /&gt;Lala Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Damad İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Cığala-zade Sinan Paşa&lt;br /&gt;Hasan Paşa&lt;br /&gt;Cerrah Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Yemişçi Hasan Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Ahmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Malkoç Ali Paşa&lt;br /&gt;Lala Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Derviş Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Kuyucu Murad Paşa&lt;br /&gt;Nasuh Paşa&lt;br /&gt;Öküz Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Halil Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Osman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Halil Paşa&lt;br /&gt;Kara Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Güzelce Ali Paşa&lt;br /&gt;Ohrili Hüseyin Paşa&lt;br /&gt;Dilaver Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;IV. Murad&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kemankeş Kara Ali Paşa&lt;br /&gt;Çerkes Hasan Paşa&lt;br /&gt;Müezzinzade Hafız Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Halil Paşa&lt;br /&gt;Hüsrev Paşa&lt;br /&gt;Topal Recep Paşa&lt;br /&gt;Tabanı Yassı Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Bayram Paşa&lt;br /&gt;Tayyar Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Kemankeş Kara Mustafa Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;İbrahim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kemankeş Kara Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Civan Kapıcıbaşı Sultanzade Semin Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Salih Paşa&lt;br /&gt;Kara Musa Paşa&lt;br /&gt;Hezarpare Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;IV. Mehmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sofu Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Kara Murad Paşa&lt;br /&gt;Melek Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Siyavuş Paşa&lt;br /&gt;Gürcü Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Tarhuncu Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Derviş Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İpşir Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Süleyman Paşa&lt;br /&gt;Deli Hüseyin Paşa&lt;br /&gt;Zurnazen Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Boynueğri Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Köprülü Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Merzifonlu Kara Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Kara İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Sarı Süleyman Paşa&lt;br /&gt;Siyavuş Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Süleyman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Siyavuş Paşa&lt;br /&gt;Nişancı Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Bekri Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Ahmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Arabacı Ali Paşa&lt;br /&gt;Çalık Ali Paşa&lt;br /&gt;Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Sürmeli Ali Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Mustafa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sürmeli Ali Paşa&lt;br /&gt;Elmas Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Amcazade Hüseyin Paşa&lt;br /&gt;Daltaban Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Rami Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;III. Ahmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kavanoz Nişancı Ali Paşa&lt;br /&gt;Enişte Hasan Paşa&lt;br /&gt;Kalaylıkoz Ahmede Paşa&lt;br /&gt;Baltacı Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Çorlulu Ali Paşa&lt;br /&gt;Köprülü-zade Damad Numan Paşa&lt;br /&gt;Baltacı Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Ağa Yusuf Paşa&lt;br /&gt;Silahdar Süleyman Paşa&lt;br /&gt;Hacı Halil Paşa&lt;br /&gt;Nişancı Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Mahmud&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Damad Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Kabakulak İbrahim Paşa&lt;br /&gt;Topal Osman Paşa&lt;br /&gt;Hekimoğlu Ali Paşa&lt;br /&gt;Gürcü İsmail Paşa&lt;br /&gt;Seyyid Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Muhsin-zade Abdullah Paşa&lt;br /&gt;Yeğen Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Hacı İvaz Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Nişancı Hacı Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Hekimoğlu Ali Paşa&lt;br /&gt;Seyyid Hasan Paşa&lt;br /&gt;Tiryaki Hacı Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Boynueğri Seyyid Abdullah Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Paşa&lt;br /&gt;Bahir Mustafa Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;III. Osman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bahir Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Hekimoğlu Ali Paşa&lt;br /&gt;Başdefterdar Naili Abdullah Paşa&lt;br /&gt;Bıyıklı Ali Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Said Paşa&lt;br /&gt;Bahir Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Koca Ragıp Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;III. Mustafa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Koca Ragıp Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Hamza Hamid Paşa&lt;br /&gt;Bahir Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Muhsin-zade Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Hamza Mahir Paşa&lt;br /&gt;Hacı Mehmed Emin Paşa&lt;br /&gt;Moldovancı Ali Paşa&lt;br /&gt;İvaz-zade Halil Paşa&lt;br /&gt;Silahdar Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Muhsin-zade Mehmed Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Abdülhamid&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Muhsin-zade Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İzzet Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Derviş Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Darendeli Cebecizade Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Kalafat Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Seyyid Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İzzet Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Hacı Yeğen Mehmet Paşa&lt;br /&gt;Halil Hamid Paşa&lt;br /&gt;Şahin Ali Paşa&lt;br /&gt;Koca Yusuf Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;III. Selim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Koca Yusuf Paşa&lt;br /&gt;Meyyit Hasan Paşa&lt;br /&gt;Gazi Hasan Paşa&lt;br /&gt;Çelebizade Şerif Hasan Paşa&lt;br /&gt;Koca Yusuf Paşa&lt;br /&gt;Damat Melek Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İzzet Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Yusuf Ziyaüddin Paşa&lt;br /&gt;Hafız İsmail Paşa&lt;br /&gt;İbrahim Hilmi Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;IV. Mustafa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İbrahim Hilmi Paşa&lt;br /&gt;Çelebi Mustafa Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Mahmud&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Alemdar Mustafa Paşa&lt;br /&gt;Memiş Paşa&lt;br /&gt;Yusuf Ziyaüddin Paşa&lt;br /&gt;Laz Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Hurşid Ahmed Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Rauf Paşa&lt;br /&gt;Derviş Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Seyyid Ali Paşa&lt;br /&gt;Benderli Ali Paşa&lt;br /&gt;Hacı Salih Paşa&lt;br /&gt;Hamdullah Paşa&lt;br /&gt;Ali Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Said Galip Paşa&lt;br /&gt;Benderli Selim Sırrı Paşa&lt;br /&gt;İzzet Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Reşid Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Rauf Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;I. Abdülmecid&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Koca Hüsrev Mehmed Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Rauf Paşa&lt;br /&gt;İzzet Mehmed Paşa&lt;br /&gt;İbrahim Sarım Paşa&lt;br /&gt;Mustafa Reşid Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Rauf Paşa&lt;br /&gt;Damad Mehmed Ali Paşa&lt;br /&gt;Mustafa Naili Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Ali Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Ali Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Rüştü Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;Abdülaziz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mehmed Emin Paşa&lt;br /&gt;Ali Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Fuad Paşa&lt;br /&gt;Yusuf Kamil Paşa&lt;br /&gt;Mütercim Rüştü Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Emin Ali Paşa&lt;br /&gt;Mahmud Nedim Paşa&lt;br /&gt;Mithat Paşa&lt;br /&gt;Ahmed Esad Paşa&lt;br /&gt;Mehmed Rüşdü Paşa&lt;br /&gt;Hüseyin Avni Paşa&lt;br /&gt;Esad Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;II. Abdülhamid&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mütercim Rüştü Paşa&lt;br /&gt;Mithat Paşa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;V. Mehmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Hilmi Paşa&lt;br /&gt;Hakkı Paşa&lt;br /&gt;Said Paşa&lt;br /&gt;Gazi Ahmed Muhtar Paşa&lt;br /&gt;Kamil Paşa&lt;br /&gt;Mahmud Şevket Paşa&lt;br /&gt;Said Halim Paşa&lt;br /&gt;Talat Bey&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;VI. Mehmed&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Talat Paşa&lt;br /&gt;Ahmed İzzet Paşa&lt;br /&gt;Tevfik Paşa&lt;br /&gt;Damat Ferid Paşa&lt;br /&gt;Ali Rıza Paşa&lt;br /&gt;Salih Paşa&lt;br /&gt;Damat Ferid Paşa&lt;br /&gt;Tevfik Paşa &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-5033844267238365915?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/5033844267238365915/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-sultanlarnn-vezirleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/5033844267238365915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/5033844267238365915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-sultanlarnn-vezirleri.html' title='Osmanlı Sultanlarının Vezirleri'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63W1QqijFI/AAAAAAAAAIM/piZnRif58q0/s72-c/img015_1240776034.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-5661675548372570882</id><published>2010-03-27T11:38:00.003+02:00</published><updated>2010-03-27T11:42:22.074+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çanakkale Savaşı'/><title type='text'>Arıburnu Muharebeleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63SvTRCIdI/AAAAAAAAAIE/B15v-9329Us/s1600/9.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 347px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453246433882939858" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63SvTRCIdI/AAAAAAAAAIE/B15v-9329Us/s400/9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;25 Nisan sabahı Anadolu yakasına Fransz çıkartması başlamazdan önce, Anzak adıyla anılan Avustralya ve Yeni Zelanda tümenlerinden kurulu ordu, Arıburnu bölgesinde karaya çıkmaya başladı. Karşılarında Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) komutasında 19. Tümen bulunuyordu501. Tümen komutanı ilk çıkartma haberi üzerine bütün birlikleri harekete hazır duruma getirmekle beraber, bağlı bulunduğu kolordudan herhangi bir talimat gelmediğinden beklemek zorunda kaldı. Düşmanın Kabatepe gerisindeki sırtları sarmakta olduğunu öğrenmesi üzerine komutan, sorumluluğu üzerine alarak bir kısım kuvvetleriyle Kocaçimen Tepesi'ne yöneldi. Bir birliğimizin Conk Bayırı'na çıktığım Öğrenince oraya koştu. Cephanesi kalmadığından "Düşmandan kaçılmaz!" diyerek askerlere süngü taktırtıp mevzi aldırdı. Düşman da mevziye girdi. Bu suretle kazanılan an Mustafa Kemal'in yaşamında olduğu kadar Çanakkale Savaşı'nın kaderinde de önemli rol oynadı. Bu müddet içinde Mustafa Kemal istirahat için geride bırakmış olduğu kuvveti getirterek düşmana saldırdı ve onu yapışmış olduğu sırttan geri attı. Bu suretle ne Liman Paşa'nın ne de Cevat Paşa'nın stratejik önemini kavrayamamış oldukları Yarımada'nın güney kısmının anahtarı olan Conkbayırı ile Sarıbayır düşman eline geçmekten kurtulmuş oldu. İngilizler buralara yerleşmiş olsalardı, Türklerin savunma sistemi çökecek, bu çöküş ile belki de düşman çıkarması ve savaşın sonu da hızlanmış olacaktı. Düşman söz konusu saldırıyı takiben denize dökülemedi. Fakat Yarımada'nın boşaltılmasına kadar sürecek müddet zarfında savaş gemilerinin korunmasının yapılacağı dar bölgeye sıkıştırılmış oldu. Bu bölgede başlayan mevzi savaşı arasıra iki taraf kuvvetlerinin saldırıya geçmeleriyle noktalanıyordu. 6 Mayıs'ta Türk kuvvetlerinin İngilizleri denize dökmek için giriştikleri saldırı başarısızlıkla sonuçlanınca, burada tekrar mevzi savaşlara dönüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu’ndaki Anzak Kolordusunun Nisan’da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde’ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı.25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu’nun 1. Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00’te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır.&lt;br /&gt;Anzak Koyu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı’da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür. O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:&lt;br /&gt;- Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.&lt;br /&gt;- Efendim düşman dediler!&lt;br /&gt;- Nerede?&lt;br /&gt;- İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.&lt;br /&gt;Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:&lt;br /&gt;- Düşmandan kaçılmaz, dedim.&lt;br /&gt;- Cephanemiz kalmadı, dediler.&lt;br /&gt;- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.&lt;br /&gt;Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...”&lt;br /&gt;Gerçekten de, çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf ta mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğü'nün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Çanakkale Savaşları Kara Harekatı’nın kaderini belirleyen önemli anlardan birisidir. Böylesine önemli anda kilit rolü oynayan kişi ise, tartışmasız Mustafa Kemal’dir. Bu husus, Çanakkale Savaşları tarihiyle uğralan Türk ve yabancı bütün uzmanlar tarafından doğrulanıp vurgulanmaktadır.&lt;br /&gt;Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa'nın izniyle, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay'a şu emri verir : “ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27. Alayın birlikleri ve 57. Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu’nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu’nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başlayarak harekat, 1915’in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçecektir. Bu çarpışmalar sırasında Türkler de, Anzaklar da ağır kayıplar vermişlerdir. Ağustos ile birlikte ise savaş şiddetli çarpışmalara dönüşür. Tıpkı Seddülbahir’de olduğu gibi, Anzak ordusu da taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerde 3-4 km.lik bir mesafe ilerleyip, boşaltmaya kadar da o noktada kalmışlardır&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-5661675548372570882?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/5661675548372570882/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/arburnu-muharebeleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/5661675548372570882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/5661675548372570882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/arburnu-muharebeleri.html' title='Arıburnu Muharebeleri'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63SvTRCIdI/AAAAAAAAAIE/B15v-9329Us/s72-c/9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-4182115879634289304</id><published>2010-03-27T11:23:00.003+02:00</published><updated>2010-03-27T11:30:18.709+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Piri Reis'/><title type='text'>Piri Reis Haritası Hakkında İzahname (TTK'dan)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63P05GShDI/AAAAAAAAAH8/wh1lTdX4axE/s1600/pirireis1ky9.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453243231402886194" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63P05GShDI/AAAAAAAAAH8/wh1lTdX4axE/s400/pirireis1ky9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Türk Tarih Kurumu Yay. I. Dizi-Sayı 1&lt;br /&gt;1. baskı 1935&lt;br /&gt;2.baskı 1999&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PİRİ REİS haritası, Topkapı Sarayının kadîm eserler müzesi haline getirildiği sıralarda, Millî Müzeler Müdürü Bay Halil Ethem tarafından, 1929 senesinde, bulunmuştur. Bay Halil Ethem bu haritayı, o zamanlar İstanbul'da misafir bulunan Alman müsteşriklerinden Prof. Kahle ile birlikte tetkik etti ve Prof. Kahle bu tetkiklerin neticesini 1931 senesi Eylülünde Layden'de in'ikat eden XVIII inci Müsteşrikler Kongresine bildirdi. Muhterem Türk ve Alman âlimlerinin bu keşfi ilim âleminin nazarı dikkatini celbetti ve Prof. Kahle'nin maruzası İtalyan ve İspanyol dillerine tercüme olunup, tabı ve neşredildi ; Viyana Üniversitesi Coğrafya Profesörü Oberhummer tarafından da 1931 senesi kânunuevvelinde, Viyana Akademisine bu keşfe dair izahat verildi.&lt;br /&gt;Bazı Türk ve ecnebi gazeteler de Kristof Kolomb'un haritası unvanile mevzubahsimiz olan haritadan, noksan ve hatalı bir surette bahse girişmiş olduklarından, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, bu hataların tashihi maksadile Londra'da çıkan "The Illustrated London News" adlı resimli mecmuaya bir makale ile haritadan ve Piri Reisin "Bahriye" adlı kitabındaki resimlerden fotoğrafiler çıkartıp gönderdi ; bu makale ve resimler ingilizce mecmuanın 23 temmuz 1932 tarihli nüshasında intişar etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Profesör Kahle "Forschungen und Fortschritte" (" Forşungen unt Fortşritte" = Tetkik ve terakkiler) mecmuasının Temmuz 1932 tarihli nüshasında bu mevzua dair bir makale neşretti. Profesör A. Deissmann dahi 1933 senesi, Berlinde tab'olunmuş " Forschungen und Funde im Serai" ( "Forşungen unt Funde im Seray = Saraydaki tetkik ve keşifler) adlı bir tetkiknamesinde, Piri Reis haritasından bahsetti.&lt;br /&gt;Nihayet Profesör Kahle, " Die verschollene Columbus - Karte von 1498 in einer türkischen Weltkarte von 1513" ("Di ferşollene Kolumbus -Karte fon 1498 in ayner türkişen Veltkarte fon 1513 " = 1513 tarihli türkçe bir dünya haritasında kaybolmuş 1498 tarihli Kolombos haritası) adlı bir risale yazıp 1933 senesinde neşretti. Bu risale Piri Reis haritasına dair hayli malûmatı ve haritanın iki fotoğrafisini ihtiva etmektedir [2].&lt;br /&gt;Yukarda yazılan kısa bibliografya gösteriyor ki Piri Reis haritası, coğrafya âlimlerini alâkadar etmiş ve az zamanda bunun üzerine epey çalışılmıştır.&lt;br /&gt;Millî tarih meselelerine derin vukufla verdikleri büyük ehemmiyet malûm olan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Kamâl Atatürk, Piri Reis haritasını, Ankara'ya getirterek bizzat tetkik buyurdukları gibi, Devlet Matbaasında faksimile usulile teksirini de emreylediler. Cumhuriyet Hükûmetinin itina ve himmeti sayesinde en mükemmel matbaalar seviyesine ermiş olan Devlet Matbaası, bu haritayı aslından farksız denebilecek bir surette tab'a muvaffak oldu.&lt;br /&gt;Bu haritayı vücuda getiren Piri Reis, XV inci asrın son rub'unda Türklerin Akdeniz Amirallerinden bulunan meşhur Kemal Reisin kardeşi oğludur. Tarih, Piri Beyin en son resmî vazifesi olarak, Kızıl Deniz ve Umman Denizi donanmalarının Amirallığını tesbit eder.&lt;br /&gt;Piri Reis donanma kumandanlığı vazifesini ifa ettiği gibi, o zamanın denizcilik ilimlerile de meşgul olmuştur. Reisin denizcilik nazariyatındaki kudret ve meharetini, mevzubahsimiz harita ile "Bahriye" adlı kitabı açık göstermektedir. "Bahriye" Akdenizle o zamanlar Akdeniz kıyılarında bulunan şehir ve memleketleri tarif ve tersim ettiği gibi, denizciliğe, gemiciliğe dair de mühim malûmat verir [3].&lt;br /&gt;Piri Reis, haritasını 1513 senesi Gelibolu şehrinde inşa ve tersim etmiştir ; ve bu tarihten dört sene sonra, yani 1517 de, Mısır Fatihi Sultan Selim I e, Mısırda bulunduğu sıralarda bizzat takdim eylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harita, parşömen üzerine, renkli olarak, itina ile yapılmıştır.&lt;br /&gt;Piri Reis haritasının elde mevcut kısmı, büyük kıt'ada bir dünya haritasının bir parçasıdır. Haritaya dikkatle bakanlar, şark tarafı kenarlarındaki haşiyelerin yarı yarıya kesilmiş olduğunu göreceklerdir. Bundan da istihraç olunabilir ki tekmil harita dünyanın o zamanlar malûm olan kısımlarını, yani Avrupa, Asya ve Afrika ile Amerikanın keşfedilmiş parçalarını göstermekte idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müellif, haritasının bir haşiyesinde, haritayı telif ederken görmüş ve tetkik etmiş olduğu haritaları tafsil ile beyan eder; Antil kıyılarını tarif eden haşiyede işbu sahiller ve adalar için Kristof Kolomb'un haritasından istifade ettiğini söyler; amcası veya dayısı Kemal Reisin yanında esir olarak bulunan ve Kristof Kolomp ile üç defa Amerika'ya gittiğin ifade eden bir İspanyol'un sefer hakkındaki rivayetlerini tespit eder; Cenubî Amerika sahillerine ait haşiyelerde dört Portekiz'in yeni telif olunmuş haritalarını da gördüğünü beyan eyler. Kristof Kolomb'un haritasından istifade ettiğini şu satırlarla anlatır [4]:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu isimler ki mezbur Cezayir'de ve kenarlarında kim vardır, Kolonbo komuştur ki anınla malûm oluna.... bu kenarlar ve Cezirelerde kim vardır, Kolonbonun hartisinden yazılmıştır [5]. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eser büyük bir dünya haritası olduğu için eski dünyayı gösteren birtakım haritaları da tetkik eylemiş, bilhassa kendi ifadesîne göre "İskender zamanında" telif edilen haritaları ve "Mappamondo" ları ve Müslümanlar [6] tarafından vücuda getirilen sekiz kıt'a haritayı tetkik ve mütalea etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizzat Piri Reis, haritasının ne yolda telif olunduğunu, harita haşiyelerinden birisinde sarahatle anlatmaktadır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olunduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususan yirmi miktar hartiler ve Yappamondolar (Mappa Mondo) dan - yani İskenderi Zülkarneyn zamanında telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur; Arap taifesi ol hartiye Caferiye derler-anın gibi sekiz Caferiyeden ve bir arabî Hint hartisinden ve dört Portukalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin diyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur, ve bir dahi Kolonbo'nun Garp tarafında yazdığı hartiden bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu; şöyle ki bu diyarın artisih bahriler içinde nice sahih ve muteber ise, mezbnr harti de dahi yedi derya ile sahih ve muteberdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piri Reis haritasında asrın beynelmilel sayılan harita an'anelerine riayet ettiğini "Bahriye" sinde hususî bir fasıl içinde zikretmektedir : şehirler ve kaleler kızıl hatlarla, ıssız mahaller kara hatlarla, döküntüler, taşlıklar siyah noktalarla, sığlık ve kumluk yerler kızıl noktalarla, gizli kayalar ıstavroz işaretile gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piri Reis haritasında dikkate şayan noktalardan birisi, Afrika'nın Muhiti Atlasi sahilindeki mevkilere verilen adlardır. Babadağı, Akburun, Yeşilburun, Kızılburun, Kozlukburun, Altınırmak, Güzel körfez.... gibi ki bunların hepsi öz Türkçe'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci bir nokta da haritanın bir kopya olmayıp, muhtelif haritalardan ve Reisin ve dostlarının müşahedelerinden istifade suretile yapılmış orijinal bir eser olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teessüf olunur ki elimizdeki bu pek mühim harita, ancak bir parçadır ; başka parçaları kopup kaybolmamış olsa idi, 1513 senesinde yapılarak eski ve yeni dünyayı bir arada gösteren Türkçe mükemmel bir harita elimizde bulunmuş olurdu. Kristof Kolomb'un seyahatleri XV inci asrın son ve XVI ıncı asrın ilk senelerinde (Kolomp dördüncü seferinden 1504 te dönmüştür) olduğuna göre yeni keşiflerden pek az zaman sonra yapılan böyle bir harita, bütün dünya kıt'alarını bir arada gösteren ilk haritalardan biri demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasılı, XVI ıncı asrın başlarında tersim edilen bu harita muhtelif noktai nazarlardan çok kıymetli bir Türk eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piri Reis, haritasının kenar yazısında, Kristof Kolomb'un haritasından ve Portekiz haritalarından istifade ettiğini söylüyor. Kolomb'un şimdiye kadar bulunamamış haritasından istifade iddiası, şu suretle izah edilebilir: Türk bahriyelileri, Akdeniz'in Garp havzasında 1501 senesi ettikleri bir deniz muharebesinde İspanyol gemilerini zaptetmişlerdi; ve bu gemilerden birisinde Amerika'dan getirilmiş eşya bulmuşlardı. Kristof Kolomp, malûm olduğu üzere, üçüncü seyahatinden 1500 senesinde dönmüştü. Bu malûmata göre, Kemal Reis tarafından İspanyol gemisinde zaptolunan eşya arasında Kristof Kolomb'un haritası da bulunmuş olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika kâşifinin bu büyük keşfinden sonra tersim ettiği malûm olan harita şimdiye kadar hiçbir yerde bulunmamış olduğundan, Piri Reis haritası, Kolomb'un haritasına müteallik pek mühim bir memba demek olur. Kıymetli bir âlim ve kartoğraf olan Türk Reisi, iddia ettiği veçhile, Kolomb'un haritasını hakikaten elde ederek kendi haritasının çizilmesinde ondan istifade etmiş midir? Meselesini uzun, derin tetkikeden Alman Profesörü Kahle, Piri Reis'in iddiasının doğru olduğunu tespit etmektedir [7].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin medeniyetleri cihetinden de, bu harita büyük bir ehemmiyeti haizdir. XV inci asır sonları ile XVI ıncı asır başlarında yeni dünyanın keşfi, Osmanlı İmparatorluğu'nun menafiine doğrudan doğruya temas etmediği halde, Türk âlimlerinin bu keşfi pek yakından ve çok alâka ile takip etmiş olmaları, coğrafya ilminde ve harita tersiminde fevkalâde bir iktidar göstermeleri [8], o zaman Türklerinin Avrupa medenî hareketleri içinde bulunduklarını ispat etmektedir. Piri Reis'in yukarda zikrettiğimiz "Bahriye" adlı kitabı da bu hususun başka bir delilidir; çünkü "Bahriye" o zamanlar Akdeniz'e dair yazılan eselerin en mükemmellerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piri Reis haritasındaki haşiyelerin bazıları pek kolay okunamamaktadır. Haritayı mütalea edenlere kolaylık olmak için Cemiyetimiz azasından, eski ve bozuk yazıları okumakta mümaresesi olan Bay Hasan Fehmi'den o yazıların tetkikı rica edilmişti. Bay Hasan Fehmi çoğunu okumağa mavaffak oldu; okuyamadıklarını da ayrıca işaret etti.&lt;br /&gt;Haritanın garbı şimalî kenarından başlanarak cenuba doğru inilmek, sonra çepçevre ve merkeze doğru helezonî dolaşılmak üzere yazılar numaralanmıştır. Numara sırasile haşiyeler aşağıya naklolunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I - . . . . . . (Okunamıyor).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II - Bu diyarlar imaretliktir. Cümle halkı üryan yürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III - Bu diyara Antilya vilâyeti derler. Gün batısı canibidir. Dört cins tuti olur imiş, ak, kızıl, yeşil, kara. Halkı tuti etini yerler ve taçları cümle tuti yünündendir. Bunda bir taş olur, siyah mehenk taşına benzer, halkı nacak yerine anı kullanırlar imiş. Gayet te berk taş olduğunu . . . . . . ; biz ol taşı gördük.&lt;br /&gt;(Not - Piri Reis Bahriyesinde der ki: "Akdeniz'de elde ettiğimiz düşman kemilerinde hem bu tuti yününden olan külâhlardan bir tanesini ve mehenk taşına benziyen taşı bulmuştuk.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV -&lt;br /&gt;(İşbu haritayı Kemal Reisin biraderzadesi unvanile müştehir Piri ibni Hacı Mehmet 919 senesi muharreminde [ yani 1513 senesi 9 Mart ile 7 Nisan arasında ] Geliboluda tahrir eylemiştir.&lt;br /&gt;V - Bu fasıl işbu kenarların vedahi cezairin nice bulunduğunu beyan eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşbu kenarlara Antilya kıyıları derler. Arap tarihinin sekiz yüz doksan altı yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Cinevizden bir kâfir adına Kolonbo derler imiş, bu yerleri ol bulmuştur. Meselâ mezbur Kolonbonun eline bir kitap girmiş ki Mağrip Denizinin nihayeti yani gark (garp) tarafında kenarlar ve cezireler ve türlü türlü madenler ve dahi cevahir dağı vardır deyu bu kitapta bulur. Mezbur kitabı tamam mütalea ederek Cineviz ulularına bu kaziyeleri bir bir şerh edip eydür : gelin, bana iki pare gemi verin, varayım, ol yerleri bulayım, der. Bunlar eydürler: ey epter, Mağrip deryasının nihayeti payanı ve haddi(mi) bulunur? Buharı zulmetle doludur, derler. Mezbur Kolonbo görür ki Cinevizlerden çare yok, sürer, İspanya Beyine varır, hikâyeti bir bir arzeder. Anlar dahi Cinevizli gibi cevap verirler. Velhasıl bunlara Kolonbo hayli ibram eder. Ahir İspanya Beyi iki gemi verip bunun muhkem yarağın görüp eydür: ey Kolonbo, eğer senin dediğin gibi olursa, seni ol diyara kapudan ideyin, deyip mezbur Kolonboyu Bahri Mağribe gönderdi. Merhum Gazi Kemalin İspanyalı bir kulu vardı, mezbur kul Kolonbo ile üç defa ol diyara vardım, deyu merhum Kemal Reise hikâyet edip eydür: evvel Septe Boğazına vardık, dahi oradan gün batısı lodosun ikisinin ortasına... rast dört bin mil yürüdükten sonra karşımızda bir ada gördük; amma gittikçe deryanın mevci köpüklenmez olmuş, yani deniz sakin olup düzelmiş; ve Şimal yıldızı dahi - bahrîler puslalarında gene yıldız derler - ol yıldız gide gide dolunmuş görünmez olmuş; ve dahi eydür ki : bu tertipçe yıldızlar ol diyarda görünmez, gayri tertipçe görünür, der. Andan evvel karşıda gördükleri adaya demir korlar, ol adanın&lt;br /&gt;halkı gelir, bunlara ok vurur, komazlar ki dışarı çıkıp haber soralar. Erkeği ve dişisi el okun atarlarmış. Ol okun demreni balık süğüğünden; ve cümlesi üryan yürürlermiş ve hem gayet... Görürler kim ol adaya çıkarmazlar, adanın öte yüzüne geçmişler, bir sandal görürler; bunları görücek sandal kaçıp karaya dökülürler. Bunlar sandalı almağa varırlar, görürler ki içinde adam eti var. Meğer bunlar bu tayfa imiş ki adadan adaya çıkıp adam şikâr edip yerler imiş. Mezbur Kolonbo bir ada dahi görüp ana varırlar, görürler kim ol adada ulu yılanlar var. Ol yere çıkmadan hazer edip bir gayri adaya dahi varırlar. Demir korlar, on yedi gün onda yatarlar. Bu adanın halkı görürler ki kendilere bu gemiden ziyan yok, varırlar, balık avlayıp filikasile bunlara getirirler. Bunlar da hoş görüp anlara sırça boncuk verirler. Meğer kim sırça boncuk ol diyarda muteber idiyin kitapta bulmuş imiş. Anlar boncuğu görüp dahi ziyade balık getirirler. Bunlar daim anlara sırça boncuk verirler. Bir gün bir avretin kolunda altın görürler, altın alıp boncuk verirler. Bunlar eydür: varın, dahi altın getirin, size dahi ziyade boncuk verelim, derler. Anlar varıp dahi vafir altın getirirler. Meğer bunların dağlarında altın madeni varmış. Bir gün dahi birinin elinde inci görürler. İnciyi alıp boncuk verirler. Bunlar görürler ki boncuk verirler dahi vafir inci getirirler. İnci bu adanın kenarında bir iki kulaç yerde bulunurmuş ve dahi ol diyardan vafir bakkam ağacını yükledip mezbur halktan ikisini alıp ol yıl içinde İspanya Beyine getirirler. Amma mezbur Kolonbo ol kişilerin dilin bilmeyip işaretle alışveriş ederlermiş. Ve bu seferden sora İspanya Beyi papaz ve arpa gönderip ekin biçim öğredip kendi tarikıne koymuş; bunların bir veçle mezhepleri yoğmuş, hayvan gibi üryan yürüyüp anda yatarlarmış. Şimdi ol diyarlar tamam açılıp meşhur olmuştur. Bu isimler ki mezbur cezairde ve kenarlarda kim vardır, Kolonbo komuştur ki anınla malûm oluna. Ve hem Kolonbo ulu müneccim imiş. Mezbur hartide olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır, Kolonbonun hartisinden yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI - Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olduğunu beyan eder.&lt;br /&gt;İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususan yirmi miktar hartiler ve Yappamondolardan - yani İskenderi Zülkarneyn zamanında telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur; Arap tayfası ol hartiya Caferiye derler anın gibi sekiz Caferiyeden ve bir Arabî Hint hartisinden ve dört Portukalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin diyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur, ve bir dahi Kolonbonun garp tarafında yazdığı hartiden bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu; şöyle ki bu diyarın hartisi bahriler içinde nice sahih ve muteber ise, mezbur harti de dahi yedi derya ile sahih ve muteberdir.&lt;br /&gt;VII - Portukal kâfiri rivayet eder kim bu yerde gece ve gündüz kısalıcak iki saat olur, uzayıcak yirmi iki saat olur. Amma gündüzü gayet ıssı olup ve gecede gayet çiy düşer derler.&lt;br /&gt;VIII - Portukal gemisi Hint vilâyetine giderken muhalif rüzgâra duş gelir kenardan; bunu rüzgâr kenardan . . . . . . . ken fırtınayile kıble canibine gittikten sora karşılarında bir kenar görürler, anın üzerine yürürler... görmüşler ki hûp demir yerlerdir. Demir korlar, sandalla kenara çıkarlar, görürler kim adamlar yürür, herbirisi üryan; ve lâkin el okun atarlar, demrenleri balık süğüğünden. Bunlar anda sekiz gün yatarlar, o halkla satı pazar ederler işareyile. Bu diyarları ol barça görüp yazmıştır ki....çekip durur. Mezbur barça Hinde gitmeyip döner, Portukala varıp haber verir.... Bu kenarları tafsilile yazarlar; anlar bulmuş (?) oldu.&lt;br /&gt;IX - Ve bu diyarda ak kıllı ve bu şekilli canavar ve dahi altı boynuzlu kâvlar olurmuş; Portukal kâfiri hartilerinde yazmışlar....&lt;br /&gt;X - Bu diyarda imaretlik yoktur, cümle haraptır ve ulu yılanlar olurmuş ; ol sebepten Portukal kâfiri bu kenarlara çıkmazlar imiş; ve hem gayet ıssılar olur imiş&lt;br /&gt;XI - Ve bu dört pare gemi Portukal gemisidir. Hem şekli yazılmıştır. Mağrip diyarından Habeş burnuna geçerler kim Hinde gideler. Şuluk üzerine yürürler. Bu körfezi arkırı geçmeğe dört bin iki yüz mildir.&lt;br /&gt;XIi - . . . . . . bu kenarda bir kale&lt;br /&gt;. . . . . olur zira&lt;br /&gt;. . . . . iklimde altın&lt;br /&gt;. . . . . halat iledüp&lt;br /&gt;. . . . . nde ölçerler imiş&lt;br /&gt;(Not - Bu beş satırın beherinin yarı yerlerinden eksik olması haritanın kesildiğine en sarih delildir.)&lt;br /&gt;XIII - Ve bir Cineviz kükesi Flandırdan gelirken fırtına bulup önüne katar; zarurî giderken bu adaların üzerine çıka varır, ve bu adalar bundan menkuldür.&lt;br /&gt;XIV - Rivayet ederler kim zamanı evvelde Sanvolrandan ( Santo Brandan ) derler bir papaz yedi deryayı gezmiş derler. Mezbur bu baluğun üzerine uğramış kuru yer sanıp baluk üzerine ot yakmışlar; baluğun sırtı kızıcak denize dalmış, bunlar sandala koyulmuşlar, gemiye kaçmışlar. Bu ahval Portukal kâfirinden zikrolunmaz. Kadîm Pappa Mondalardan mankuldür.&lt;br /&gt;XV - Bu hurda adalara Undizivercine deyu ad koymuşlardır, yani on bir bikr demek olur.&lt;br /&gt;XVI - Ve bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve tuti ve bakkam gayet çoktur, veli imaret değildir.&lt;br /&gt;XVII - Bu kenarları bu barça fırtına ile gelip düştükde . . . . . . . . . . Adına Nikola di Cuvan derler. Hartisine yazmış ki bu ırmaklar kim görünür ekseri hep altın toprağıdır. Suyu kaçtıktan sonra kum içinden altın toprağını vafir devşirlermiş ; hartisinde ...&lt;br /&gt;XVIII - Portukalın fırtına bulup bu diyara gelen barçası budur. Tafsili kenarda yazılmıştır. (Not - Bahsedilen tafsilât VIII numaradadır.)&lt;br /&gt;XIX - Portukalkâfiri burdan gün batısı canibine geçmez. O canip hep İspanyanındır.Bunlar kavil etmiştir ki iki bin mil Septe Boğazının günbatısı tarafında sınır etmişlerdir. Portukal ol canibe geçmez, amma Hint canibi ve cenup canibi hep Portukalındır.&lt;br /&gt;XX - Ve bu karaveleyi fırtına bulup geldi, bu adaya düştü; ismine Nikola Cuvan derler. Ve bu adada vafir birer boynuzlu kâv çoktur. Ol sebepten bu cezirenin İzle (de) vaka derler, yani sığır adası demek olur.&lt;br /&gt;XXI - Bu Karavelenin reisine Mesir Anton Cineviz derler, amma Portukalda büyümüştür. Bir ün mezbur karavelesile fırtına bulup gelmiş, bu cezirelere düşmüş ; vafir zencebil bulup bu adaları ol yazdı.&lt;br /&gt;XXII - Bu denize Bahri Mağrıp derler, amma Efrenç tayfası Mar de İspanya derlerdi, yani İspanya Denizi demek olur. Şimdidek bu isimlerle meşhurdu. Amma Kolonbo ki bu deryayı açmıştır ve bu cezairi ol malûmetmiştir, dahi Portukal kâfiri ki Hint diyarın açtılar, bu cümle birbirile ittifak ettiler kim işbu deryaya yeni isim vereler. Bu deryanın adını Ovosano (Oseano) kodular, yani Sağ yumurta demek olur. Bundan evvel fikirleri bu imiş ki bu deryanın haddü payanı olmaya, ötesi zulemat ola-Şimdi gördüler kim bunca kenar denizi kuşadıp durur; bu derya bir göl gibi olduğu için Sağ yumurta deyu ad verdiler. Sah.&lt;br /&gt;XXIII - Bu yerde bir boynuzlu kâv olur ve hem bu şekilli canavarlar olur.&lt;br /&gt;XXIV - Bu canavarın yedi karış boyu vardır., gözünün aralığı bir kariştır; amma selimi nefs imiş.[9]&lt;br /&gt;Türklerin XVI ıncı asırda ilme hizmetlerinin kat'î bir vesikası olan bu haritanın basılmasını emir buyuran Hami Başkanımız Uluğ Kamâl Atatürk'e Türk Tarihi araştırma kurumunun sonsuz şükran ve minnettarlık hislerini arzederek, bu mukaddemeyi bitiriyorum.&lt;br /&gt;Türk Tarihi Araştırma Kurumu&lt;br /&gt;Başkanı&lt;br /&gt;Yusuf Akçura&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Burada Piri Reis haritası hakkında yazdıklarım, yalnız şahsî tetkiklerimin neticesi değildir; T. T. T. Cemiyeti İkinci Reisi ve Millî Müzeler sabık Müdürü Bay Halil Ethem ve T. T. T. Cemiyeti Umumî Kâtibi ve sabık Maarif Vekili Dr. Reşit Galip ile İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden M. Fuat Köprülü, Maarif Vekâleti Kütüphaneler Müdürü Bay Hasan Fehmi ve Ankara Etnografya Müzesi Müdürü Bay Osman Ferit lerin tetkiklerinden ve Almanyada Bonn Üniversitesi Profesörlerinden Paul Kahle Cenaplarının Piri Reis haritasına dair neşrettiği makalelerden istifade edilerek, kaleme alınmıştır. Ziraat doktorlarımızdan Bay Hikmet de Prof. Kahle'nin bu meseleye ait son eserini Türkçeye tercüme ve Dr. Wittek Piri Reis haritasının okunmasında ve bu izahnamenin dikkatle tercümesinde hizmet ederek büyük yardımda bulundular. "Son Posta" gazetesi muharrirlerinden İbrahim Hakkı Bey, gazetesinde Piri Reis haritasına dair geniş muhite ilk malûmatı vererek, harita üzerine herkesin dikkat nazarını celbetmiştir. Bu kere de harita haşiyelerinin doğru okunmasında cemiyetimize yardım etti.&lt;br /&gt;[2] Profesör Kahle'nin bu eseri Walter de Gruyter u.Co., Berlin und Leipzig, tarfından tabı ve neşrolunmuştur.&lt;br /&gt;[3] Piri Reis, "Bahriye" sini mevzuubahsimiz olan haritasından sekiz sene sonra müsvedde olarak Geliboluda hazırlamış, yedi sene sonra ıslah ve tebyiz ederek İstanbulda Kanunî Süleymana takdim eylemiştir. Bu yazma eserin müteaddit nüshaları İstanbul kütüphanelerinde ve bazı Avrupa kütüphanelerinde mevcuttur: İstanbul kütüphanelerinden Ayasofya, Topkapı Sarayı, Nuru Osmaniye, Süleymaniye, Tersane, Üniversite, Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa, Ali Emirî Efendi kütüphanelerinde muhtasar veya mufassal bir, iki, hatta bazılarında üç nüsha vardır.&lt;br /&gt;Avrupa kütüphanelerinden Dresden kütüphanesinde, Bolonya Üniversite kütüphanesinde ve Parisin Millî kütüphanesinde de nüshaları bulunduğu malûmumuzdur. İstanbul kütüphanelerinde bulunabilen mufassal nüshaların en eskiden yazıldığı tahmin olunan ve en mükemmel ve kıymetlisi olan Ayasofya kütüphanesinde 2612 numara ile mukayyet nüshadan faksimile edilerek basılan "Bahriye" kitabı pek yakında intişar edecektir.&lt;br /&gt;[4] Piri Reis, "Bahriye" sinin mukaddemesinde haritalara dair izahat verirken kendi haritası hakkında aynen şu satırları yazar:&lt;br /&gt;"Bu fakir dahi mukaddema bir harti bünyat edip şimdiden olan hartilerden ez'afı muzaaf ziyade türlü tasarruflar gösterip Hint ve Çin bahriyelerinin taze çıkan hartileri ki Diyarı Rum'da kimesne anı bu zamandan malûm edinmemiştir, anları da bile kaydedip merhum ve mağfur Sultan Selim Han Hazretlerinin babı saadetmaabına nefsi Mısırda verilüp makbul olmuş idi."&lt;br /&gt;[5] Bu kelimelerin altı bizim tarafımızdan çizilmiştir.&lt;br /&gt;[6] Muahhar müsteşriklerin haklı olarak söyledikleri veçhile Arap medeniyeti demek yanlıştır; İslâm medeniyeti demek lâzımdır; çünkü bu medeniyeti vücuda getirenler, Arap lisanı kullanmakla beraber, hepsi Arap değildi; içlerinde Araplardan ziyade Pers ve Türk vardı.&lt;br /&gt;[7] P. Kahle, "Die verschollene Columbus - Karte von 1498" , Einleitung, S, 9 - 10.&lt;br /&gt;[8] "Bu harita Akdeniz üzerine mühim bir eserini bildiğimiz ve eserinin içindeki malûmat ve haritalara göre cok şayanı itimat olan fevkalâde muktedir bir Türk coğrafyacısı tarfından çizilmiştir. Mahallerinde yapılan en ince tetkikat göstermiştir ki bu eserin içindeki malûmat hakikate tamamen tevafuk etmektedir." P. Kahle, "Die verschollene Columbus- Karte von 1498", Einleitung, S.9.&lt;br /&gt;[9]XXIII ve XXIV numaralı haşiyeler "Cihan Haritacılık Tarihi" adlı mühim bir eser yazan ( bu eser henüz tabı ve neşrolunmamıştır) Erkânı Harbiye Harita Umum Müdür Muavini Kurmay Albay H. Abdurrahmanın bu eserindeki okuyuşundan iktibas olunmuştur.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-4182115879634289304?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/4182115879634289304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/piri-reis-haritas-hakknda-izahname.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4182115879634289304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4182115879634289304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/piri-reis-haritas-hakknda-izahname.html' title='Piri Reis Haritası Hakkında İzahname (TTK&apos;dan)'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63P05GShDI/AAAAAAAAAH8/wh1lTdX4axE/s72-c/pirireis1ky9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8429383681762529373</id><published>2010-03-27T11:20:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T11:22:31.914+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı'da 'Donanma' adı verilen şenliklerinde, 'Altın topa ok atma' ya da... 'Kabak oyunu'</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63ORzRfOaI/AAAAAAAAAH0/Iacgjw8ka74/s1600/image002.gif"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 205px; DISPLAY: block; HEIGHT: 310px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453241529032194466" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63ORzRfOaI/AAAAAAAAAH0/Iacgjw8ka74/s400/image002.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Osmanlı'da 'Donanma' adı verilen şenliklerinde, 'Altın topa ok atma' ya da... 'Kabak oyunu'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zafer kazanılması, sultanın tahta çıkması ya da bir şehzadenin sünnet olması gibi olayların şerefine düzenlenen ‘donanma’ adlı şenliklerde, ‘kabak oyunu’ da, bu tür şenliklerde gözdesi olarak öne çıkardı...&lt;br /&gt;Mutlu Özgen, ‘Altın topa ok atma’ diye de adlandırılan ‘Kabak oyunu’nu anlattı Popüler Tarih okurlarına...&lt;br /&gt;Osmanlı’da okçuluk faaliyetleri; hedef vurma (puta atışı), cisim delme (darp vurma) ve mesafeye atma (menzil atışı) gibi değişik disiplinlerde gerçekleştirilmekteydi. Hedef okçuluğu çevresinde değerlendirilebilecek olan ‘kabak okçuluğu’ ise, binicilik becerisi gerektiriyordu.&lt;br /&gt;15 ve 17. Yüzyıl’da Osmanlı’da bir gösteri sporu olarak kabul edilen kabak oyunu, hünerli binici yetiştirme eğitiminde, çeşitli nedenlerle düzenlenen şenliklerde ve eğlenceli bir oyun olarak, seferlerde, ordunun moralinin yükseltilmesinde önemli bir yer tutmuştur.&lt;br /&gt;Osmanlı şenliklerinde, kabak oyunu, gerek oyunun sergilenmesi gerekse işlevleri açısından özel bir yer teşkil ediyordu. Kabak oyunu, Osmanlı şenliklerinde iki temel işlevi temsil etmekteydi: Bir kere, kabak oyununun heyecan verici dinamik özelliği; toplumun her kesiminden şenliklere katılan insanların bir araya gelerek yakınlaşmasına, dayanışmasına ortam hazırlamaktaydı.&lt;br /&gt;Kabak oyunu, seyirciyi gündelik hayatın dışına çıkararak; özgür bir alan oluşturmakta, bu özgür alanda oyun, bireylerin ve toplumun yenilenmesi, yeniden canlanması gibi önemli bir işlevini yerine getirmekteydi.&lt;br /&gt;Osmanlı, özellikle savaş yenilgilerinden ve doğal afetlerden sonra, bu olayların kamuoyundaki çöküntülerini unutturmak için, kabak oyununa, şenliklerinde sıkça yer verirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin; “Fatih Mehmed’in 1450’de sonuçsuz kalan Akçahisar kuşatmasının başarısızlığını örtmek için, Edirne’de Sitt Hatun ile evlenişi, parlak bir düğünle kutlanmıştır. Bu düğünde atlı okçular, at meydanının ortasına dikilen direğin üzerindeki altın topa atış gösterileri yapmışlardır”.&lt;br /&gt;Kanunî Sultan Süleyman da, yine başarısız bir Viyana kuşatmasından sonra, dört oğlunun sünneti için, 27 Haziran 1530’da düzenlediği görkemli şenlikte, ordunun güvenini yükseltmek, içeride ve dışarıda yenilgiyi unutturmak için, sünnet töreninde atlı okçular, At Meydanı’na dikilen direğin üzerindeki gümüş kabağa ok atmışlardır.&lt;br /&gt;Ayrıca kabak oyununun siyasal bir işlevi olduğu da görülür: Devletin ve onun sembolü olan padişahın üstünlüğünü, gerek içeriye, gerekse dış dünyaya kanıtlamak için düzenlenen şenliklerde, kabak oyununa ayrı bir önem verilirdi.&lt;br /&gt;Bu şenliklerden biri de, III. Murad’ın, 1582’de oğlu şehzade Mehmed’in (III. Mehmet) sünnet düğünü için düzenlettiği şenliktir.&lt;br /&gt;Osmanlı tarihinin bu en görkemli şenliğinde, atlı okçular, At Meydanı’nın ortasına dikilmiş direğin üzerindeki altın topa atış gösterileri yapmışlardır. 1582 şenliğinin birçok gününde kabak oyunu oynanmasının altında, biraz da, şenliğe katılan İran Elçisi’ne gözdağı vermek ve imparatorluğun gücünü göstermek amacı yatmaktadır.&lt;br /&gt;“Altın topa ok atma” yabancı gözlemcilerin üzerinde en çok durdukları gösterilerden biri olmuştur. 1554-1562 yılları arasında İstanbul’da bulunan İngiliz elçisi Busbecq, Türklerin savaş taktiklerine uygun okçuluk gösterilerinin olduğunu, at üzerinde dört nala kaçarken birden geriye dönerek direğin üzerindeki topa ok attıklarını, bu manevraları pek sık ve uzun müddet yaptıklarından, savaşta at sırtında kaçarmış gibi görünüp, geriye dönerek düşmanı okla vurmak melekesi kazandıklarını kaydetmektedir.&lt;br /&gt;Elçi ya da yabancı gözlemcileri etkilemek amacı güden kabak okçuluğu faaliyetlerinin en ilginci, şüphesiz, III. Murad’ın (1421-1451) yabancı elçiler önünde kabağa ok atışıdır.&lt;br /&gt;Bu sahneyi tasvir eden Hünernâme minyatüründe, Sultan, dört nala at sürerken tam direğin hizasında geriye dönmüş ve adeta atın boynuna yatmış olarak altın yaldızlı bir hedefe ok atmaktadır.&lt;br /&gt;Herkes Sultan’ı izlerken, elçilerin yanında bulunan devlet adamının, onların tepkisini izlemeyi uygun bulması, minyatürde dikkat çekmektedir. Yabancı elçiler önünde rahatlıkla kabağa ok atabilen II. Murad’ın atlı okçuluk becerisinin ardında, avcılığı ve Edirne’de Mamak Köşkü önünde yaptığı kabağa ok atma idmanları yatıyor olmalıdır.&lt;br /&gt;Başta kabak oyunu, Osmanlı şenliklerinde yer verilen bütün etkinliklerin, birleştirici ve bütünleştirici bir işleve sahip olduğu görülür...&lt;br /&gt;Bir zaferin kazanılması, bir kalenin düşmandan alınması, sultanın tahta çıkması, bir şehzadenin sünnet olması ve buna benzer nice olay, Osmanlı’da, ‘Donanma’ adı verilen şenliklerin düzenlenmesine yol açardı.&lt;br /&gt;İşte ‘kabak oyunu’ da, bu tür şenliklerde ‘çok tutulan’ bir gösteri olarak öne çıkardı.&lt;br /&gt;Aslında ‘kabak oyunu’ sadece şenliklerde değil, aynı zamanda sefer sırasında da, konak yerlerinde, uygun bir alanın ortasına ‘kabak direği’ dikilerek oynanmakta idi.&lt;br /&gt;Cündilerin becerilerini korumak, askerlerin de morallerini yükseltmek amacı güdülerek gerçekleştirilen bu faaliyetlerden birine, Lala Mustafa Paşa’nın Kafkasya, Azerbaycan ve Şirvan’a yaptığı seferde rastlanılmaktadır.&lt;br /&gt;Erzurum yakınlarında, çok sayıda atlının katılımıyla gerçekleştirilen oyun, Gelibolulu Ali’nin Nusretnâme’sindeki 1584 tarihli bir minyatürde tasvir edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu minyatür de, açıkça göstermektedir ki, ateşli silahların yaygınlaşmasından sonra, 16. Yüzyıl sonlarına doğru, ok ve yayın ‘savaş silahı’ olma özelliğini kaybetmesine karşın, kabak okçuluğu, 17. Yüzyıl’ın ikinci yarısında dahi, bir ‘gösteri sporu’ olarak varlığını devam ettirmiştir.&lt;br /&gt;Nitekim, IV. Mehmed’in 1675’te Edirne’de düzenlettiği sünnet ve düğün şenliklerinde, şenlik alanına konulan ok nişangâhı üzerindeki “gümüş tası vurma yarışması” bunun en iyi kanıtıdır.&lt;br /&gt;1720’de Okmeydanı’nda yapılan III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet şenliklerini anlatan Surnâme-i Vehbi minyatürlerinde, gümüş maşrapayı direğe tırmanarak almaya çalışan canbazlar tasvir edilmektedir.&lt;br /&gt;On beş günlük şenlik programında, yaya ve atlı cirid, at koşuları, güreş, gümüş maşrapa yarışmaları gibi sportif aktiviteler arasında, kabak oyunu yer almamaktadır.&lt;br /&gt;Vehbi’nin minyatürlerinde tasvir edilen şenliğe katılan askerlerin ellerinde sadece tüfek bulunduğu da dikkate alındığında, askerî eğitimde anlamını kaybeden ve sivil tabanı da bulunmayan atlı okçuluk faaliyetlerinin, dolayısıyla kabak oyununun 18. Yüzyıl başlarında ortadan kalkmış olması muhtemeldir.&lt;br /&gt;Kabak oyunu, ‘Kabak’, ‘Cirid’, ‘Çevgan’ veya ‘At Meydanı’ adı verilen özel spor alanlarında uygulandığı gibi, mesire yerlerinde ya da herhangi bir uygun arazide direk dikilerek oluşturulan geçici mekânlarda da oynanmıştır.&lt;br /&gt;İstanbul ve Kahire şehirleri, kabak oyunlarının merkezi konumunda olmuşlardır. İstanbul’da atlı oyunlar için yaygın olarak kullanılan alan, 16 ve 17. Yüzyıl boyunca, At Meydanı idi.&lt;br /&gt;1530 ve 1582 şenliklerinde, kabak oyunu, At Meydanı’na bir kabak direği dikilerek gerçekleştirilmiştir. 1623-1625 yılları arasında İstanbul’da bulunan Fransız konsülü Gedeyn “Le Turc”; At Meydanı’nda Türklerin, çok yüksek bir gemi direğinin üzerindeki bakır gülleye, at üzerinde dönerek ve çoğu kez nişan alınmadan ok atışı yaptıklarını izlediğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı’nın en eski ve en büyük alanı olan Gülhane Meydanı, Gülhane Kasrı inşa edilinceye kadar, ‘Kabak Meydanı’ olarak anılmıştır. Saray’ın Marmara Denizi’ne bakan yönünde, birinci yer ile mutfakların arasındaki sur içinde bulunan ve ‘Cirid Meydanı’ da denilen bu alanda, Enderun ve Birun’daki cündilerin eğitimi yapılmaktaydı…&lt;br /&gt;Temel binicilik becerilerini kazanan acemi cündiler, daha sonra at üzerinde tablalara vurma ve direğin tepesine bağlanmış kabağı okla vurma antrenmanlarına başlamaktaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski İstanbul’un en cazip spor, eğlence ve mesire yerlerinden biri olan ve ‘Cirid Meydanı’ diye de anılan Kağıthane Meydanı’ında, şehzadelerin sünnet ve sultanların evlenme törenlerindeki at ve yaya yarışlarıyla, kabağa ok atma yarışmaları yapılmıştır. İstanbul’da kabak oyunu oynanan diğer bir alan ise, Edirnekapı’daki Cirid Meydanı idi.&lt;br /&gt;Osmanlı devletinin sınırları içindeki bir kabak meydanı da Edirne’de bulunmaktaydı. Evliya Çelebi, 1653’te ziyaret ettiği Edirne’deki bu meydanın, Yeni Saray’ın ‘Hasbahçe’ bölümüne ait geniş bir alanda olduğunu, ortasında, üzerinde altın top olan göklere uzanmış bir direk bulunduğunu ve bütün okçu ve silahşorların padişahın önünde, altın topa ok ve tüfek attıklarını kaydeder...&lt;br /&gt;Klasik dönemde, Osmanlı’da iyice yaygınlık kazanan değişik okçuluk türleri, ciddi hazırlık antrenmanlarını zorunlu kılmaktadır.&lt;br /&gt;Yeni okçuların yetiştirilmesi, yetiştiricilerin becerilerini korumaları ve halkın okçuluk heveslerinin tatmin edilmesine yönelik talepleri karşılayacak sivil ve askeri tâlimhâneler kurulmuştur.&lt;br /&gt;Ordu bünyesindeki okçuların idman yaptıkları askerî talimhaneler dışında, İstanbul’un çeşitli semtlerinde, hedef atışları yapılan ve birer ticarethane hüviyeti taşıyan 45 kadar sivil talimhane bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Edirne ve Bursa gibi eski imparatorluk merkezlerinde de bu tür ücretli talimhaneler bulunmaktadır. Spor salonu görünümündeki sabit talimhanelerden başka, açık alanlarda veya şehir dışı mesire yerlerinde hedef atış hizmeti veren ücretli gezici tâlimhâneler de mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Busbecq, bu talimhanelerde okçuluk antrenmanlarının 7-8 yaşlarında başlayıp 10, 12 yıl devam ettiğini ve böylece en küçük hedeflere dahi isabet kaydedilecek düzeye ulaştığını ifade etmektedir.&lt;br /&gt;Bir talimhanedeki gözlemlerini aktaran Busbecq, Türklerin, tahta ayaklı bir sehpa üzerine konmuş bir kalkanın üzerindeki bir talerden daha küçük beyaz dairenin etrafına, beş altı oku birbirine değmeyecek şekilde, otuz kadem uzaklıktan dizebildiklerini kaydeder.&lt;br /&gt;Fransız seyyah Thevenot, 1655-56 yıllarına ait notlarında, Türklerin ok atışlarını daha ziyade ‘hareket halinde’ yaptıklarını, atlarını koşturup duvara yerleştirilmiş bir toprak kaba hayli uzaktan isabetle ok attıklarını belirtir.&lt;br /&gt;Toprak ya da deri putalara at üzerinden yapılan atışların, aynı zamanda kabak okçuluğuna da hazırlık teşkil etmesi söz konusudur.&lt;br /&gt;III. Murad’ın düzenlettiği sünnet düğününe katılan bir İngiliz seyyahının gördüğü atlı puta atışı gösterisi, tamamen kabak oyununu andırmaktadır:&lt;br /&gt;“Meydanın iki başına aynı yükseklik ve uzaklıkta dörder çakıl yığını yapılıp, tepelerine ağaç saplı hedefler dikildi. 50 kadar okçu sipahi, bu iki öbek hedef arasında dört nala at sürerek ve tam dönüş sırasında geriye ok atarak putaları vurdular. Tirkeşlerinden ok çıkarıp gezleyip atmaları o kadar çabuk oluyordu ki, gözle takip etmek hemen hemen imkansızdı. Atışları bazen sağ, bazen sol elleriyle yapıyorlardı.”&lt;br /&gt;Gülhane Kasrı önündeki Kabak Meydanı’nda ise, Enderun ve Bîrun halkından acemilerin cündilik eğitimleri kapsamında, haftanın çarşamba ve cumartesi günleri, sırığın tepesindeki kabağı okla vurma çalışmaları yapılmaktaydı. Cuma öğleden sonraları da, At Meydanı’nda düzenlenen cirit ve atlı okçuluk gösterilerinde keskin cündiler becerilerini sergilerdi...&lt;br /&gt;Atlı bozkır kültürünün askerî ve ekonomik zorunluluklar karşısında geliştirdiği at üzerinde her yöne isabetli ok atabilme becerisi, kabak okçuluğu formunda gerek askerî bir idman aracı, gerekse sosyal aktiviteleri biçimlendiren eğlenceli bir oyun olarak; 15 ve 17. yüzyıllar arasında, Osmanlı yaşamında önemli bir yer tutmuştur.&lt;br /&gt;Ok ve yayın 16. Yüzyıl sonlarına doğru, askerî alandaki önemini kaybetmesinden sonra, atlı okçulara olan ihtiyacın ortadan kalkmasıyla zayıflayan kabak okçuluğu ve buna dayalı oyun, bir yüzyıl kadar daha, sosyal ve sportif aktiviteler içinde yer aldıktan sonra, 18. Yüzyıl başlarında tarih sahnesinden çekilecektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8429383681762529373?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8429383681762529373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-donanma-ad-verilen.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8429383681762529373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8429383681762529373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-donanma-ad-verilen.html' title='Osmanlı&apos;da &apos;Donanma&apos; adı verilen şenliklerinde, &apos;Altın topa ok atma&apos; ya da... &apos;Kabak oyunu&apos;'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63ORzRfOaI/AAAAAAAAAH0/Iacgjw8ka74/s72-c/image002.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6843699497094215076</id><published>2010-03-27T11:15:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T11:18:28.564+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli Sultanlari'/><title type='text'>Osmanlı Padişahlarının Bilinmeyen Özellikleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63NVl0iU6I/AAAAAAAAAHs/0iQuNK7OaHM/s1600/1417-1241054249-390-osmanli_01.gif"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 390px; DISPLAY: block; HEIGHT: 293px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453240494628950946" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63NVl0iU6I/AAAAAAAAAHs/0iQuNK7OaHM/s400/1417-1241054249-390-osmanli_01.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Şair padişahlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Padişahlarının çoğu şairdir. Bazılarının divanı vardır. Şiirde isimlerinden ayrı lakaplar kullanmışlardır. Bunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Murad – ‘’Muradi’’ / Fatih – ‘’Avni’’ / 2. Bayezid – ‘’Adni’’ / 1. Ahmed – ‘’Bahti’’ / Genç Osman – ‘’Farisi’’ / 4. Murad – ‘’ Muradi’’ / 2. Mustafa – ‘’İkbali’’ / 3. Ahmed – ‘’Necip’’ / 1. Mahmut – ‘’Sebkati’’ / 3. Mustafa – ‘’Cihangir’’ / 3. Selim – ‘’İlhami’’ / 2. Mahmud – ‘’Adli’’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordunun başında savaşa gidenler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Gazi, Orhan Gazi, 1. Murad, 1. Bayezid, 1. Mehmed, 2. Murad, Fatih Sultan Mehmed, 2. Bayezid, Yavuz Selim, Kanuni Süleyman, 3. Mehmed, 2. Osman, 4. Murad, 2. Mustafa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşta şehit olan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Murad (Kosova’da)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşta yaralanan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmed.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esir olan&lt;br /&gt;Yıldırım Bayezid&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pehlivan olan padişahlar&lt;br /&gt;4. Murad, Abdülaziz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyarken tahta çıkan&lt;br /&gt;5. Mehmed Reşat 65 yaşında tahta çıkmakla en yaşlı çıkan padişah olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En genç tahta çıkan&lt;br /&gt;4. Mehmed 7 yaşında tahta çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullandıkları lakaplar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Padişahlarının 16’sının isimlerinden ayrı olarak lakapları bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1. Osman ile oğlu Orhan’ın lakapları Gazidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1. Murad’ın ‘’Hüdavendigar’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1. Mehmed’in ‘’Çelebi’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2. Mehmed’in ‘’Fatih’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2. Bayezid’in ‘’Sofu-Veli’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1. Selim’in ‘’Yavuz’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1. Süleyman’ın ‘’Kanuni’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2. Selim’in ‘’Sarı’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-3. Mehmed’in ‘’Eğri Fatihi’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1. Mustafa’nın ‘’Deli’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2. Osman’ın ‘’Genç’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-4. Murad’ın ‘’Bağdat Fatihi’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-4. Mehmed’in ‘’Avcı’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-3. Selim’in ‘’Halim’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2. Mahmud’un ‘’Adli’’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Resimli Osmanlı Tarihi – Nesil Y. Yavuz Bahadıroğlu 2007)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6843699497094215076?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6843699497094215076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-padisahlarnn-bilinmeyen.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6843699497094215076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6843699497094215076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanl-padisahlarnn-bilinmeyen.html' title='Osmanlı Padişahlarının Bilinmeyen Özellikleri'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63NVl0iU6I/AAAAAAAAAHs/0iQuNK7OaHM/s72-c/1417-1241054249-390-osmanli_01.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1283173620142936655</id><published>2010-03-27T11:11:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T11:13:37.639+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlıda Çinicilik</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63MNF2fpuI/AAAAAAAAAHk/rMPPyL50k4Y/s1600/bahardali.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 319px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453239249096648418" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63MNF2fpuI/AAAAAAAAAHk/rMPPyL50k4Y/s400/bahardali.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Çini İşleri&lt;br /&gt;Eskiden çininin îmal edilmiş olduğu Kâş şehrine nisbetle çiniye kâşî ve çin fağfurlarıyla porselene de çini denilirdi; sonradan çini tabiriyle kâşî kastedilmiş ve bu deyiş genelleşmiştir. Çiniye sırça da denildiğini görüyoruz; Sırçalıköşk (Çiniliköşk) ile Konya'daki Sırçalı medrese bu cümledendir. Süslü çinilere "sürûç-ı münakkaşa" da denilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu Selçuklularından bu tarafa pek mükemmel bir halde devam edip gelen, cami türbe, çeşme, medrese ve benzer binaları süsleyen çinicilik ve çini tezyinatı Osmanlılarda da pek revaçta idi. Bazı kanıtlara göre XIV. asır ortalarına doğru eski rağbetini kaybeden çinicilik bir asra yakın bir bocalama devri geçirmiştir; çünkü 1330 ile 1400 seneleri arasında çini sanatina ait Anadolu'da, güzel bir esere tesadüf edilmemektedir; bu tarihlerde Kütahya'da Yakup Bey mescidinin (Burası şimdi müzedir) geriye kalan çinileri ile Aydın oğulları devrine ait Birgi'deki çiniler pek basittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı memleketlerinde İznik'te Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'nın daha kazasker iken 780 H. 1378 M. de yaptırdığı Yeşil Cami ile Bursa'da Çelebi Mehmet'e ait Yeşil Cami ve Yeşil Türbe, çini ile süslenmiş olan ilk eserlerdendir; sonra bunu Muradiye künbetlerindeki çiniler takip etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âşık Paşazade, çini sanatının Osmanlı memleketlerine Tokatlı Hacı İvaz Paş a'nın teşvikiyle girdiğini yazmaktadır; İznik ve Kütahya çiniciliği asırlarca memleket ihtiyacı olan çinileri yapmışlardır; XV. yüzyılda bir de Bursa çiniciliği varsa da bu çok sürmemiş ve galip ihtimalle XV. yüzyılda gelişmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı çiniciliği XVI. yüzyılda en yüksek derecesine varmıştır; en güzel çini yapan yer de İznik çini imalâthanesidir. İstanbul'da Topkapı sarayı dahilindeki çinili köşk ve yine Topkapı sarayının harem daireleriyle Şehzade Mehmet Türbesi, Süleymaniye Camii ve Türbeleri, Tahtakale'de Rüstem Paşa Camii ve Topkapı haricindeki Takkeci Camii ve Eyüp'te türbenin dışında ve içindeki çiniler ve daha sonra yapılan Edirne'de Selimiye Camii ve benzer daha birçok eserler Osmanlı Türklerindeki çini işlerinin en güzel örneklerindendir. XVI. asrın ikinci yarısında saray için İznik'e pek çok çini sipariş edilmekte idi. Çini üzerine yapılan süsleyici resimlerden en mühimi lâledir; lâle, XV. asrın ikinci yarısından itibaren yayılmaya başlamış ve bilhassa XVI. yüzyılın ikinci yarısında en önemli yeri almıştır. Rüstem Paşa Camii'ndeki çinilerde çok lâle resmi vardır; Eyüp, Haseki Hurrem Sultan ve Kanunî Türbelerinde ve Piyale Paşa Cami'indeki lâleli çiniler' pek mükemmeldir. Lâleden sonra çinilerde nohut, fasulye, bezelye yapraklan ile karanfil, gül, sünbül, nar çiçeği ve servi görülüyor; çinilerde geometrik şekiller kullanılmış ve aynı zamanda yazı da yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İznik ve Çinicilik ::..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İznik, Osmanlı devrinde,büyük çini merkezlerinden biridir. Osmanlı devrinden zamanımıza kadar gelen en eski çinileri 1391 tarihinde inşaatı tamamlanan İznik Yeşil Cami minaresinde görmek mümkündür. İznik'te 15.asrın ilk senelerinde başlayan çinicilik çok kısa bir zamanda büyük bir gelişme gösterdiğinden şehre çinili İZNİK adı verilmiştir.17.yy.da İznik'i gezen Evliya Çelebi, bu şehrin dokuz mahallesinde halkın çini ve çanak çömlek imal ederek geçimini sağladığını ve İznik'te 340 adet çini fırının bulunduğunu seyahatnamesinde zikretmektedir. Osmanlı devrinde mimari eserlerin iç tezyinatında kullanılan çiniler 24x24 cm. ebadında ve 2-3 cm. kalınlığında tabakalar halinde yapılmıştır. Umumiyetle Selçuk çini tezyinatı Osmanlıların ilk devirlerinde bazı küçük değişikliklerle devam etmiştir. İstanbul Çini Köşk Müzesi mihrabında, Selçuklu hendesi ve yıldızlardan müteşekildir.İznik çinilerinde hendesi şekiller yerine zarif kıvrık dallar üzerine serpiştirilen Hatayi ve Rumi tezyinata önem verilmiştir.Bugün birçok mimari eserimizi süsleyen ve bazı Avrupa müzelerinin en mutena köşelerinde muhafaza edilen İznik çini ve seramiğinin yapılma işine 16.yy.büyük önem verilmiştir. Çinicilikteki bu inkişaf 16.asırda artan inşa faaliyetlerine sıkı sıkıya bağlıdır.16.asrın 1.yarısın da imal edilen çinilerde beyaz zemin üzerine çiçek motifleri,rumiler ve palmetler mavi, lacivert ve sarı renkte işlenmiştir. 16.yy'ın ikinci yarısından itibaren çinilerin renk ve motiflerinde kendini gösteren değişme neticesinde büyük bir zenginlik ve kalite yükselmesi görülür.Beyaz zemin üzerine natüralist çiçek ve yaprak, şakayık, lale, sümbül, karanfil,gül, erik ve nar çiçeği motifleri itina ile işlenmiştir. Sırlar parlak ve çok temizdir. 1557'den sonra ortaya çıkan mercan kırmızısı, çinilere ayrı bir güzellik vermektedir. Çiniler üzerinde kabartma şeklinde görülen domates veya mercan kırmızısının 17 yy. başlarında birden kaybolduğu görülür. Herhalde ustasının ölümü ile mercan kırmızısı sır olup gitmiştir 16. yy. İznik çinileri ile Topkapı Sarayı harem dairesinde altın yol, 1557 yılında inşaatı tamamlanan Süleymaniye Camii'nin mihrabı, Rüstem Paşa Camii ve türbesi, Sokullu Mehmet Paşa Camii ile diğer bazı mimari eserler tezyin edilmiştir. Ayrıca bu yüzyıl çinilerinde çiçeklerden en fazla lale motifine yer verilmiştir. Rüstem Paşa Camii çinilerinde kırk bir çeşit lale motifinin bulunduğu tesbit edilmiştir. 17.yy. başlarında İznik çini sanatı ve tekniğinde bir duraklama görülür. Desenler bozulmaya renkler birbirine vurmaya başlar. Lale ve karanfil motiflerin de 16.yy. ikinci yarısında görülen mercan kırmızısı kaybolur. Yerine soluk bir kırmızı gelir. Bu yüzyılın çinilerinde zemin beyaz,yeşiller mavimsi ,firuze mavisi de yeşilimsi bir renk alır. 16.yüzyılda yapılan panolarda çiçek ve ağaçlar doğrudan doğruya yerden çıkmış gösterildiği halde,17.asırda artık vazoların içinden çıkarılmaya başlanır. Bununla beraber 17.yy.başlarında fevkalade güzel çiniler imal edilmiştir. Sultan Ahmed Camii, Revan ve Bağdat Köşkleri, Topkapı Sarayının sünnet odası kapısının iki yanı bu devir çinileriyle süslenmiştir. 17.yy sonlarında İznik çiniciliğinde başlayan gerileme, Osmanlı Devleti'nin duraklaması ile alakalıdır. Dahili ve harici huzursuzluklar ve harplerle yıpranan devlet,sulh ve sükun devrinde sanata gösterilen alakayı gösterememiştir. 16.asrın hummalı sanat faaliyetlerine bu devirde tesadüf edemiyoruz. Mimari faaliyetler parasızlık sebebiyle çok azalmış ve mimariyi kendisi ne bir tatbik sahası addeden İznik çiniciliği de böylece bozulmaya başlamıştır. İnşaatın durması ile sipariş alamayan çini imalathaneleri yavaş yavaş kapanmaya başlamış ve 1716 senesinde İznik'te çini faaliyeti tamamen sona ermiştir. 1719'da yapılan 3. Ahmet Kütüphanesi'nin çini ihtiyacı boğaz içindeki Kara Mustafa Paşa Yalısı'nın çinileri sökülerek karşılanmıştır. 18.asırda III. Ahmet'in veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa İznik'teki çini ustalarını toplayarak 1725 senesinde İstanbul' da Tekfur Sarayı'nda çini imalathanesi açarak çiniciliği tekrar ihya etmek istemiştir. Bu imalathanede İznik çinisi ayarında çini yapılamamıştır. Tekfur Sarayı çinilerinde, zemin kirli mavimtırak, motifler yeşil mavi, solgun kırmızı ve sarı renkte olup sırlar bozuktur. Kısa bir müddet sonra bu faaliyet de durmuş, ihtiyacı karşılamak için Viyana ve İtalya'dan çini ithal edilmiştir. Son yıllarda Prof. Dr. Oktay Aslanapa tarafından, İznik Çiniciliği ile ilgili bir takım araştırmalar yapılmış ve bu araştırmalar neticesinde bazı çini fırınları bulunmuştur. Günümüzde bu araştırmalar zaman zaman devam etmektedir. İlgili bakanlıkların yetersiz bir bütçe sunmasından dolayı bu çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Son yıllarda İlçede yapılan kazılar ve atölye çalışmalarıyla birlikte İznik Çiniciliğinde bir hareketlilik gözlenmektedir. Bu hareketlilik İlçede faaliyet gösteren çini atölyelerinin umut verici çalışmalarıyla da kendini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde İznik'te çinicilikte en büyük eksikliğimiz alt yapı konusundadır. İznik çinisinin renkleri ve desenleri orijinal olarak kullanılmakta fakat birçok atölyede Kütahya alt yapısı kullanılmaktadır. Yapılan Karolarda ise orijinal olmasa da günümüz teknolojisi ile aslına en yakın alt yapı kullanılabilmektedir. İznik çinisinin yeniden doğuşu bu alt yapı eksikliğinin giderilmesi ile olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çini Sanatında Renk Özellikleri&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı imparatorluğunun toprakları genişlemeye başladığından;farklı kültürlerle etkileşimden bahsetmiştik. 15. yüzyıl geçiş dönemi niteliği taşıdığından çok farklı teknikler ve üsluplarla karşılaşılabilmektedir. Bu dönemdeki çeşitlilik çini, tezhip, halı ... v.b sanat dallarına da yansımıştır. Çini de renkli sırlama teknikleri, çok renk kullanımı gibi hususiyetlere raslamak da mümkündür. Bu dönemde en gözde çini üreten mekanlar İznik ve Kütahya idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İznik 15. yüzyıl ve 17. yüzyıllar arasında imparatorluğun anıtsal mimari yapılarının üretildiği önemli bir çini merkezi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İznik seramiği kırmızı ve beyaz hamurlu olmak üzere iki ana grupta toplanmaktadır. Kırmızı hamurlu seramiği ise sgrafitto, slip ve Milet işi denilen üç ayrı teknik ve üslupta incelemek mümkündür. 14. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar bu üç teknikte genellikle günlük kullanım seramiği yapılmıştır. "Milet işi" adı ile tanınan beyaz astarlı, mavi-beyaz dekorlu grup 15.yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. yüzyılın sonlarına doğru İznik seramiğinin beyaz hamurlu, ince ve düzgün şeffaf sırlı grubu başlamaktadır. Başlangıçta Osmanlı çini ustaları mavi-beyaz renkte, çiçekli kıvrık dal, rumi ve palmet ile ince arabesk bezemeli kaplar üretmişlerdir. Bunlarda 14-15. yüzyıl Çin porseleni etkisi farkedilmektedir. Mavi-beyaz seramiklerin ince spiral kıvrımlar ile bezenmiş olan grubuna Evliya Çelebi'nin Seyahat-namesi'ne dayanılarak Haliç işi adı verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1530'ların sonu Mavi-beyaz bezemeye soluk firuzenin yanında mangan moru ve adaçayı yeşilinin ilave edilmesiyle, yanlışlıkla Şam işi olarak adlandırılan bir grup seramik üretilmiştir. Bazen nara, bazen de enginara benzeyen pul pul yüzlü, yuvarlak, büyük bitkisel motiflerin kullanıldığı ve saz üslubunun uygulandığı tabak ve kaseler de bu döneme rastlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16.yüzyılın ortasından itibaren mavi-beyaz bezemeye yeşil, firuze ve siyah ile birlikte kırmızı katılmıştır. Şeffaf sıraltında hafif kabarık mercan kırmızısı 16. yüzyılın karakteristiği olmuştur. Bezemede naturalist bir üslup dikkati çeker. Gül, lale, karanfil, sümbül gibi çiçekler, hatayi ve rozet çiçek kullanılan başlıca motiflerdir. İznik atölyelerinde seramik eserlerin yanında saray nakkaşhanesinde hazırlanan desenler doğrultusunda cami, türbe, medrese, hamam, saray, imaret, kütüphane ve köşk gibi yapılar için çiniler üretilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütahya'da ise çini sanatı 14. yüzyılda İznik’ten gelerek yerleşen Osmanlı ustaları tarafından getirilmiştir. 16. yüzyılda İznik çiniciliğinin en üst düzeyde olduğu dönemlerde, koyu mavinin değişik tonlarında tasarlanmış eserler "Kütahya ürünü" olarak isimlendirilmiştir. 18. yüzyılda İznik çiniciliğinin durmasından hemen sonra, Kütahya kendine has parlak-canlı renkleri ve motifleri ile özellikle kahve fincanlarında kendini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar yerli tabak, çanak ihtiyacını karşılamak üzere üretimi artırma çalışmaları devam etmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Avrupa motiflerini içeren ürünlerde artış gözlenmiştir. 1940’larda Kütahya, İzmir Fuarı gibi fuarlara çini ürünleri ile katılmaya başlamıştır. 1950’lerin başında ülkede seramik ve cam sanayiinin gelişimi Kütahya çiniciliğini olumsuz etkilemiştir. Günümüzde ise Kütahya çiniciliği tekrar yükselme trendine geçmiştir. İl merkezinde bir çok çini atölyesinde el işlemesi olarak üretilen çiniler, yurtiçi ve yurtdışında dekoratif amaçlı çok sayıda alıcı bulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çini Sanatında Motif Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇİNİ SANATINDA MOTİF ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı mimari süslemelerinde oldukça farklı desenler ve motifler kullanılmıştır.şimdi bu motiflere ve kaynaklarına kısaca bir göz atalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I- Bitkisel motifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II- Hayvansal Motifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III- Geometrik ve sembolik motifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV- Geçmeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I- Bitkisel Motifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süslememizin en yaygın bir kolu olup çok zengin ayrıntılar halinde bulunurlar. Başlıca dört grup altında toplanabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Çiçekler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine üç alt gruba ayrılırlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Hataî (Hatâyiler): Bunlar süsleme sanatının başlıca desenleri arasında en önemli türlerinden biri olarak çoğu kez çiçeğin kökeni belli olmayacak derecede stilize edilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Doğaya yakın olarak stilize edilmiş çiçekler:&lt;br /&gt;a- Uygulandıkları sahaların zorunlu kıldığı tekniklere göre uygun özellik taşıyanlar.&lt;br /&gt;Örneğin kalem işlerindeki çiçekler ile tahtaya, taşa oyulan veya kumaşa işlenen, halıya dokunan çiçek motiflerinde belli ayrıcalıklar görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Çiçek çeşitleri: Özellikle lâle, karanfil, haşhaş, gül, sümbül, haseki küpesi, menekşe, nergis vs. gibileri, gelmiş geçmiş sanatkârların elinde bin bir şekle bürünmüşlerdir. Örneğin lâle motifini ele alalım: İstanbul’da bulunan abidelerimizin yalnız duvar çinilerinde 312 çeşit lâle motifi saptanmıştır. Eski mezar taşlarında bulabildiğimiz değişik lâle formları 350'nin üzerindedir. Kumaşlarda ve işlemelerde ise 585 çeşit sayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Kullanılan teknik üslûblara göre değişik görünüm kazanmaları: Örneğin gül motifi taş oymada üç boyutlu oyulduğu ve natüralist bir görünüşe sahip olabildiği gibi, tek düzeyde oyulup geometrik bir şekile de bürünmüştür. Örneğin: gül, kâğıda tezhiplendiği zaman, akıtma, noktalama veya tarama üslûblarına göre farklı görünüştedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Minyatür çiçekler: Eskilerin “Şükûfe tarzı” olarak adlandırdıkları ve natüralist özellikleri olan bu üslûp, özellikle XVIII. ve XIX. yüzyıllarda benimsenmiş bir süslemedir. Vazolu, vazosuz buketler, tek çiçekler gibi bir çok kısımlara ayrılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Yapraklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stilize yapraklar, doğal görünüşte olanlar, tek dilimler, üç dilimli olanlar (Seberk), beş dilimli olanlar (Pençberk), çok dilimli olanlar, birbirlerine sarılmış yapraklardan meydana gelen terkipler (Sadberk), tatbik edildiği sahaların teknik zorunluluğuna uygun özellikleri olanlar, hançer ve geometrik yapraklar gibi pek çok kısımlara ayrılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C- Ağaçlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapraklarda ve çiçeklerde olduğu gibi pek çok çeşitleri olan ağaç örneklerinin Türk süslemeciliğinde önemli bir yeri vardır. Özellikle beş çeşit ağaç süslemesine çok sık tesadüf edilmektedir. 1) Selvi ağacı 2) Hurma ağacı 3) Hayat ağacı 4) Meyveleri belirtilen meyve ağaçları 5) Çiçek açmış ağaçlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D- Yemiş ve Meyveler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bitki motiflerinde olduğu gibi bu grup da çok zengindir. XVIII. yüzyıla kadar nispeten seyrek, daha sonraları çok yaygın şekillerde kullanılmışlardır. Bunların arasında özellikle üzüm ve nar motiflerini, sembolik anlam kazanarak çok benimsenmiş oldukları görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II- Hayvansal Motifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitkisel süsleme kadar hayvanlardan ilham alınarak yapılan süsleme, Türk mimarisi ve el sanatlarına, özellikle XVI. yüzyıla kadar hakim olmuştur. Bu yüzyıl ile birlikte bitkisel süslemenin yanında yardımcı motif olmaya başlar ve XVIII. yüzyılda da tamamen kaybolup gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Efsanevî veya mitolojik hayvan motifleri: a- Harpiler: Yarı insan yarı hayvan şeklinde yapılan bu yaratıklar gök, kara ve deniz harpisi olarak üç şekilde oluşurlar. b- Zümrüd-ü Anka veya Simurg adları ile tanınan efsanevî kuşlar. c- Ejderler (Ejderhalar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Stilize hayvan motifleri:&lt;br /&gt;a- Kuşlar : Bu grubun en sık kullanılmış olan motifleridir. Özellikle kartal ve güvercin Selçuklular döneminde çok benimsenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Aslan, kaplan, kurt ve boğa gibi vahşi hayvanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- At, geyik, tavşan, keçi gibi hayvanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d- Balık ve diğer deniz hayvanları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Rûmiler: Hayvanların kanat, bacak ve bedenlerinin stilize edilmiş şekillerinden oluşan ve kökenleri Orta Asya’ya dayanan çok yaygın bir Türk Süsleme elemanıdır. Rûmilerle yapılan dekorlar başlı başına bir üslûb doğurmuştur. Pek çok çeşitleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III- Geometrik ve Sembolik Motifler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllar oyu en sık ve ayrıntılarla kullanılmış desen türlerinden biri de şüphesiz geometrik kurallara dayanmaktadır. İslâm felsefesi ile iyi bağdaşması ve soyut anlama ulaştığı için Türkler, özellikle Arap âleminden aldıkları bu süslemeyi kendi görgü ve yorumları ile yoğurarak ilginç dekorlar yaratmışlardır. Bu kolu iki bölümde programlamak mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- Geometrik Motifler: Geometri kurallarına ve ölçülerine uyularak stilize edilen kesin motifler bu grubu oluşturur. Geometrik ağlar, daire, üçgen ve poligonlar gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Sembolik Motifler: Bilinçli veya bilinçsiz belli bir anlatımı olan motifler bu bölümde toplanmaktadır. Herhangi bir şeyi simgelemek amacı ile kullanılan veyahut belirli bir fikri uyandıran şekillerdir. Türk süslemeciliğinde bu tarzda kullanılan pek çok motife rastlanır. Araştırıldığı zaman, kökenlerinin pek eski medeniyetlere ve inançlara dayandığı görülür. Serbest ve müstakil şekillerde oldukları kadar, geometriye ve sayılara dayananları pek çoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV- Geçmeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski adı ile zencerek olarak anılan bu desenlerin binlerce çeşidi vardır. Zincirleme halkaların devamı şeklinde oluşurlar. Her yüzyılda sevilmiş, kullanılmış ve zamanın modasına göre üslûplanmışlardır. Kenarsuyu (Bordür) ve yalın hallerde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. ve XVII. Yüzyılda Çinicilik&lt;br /&gt;On altıncı asır sonuyla on yedinci asır başlarında İznik Çiniciliği faaliyette olup cami, türbe, çeşme, saray ve saire gibi yapılan binalar, buradan getirilen çinilerle süsleniyordu. Çini işleri için İstanbul ihtiyacı birinci safta olup bu ihtiyaçtan fazlası hükümetin müsaadesiyle ve tüccarlar vasıtasıyle diğer yerlerdeki binalarla hususî binalarda kullanılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İznik çini imalâtında lâzım olan Afyonkarahisar yöresi (Çinilerde kullanılan toprak) Kütahya'da çini ve fincan işleyen ustalar vasıtasıyla tedarik edilerek İznik'e gönderilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bursa'da Yeşil Cami'deki çinilerden başlayarak on yedinci asır ortalarına kadar Türk çiniciliğinin tedrici surette nasıl yükseldiğini ve on altıncı asır ortalarından itibaren ne suretle tekâmül etmiş olduğunu bu hususta uzman araştırmacılarımız adım adım nümuneleriyle göstermişlerdir; bundan anlaşıldığına göre onaltını asır ortalarından on yedinci asır ortalarına kadar bir asır zarfında Türk çiniciliği en yüksek devrini yaşamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarihlerde İznik çini imalâthanesinin en ince çinileri yaptıklarını buraya verilen siparişler neticesi saray binalarına ve âbidelere, türbelere saltanat kayıklarına konulan çinilerden anlamaktayız. İznik çiniciliğinin on yedinci asır ortalarında da iyi çini yapmaktaki kuvvetini muhafaza ettiğini pek güzel olan Yenicami çinilerinin burada yapılmasından öğrenmekteyiz. II. Sultan Selim'in Edirne'de yaptırdığı Selimiye Camii'nin çinileri ile İstanbul'da Sokollu Mehmed Paşa, Rüstem Paşa, Piyale Paşa, Mesih Paşa, Üsküdar'da Atik Valide, Ramazan Efendi Camileri ve ikinci Selim, Üçüncü Murad ve Üçüncü Mehmed türbelerindeki çiniler, Topkapı Sarayı çinileri, Eyüp Türbesi'nin içinde ve dışındaki çiniler İznik'teki çiniciliğin en mütekâmil safhasını göstermektedir. 978 Cemaziyelevvel ve 1570 Ekim tarihli bir hükümle iş alâtlariyle İstanbul'a davet edilen üstad çinicilerden Hacı Mehmed, Fazlı Halife, Yazıcıoğlu ve Ahmed isimlerindeki üstadların isimlerini öğrenmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı çini tezyinatında birinci derecede yer almış olan Lale çiçeği bilhassa on altıncı asrın ikinci yarısında çok görülmektedir. On yedinci asırdaki Türk çiniciliği, sır, renk ve desen itibariyle emsalsiz olup bu hususlarda çini tezyinatı en yüksek derecesine varmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Ahmed Camii'nde çok çini kullanılmış olup Topkapı Sarayı çinileri istisna edilecek olursa Sultan Ahmed Camii çinileri türü itibariyle bu asırdaki çinilerin hepsinin üstünde bulunmaktadır. Topkapı Sarayı'nda 1635 tarihli Revan köşkü ile 1639 tarihli Bağdad Köşkü çinileri ve 1641 tarihli Sünnet odası çinileri on yedinci asırdaki en zengin Osmanlı çinileridir. Yine bu cümleden olarak Üsküdar'da Kösem Valide Camii çinileri de vardır. On yedinci asırda İznik çinisinin saraylara, cami ve türbelere konulmak üzere işlendiği bu asrın ikinci yarısında Osmanlı çinileri yani İznik çiniciliği eski haşmetli devrinin sonlarını yaşamakta olduğunu 1076 H. -1665 M. de tamamlanan Yeni Cami (Valide Camii) ile arkasındaki türbede bulunan çinilerden anlamaktayız. Ve bu tarihlerde Kütahya'da halk ve hususi binaları tezyin için yapılan çinilerden başka daha çok, çini fincan yapıldığını bir vesikadan öğreniyoruz. Tetkik ettiğimiz arşiv vesikalarıyla mühimme defterlerinde Kütahya'da bu on yedinci asırda cami, türbe saray ve diğer tezyinat için hükümet eliyle tezyinî çini yapıldığına dair hiç bir kayda tesadüf edilmemiştir; fakat bu kayıt Kütahya'da tezyinî çini yapılmıyor demek değildir; Kütahya çiniciliği, Osmanlı devrinde bilhassa İznik çiniciliğinin sönmeye başlaması üzerine on sekizinci asırda kendisini daha ziyade göstermeye başlamış fakat hiç bir zaman ona yetişememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVIII. Yüzyılda Çini Sanatı&lt;br /&gt;XVIII. asırda tezyini sanatlarımızın en mühimlerinden olan çinicilik eski kuvvetini muhafaza edemeyerek sönmeye yüz tutmuştu. Saray, cami, türbe, çeşme vesaire gibi müesseselere konulan çiniler, inşaatı yapan mimarlar vasıtasiyle İznik'te bulunan çinicibaşıya sipariş edilir ve o suretle yaptırılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan başka, İstanbul'a tüccarlar vasıtasiyle İznik ve Kütahya çinileri ve Kütahya'da yapılan çini fincanlar da getirilip çinicilere mahsus çarşıda satılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1127 H. - 1715 M. de Venedik ve arkasından Avusturya seferleri ve rağbetin azalması sebebiyle İznik çini imalâthanesindeki işler durmuş ve çini ustaları kısmen dağılmıştı. Bununla beraber İznik'te eskisi gibi çinicibaşı adiyle bir usta ile maiyetinde bir miktar çinici varsa da, 1129 H. - 1717 M. tarihinden beri çini sanatkârları çiniciliği terk ederek başka sanata girmişlerdi. Hükümet, Damat İbrahim Paşa'nın sadareti esnasında bu kıymetli sanatın muhafazası için teşebbüse geçmiş ve İznik kadısına 1131 Muharrem - 1718 Kasım tarihli bir ferman gönderip eskiden beri ne kadar çini imalâthanesi varsa yine evvelki gibi işlerine devam etmelerini ve imal edilen çinilerin muhtelif şekillerinin fiyatlarının tespiti ile bir defterinin İstanbul'a yollanmasını emretmiş ve aynı zamanda hassa mimarlarından birisini bu işe memur eyleyerek aynı fermanın bir suretini de Kütahya kadısına yollamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damat İbrahim Paşa'nın bu teşebbüsü arzusu gibi bir netice vermemiş olmalı ki ilk teşebbüsten yedi sekiz ay sonra, yani 1131 Şaban-1719 Haziran'da İznik'ten ustalar getirterek İstanbul'da Eğrikapı tarafında Tekirsarayı (eski Hebdomon sarayı) yanında bir çini fabrikası kurdurup 1137 H. - 1725 M. tarihinden itibaren burada zarif çiniler îmal edilmiştir. Buradaki çini imalâthanesine lâzım olan mürdesenk ve rastık taşı Selanik'ten getiriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gayretlere rağmen İznik çiniciliği XVI. ve XVII. asırlardaki inceliğini elde edememiş ve buna mukabil bir zamanlar düz mavi ve lâcivert çini imalinde başta gelen Kütahya çiniciliği mevcudiyetini şöyle böyle muhafaza etmekte bulunmuş ve o tarihlerde Osmanlı vilâyetlerinde yapılan müesseselerde kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu XVIII. asırda Kütahya'da tezyini çinilerden ziyade kaba kahve fincanlarının yapıldığını ve fincancılar şeyhi adıyla bir çinici esnafı şeyhi bulunduğunu görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damat İbrahim Paşa'nın İstanbul'da tesis ettirmiş olduğu çinicilik daha sonra günden güne düşmüş ve maalesef Avusturya'dan getirilen çiniler kullanılmaya başlamıştır ki, bunu 1170 Muharrem - 1756 Ekim tarihli bir hükümden anlamaktayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVIII. asırdaki Osmanlı çinilerinin en güzelleri Aksaray'dan Silivrikapısma giden yolun üzerinde bulunan Hekimoğlu Ali Paşa Camii'nde görülüyor ki, bu asrın ortalarına rastlamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1283173620142936655?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1283173620142936655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-cinicilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1283173620142936655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1283173620142936655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-cinicilik.html' title='Osmanlıda Çinicilik'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63MNF2fpuI/AAAAAAAAAHk/rMPPyL50k4Y/s72-c/bahardali.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8367450045413952376</id><published>2010-03-27T11:03:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T11:06:58.861+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlıda Mücellitlik ve Müzehhiblik</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63KkiAkwKI/AAAAAAAAAHc/-trjo1iACIk/s1600/clt_1249893510.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 263px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453237452768854178" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63KkiAkwKI/AAAAAAAAAHc/-trjo1iACIk/s320/clt_1249893510.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Ciltçilik&lt;br /&gt;XVI. asırda yetişmiş olan kıymetli mücellitlerden Alaaddin, Hudadâd, Yusuf Şaban ile I. Sultan Selim'in mücellitbaşı Mehmet Çelebi ve oğlu Süleyman Çelebi ve Mehmet Çelebi'nin kardeşi Hüseyin Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin isimlerini biliyoruz; İran mücellitleri ciltçilikte Osmanlı mücellitleri kadar yetenekli değillerdi; Müverrih Âlî'nin Menakıb-ı Hünerveran isimli eserindeki kayda göre İran mücellitleri, Tıla yani rugan veya lake denilen cildleri altın varakla yaldızlamakta ve ciltlerin maktalarını tertipte usta olup buna mukabil smanlı mücellitleri de zencîrek veya şemse san'atıyla ciltlerin zarif, narin ve cazib olmasında büyük başarı sahibi idiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. asır sonlarında Kara Mehmed, Mehmed bin Cafer, Ahmed bin Hasan, İsa bin Yusuf vesaire olmak üzere Enderuna mensub 20 mücellit vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzehhiblik&lt;br /&gt;Yazı ile beraber yürüyen tezhib kitapların baş kısımlarını, fasıl aralarını, etraf ve sayfalarını ve levhaların etrafını süslemek sanatıdır; bu tezyinat renkli olmayıp yaldızlı olursa ona halkârî denilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlılarda müzehhiblik XV. asrın ilk yarısı içinde görülmektedir. İlk zamanlarda Osmanlılar Karamanoğullarındaki müzehhiblerden istifade etmişlerdir; nitekim müzehhib ve hattat olan Konya Aksaraylı Ahmed bin Hacı Mahmud bunlardandır; 840 H. 1436 M.'de şair Ahmedî'nin Tervihü'l-ervah ismindeki tıb kitabını yazan ve tezhib eden bu sanatkârdır. Keza Fatih Sultan Mehme için istinsah edilmiş olan bazı kitapların tezhibleri XV. yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinde müzehhibliğin mevcudiyetini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. yüzyılda tezhib sanatında eseri olan II. Bayezid'i görüyoruz. Heyete dair yazılan bir kitabın şerhinin kenarındaki tezhip, bunun olup kenarında ismi vardır. Yine bu asırda meşhur müzehhiblerden Kara Mehmed ile Üstad-ı Rûm diye meşhur olan Şaban ve İstanbul nakışhanesinde müzehhib Hüseyin vardır. Kara Mehmed'in en nefis eserlerinden biri, Kanunî Sultan Süleyman'ın divanına yaptığı tezhip olup Yıldız kitapları arasındadır. Müzehhib Selânikli Abdullah bin Mehmed'in çıraklarından müzehhib ve hattat Mehmed bin İlyas tarafından 954 H. 1547 M. de bir Kelâm-ı kadim'e yapılan tezhib Topkapı sarayı Koğuşlar kütüphanesinde ve 563 numarada bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'daki müzehhibler her sene mûtad üzere Okmeydanındaki okçular tekkesinde talebelerine icazet vermek üzere toplanırlar ve merasim yaparlardı. Bunlara mücellitlerbaşı riyaset ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. Yüzyılın İkinci Yarısı ile XVII. Yüzyılda Müzehhiplik&lt;br /&gt;On altıncı asrın ikinci yarısındaki müzehhiblik eski kuvvetini muhafaza etmiş ise de on yedinci asrın ikinci yansından itibaren yavaş yavaş bu hızını ve güzelliğini kaybetmeye başlamış olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yedinci yüzyılda hattat Derviş Ali'nin yazılarının tezhibini Sürahi Mustafa Efendi isminde bir müzehhib yapardı; Mustafa Efendi'nin tezhipte üstadı Abdullah adında bir müzehhib olup bu da, meşhur Yenibahçeli Kara Mahmud'un şakirdi ve azadlı kölesi idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yedinci yüzyıl hattatlarından Çinicizâde Abdurraliman Efendi'nin yazılarının tezhibini müzehhib Baruthaneli Abdullah Çelebi yapardı ki bu zat, Molla Güranili Beyazi Mustafa Efendi'nin hem oğlu ve hem de talebesi idi. Beyazi de yukarda adı geçen Sürahi Mustafa'nın yetiştirmesidir. İnadiyeli îmam ve onun yetiştirmesi Antalyalı Ali de yine bu asrın sanatkâr müzehhiblerindendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hattâ Hafız Osman Efendi'nin yazılarının tezhibinin çoğunu biraderzâdesi olan Bayram Paşa türbedarı Hafız Mehmed Çelebi yapmıştır. Hafız Mehmed Çelebi, müzehhib Sirkecizâde'nin talebesidir; bundan başka Hafız Osman'ınn yazılarına Beyazı Mustafa Efendi talebelerinden Kambur Hasan Çelebi de tezhib yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yedinci yüzyılda İstanbul'da üstad ve şakird olarak kırk dükkânda yüz beş ve yüz dükkânda üç yüz müzehhib bulunduğunu Evliya Çelebi yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVIII. Yüzyılda Müzehhibler&lt;br /&gt;Hattatların yazılarını, berat veya menşurların tuğra ve yazılarını süsleyen, müzehhib denilen sanatkârlar XVII. asırdaki üstad müzehhiblerin talebelerinden idiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi'nin yazılarını Yusuf Mısrî denilen müzehhibin yetiştirmelerinden Ruganı ve Üsküdarlı Ali Çelebi (vefatı 1761 den sonra) tezhiblerdi. Gerek yazıda ve gerek nakışların türlerinde ve katıcılık ve vasılcılık'ta. üstad olan hezarfen lâkablı Bursalı Mehmed Efendi (vefatı 1153 H. -1740 M.), Sultan Selimli Mustafa Reşid Efendi ve müzehhib Kanbur Hasan talebesinden Dramalı Süleyman Çelebi ve aynı zamanda hattat olan Kastamonulu Müzehhib Abdurrahman Efendi ve yetiştirmesi olan Haydarpaşalı İbrahim Çelebi ve Beyazı Mustafa Efendi'nin oğlu ve talebesi Baruthaneli Abdullah ve hem müzehhib ve hem mücellid Solak Süleyman ile talebesi mücellitbaşı Kara Mehmed ve Bursa'da Tuzpazarı camii imamı müzehhib Mustafa Efendi yetiştirmelerinden Ressamı sikke Ali bin Murad (vefatı 1190 H.-1776 M.), XVIII. asırda gelmiş olan belli başlı müzehhiblerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzehhibler, yani tezhib yapan sanatkârlar, talebelerine tezhibe mezuniyet için her sene Okmeydanı'ndaki okçular tekkesinde toplanarak bunlara merasimle icazet verirlerdi. Bunun için mensub oldukları mücellitbaşı marifetiyle hükümete müracaat ile merasim için müsaade isterlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzehhiblerin arasındaki tuğra işleyen yani tuğraların tezhibini yapan müzehhibler arasında sanatlarında mahareti olanlar lüzumu halinde imtihan edilerek içlerinden yeteneklileri hassa müzehhibleri arasına alınırlardı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8367450045413952376?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8367450045413952376/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-mucellitlik-ve-muzehhiblik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8367450045413952376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8367450045413952376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-mucellitlik-ve-muzehhiblik.html' title='Osmanlıda Mücellitlik ve Müzehhiblik'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S63KkiAkwKI/AAAAAAAAAHc/-trjo1iACIk/s72-c/clt_1249893510.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6965867464944499104</id><published>2010-03-27T10:55:00.001+02:00</published><updated>2010-03-27T11:00:05.062+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlıda Resim ve Nakış</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ptoGcS9Tr44/S63I_Br-GRI/AAAAAAAAAOM/bdwGaxEGjWE/s1600/kumasb_16.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 280px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453235708925712658" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_ptoGcS9Tr44/S63I_Br-GRI/AAAAAAAAAOM/bdwGaxEGjWE/s400/kumasb_16.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#000000;"&gt;Resim ve Nakış&lt;br /&gt;XV. yüzyıl ortaları ile XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılarda katta, nakkaş, musavvir, tarrah ve ressam gibi güzel sanat erbabı da yetişmiştir. Osmanlı devletinde bu san'atların nasıl başladığını bilinmiyor; bununla beraber Selçuklu memleketlerine sahip olan Osmanlıların Konya'da eski devirlerden kalma resim ve nakışlardan istifade ettiklerine şüphe yoktur; bununla beraber musavvirlik ve nakkaşlığın Osmanlılara girmesinin herhalde XV. yüzyılın ilk yarısı içinde olduğunu kuvvetle tahmin edebiliriz; nitekim Bursa'da Yeşilcami denilen Çelebi Mehmed Camii'nin nakkaşı Bursalı Ali Bin İlyas bu söylediğimiz zamanın ustadlarındandır. Üstad Ali, küçük yaşta iken Semerkand'a götürülüp nakış sanatını orada öğrenmiş ve sonra memleketine dönerek Yeşilcami'in nakışlarını yapmıştır. Daha sonra II Sultan Murat zamanında Bursalı Nakkaş Safî isminde bir üstadı tanımaktayız. XV. asrın ikinci yarısında yani 880 H. 1475 M. de Bursa'da vefat eden Hoca Yusuf bin Hoca Ferruh da nakkaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tebriz ve Orta Asya'da ehemmiyetli surette yayılan eden musavvirlik ve nakkaşlık XV. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı'ya girmiş ve XVI. yüzyılın sonlarında epey rağbet bulmuştur. XV. yüzyıl ortalarında II. Sultan Mehmet'in hassa musavviri yani saray ressamlarından Sinan Bey isminde bir zatı tanımaktayız; bu, Venedik'te yetişmiş olup Mastori Pavli Daragoza (Matteo Pasti) adında bir ressamın talebelerindendir; Sinan Bey Bursa'da vefat etmiş ve Şiblîzâde Ahmed Çelebi'yi yetiştirmiştir; Şiblîzâde eski tabir ile şebihnüvis'likte yani insan resmi yapmakta (portraitiste) pek mahir imiş '. Onbeşinci yüzyıl nakkaşlarından Hasan ve Fazlullah isimlerinde iki kişi daha biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı hükümdarları Doğu'dan getirttikleri musavvir ve nakkaşlardan başka Venedik'ten de ressam getirtmişlerdir; meselâ İtalya'da Veronalı Matteo Pasti ve Ferraralı Konstaniço ve bunlardan başka resmen Venedik cumhuriyetinden vaki talep üzerine 1479 Ekim ayı başlarında (884 H.) İstanbul'a gelen Jantil Bellini bunlardandır. Bellini, bir Türk kadını ile bir solak yeniçeri ve biri madalyon ve diğeri yağlı boya olarak Fatih'in iki resmini ve bir de Topkapı Sarayı odalarının duvar nakışlarıyla şehrin manzarasını yapmıştır; Fatih'in yağlı boya resmi Londra müzesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim zamanlarında meşhur Mikelanj'ın iki defa İstanbul'a davet edildiği halde gelmediği malûmdur; Viyana İmparatorluk Kütüphanesi eski müdürü Karabaçek'in eserinde Bayezid'in Mikelanj'ı İstanbul ile Galata arasında köprü yaptırmak için davet ettiği yazılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Sultan Selim, İran seferinden dönerken Şah Mehmed, Abdülgani, Derviş Bey isimlerinde üç musavvir yani portretist ve Semihan, Alaaddin Mehmed, Mansur Bey, Şeyh Kâmil, Ali Bey Abdülhalik ile daha altı nakkaşı beraberinde İstanbul'a getirmiştir. Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran harbini tasvir eden ve mozaikle yapılmış olan bir tablonun saray köşklerinden birisinin kapısının üzerinde gördüğünü Nemçe elçisi Busbek beyan etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkondil zeylindeki bir kayda da inanmak lâzım gelirse Yavuz iyi bir ressam imiş; yağlı boya olarak Şah İsmail ile vukua gelen Çaldıran muharebesini yaparak Venedik cumhuriyetine göndermiş; ve bu resim Müverrih zamanında Venedik meclisi salonunda asılı imiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. yüzyılın ilk yarısı içinde (932 H. 1525 M.) devlet hazinesinden para alan nakkaşlar 29 ve öğrencileri de 12 kişi idi. Bunların bir kısmı İstanbul'da yetişmiş ve bir kısmı da Azerbaycan'dan gelmişlerdi; Azerbaycan'dan gelmiş olanlar Fatih Sultan Mehmet, Bayezid, Selim bunlardan her birinin ismi, maaşı, nereden geldiği ve nerede yetiştikleri Topkapı sarayı kütüphanesindeki sanatkâran defterinde gösterilmiş ve oradan naklen merhum Muallim Cevdet tarafından neşredilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üstatlardan Amasya valisi Şehzade Ahmed'in yanında bulunmuş olan 22 akçe yevmiyeli ressam Şahkulu, 24 akçeli Tebrizli Melek Ahmed ve 20 akçe yevmiyeli Hasan bin Mehmed ve 21 akçe yevmiyeli ressam Hasan bin Abdülcelil vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan musavvir ve nakkaş Şahkulu, Yavuz Sultan Selim zamanında İstanbul'a getirilerek evvelâ 22 akçe ile hassa nakışhânesine alınmış ve daha sonra başnakkaş olmuştur. Şahkulu, resim ve nakışta meşhur Behzad'ın mensup olduğu Herat kolunu temsil etmiştir. İstanbul'da çok talebe yetiştirmiştir; Şahkulu mektebi, Cemâat-i Acem nakkaşları adıyla İran sanatını temsil etmiş olup buna karşı yine XVI. yüzyılda Türk zevk ve san'atını gösteren Cemâat-ı Rûm nakkaşları vardı. Şahkulu'nun Penahî mahlasıyla şiirleri olduğunu musavvirlik ve nakkaşlıkta fevkalâde mahareti bulunduğunu Âşık Çelebi yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tezhib sanatında da üstad olan Şahkulu'nun en kıymetli öğrencisi müzehhib Kara Mehmed olup bunun Yıldız kütüphanesinde bulunan Kanunî Sultan Süleyman Divanındaki tezhibi en nefis eserlerindendi. Bunlardan başka Mısır seferi esnasında Yavuz Sultan Selim'in Halep'ten İstanbul'a gönderdiği Taceddin Kürebend ve Hüseyn-i Bâlî ile Kanunî'nin ilk zamanlarında İstanbul'a gelen musavvir Kinci Mahmud ve hem musavvir ve hem müzehhib olan Mısırlı Hasan ve talebelerinden üstad İbrahim ve Galatalı Mehmed ve Hüner-nâme'nin resimlerini yapan Üstad Osman ve kayın biraderi musavvir Ali ve Hasan Kefeli ve adı Mustafa olan şair Sâî ile müneccim ve muvakkit ve aynı zamanda nakkaş olan Ahmed-i Nakşî XVI. yüzyıl musavvir ve nakkaşlarındandırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan başka yine aynı asırda yetişmiş olan Türk nakkaş ve ressamları arasında Manisalı hattat ve şair Camiî ile meşhur Galatalı Nakkaş Haydar'ı da zikretmek lâzımdır. Bugün eserini gördüğümüz ve şiirde Nigârî mahlasli olan Haydar Çelebi, hem şiir ve hem de resimde maharet sahibi idi; 980 H. 1572 M. de vefat eden Nigârî Haydar hassa gemilerinde yani Osmanlı donanmasında reislik (kadırga kaptanlığı) etmiş ve musahibi olduğu II. Sultan Selim ile Barbaros Hayreddin Paşa'nın resimlerini yapmıştır. Barbaros'un resmi Türk Tarih, Arkeoloji ve Etnografya dergisi'nin 3. numarasında basılmıştır. Nigârî'nin Londra müzesinde 2 minyatürü olduğunu F. R. Martin ve ondan naklen merhum Halil Ethem Bey, Elvah'ı Nakşiye kolleksiyonu isimli eserinde yazmaktadır. Ressam ve şair Nigârî'nin ilk zamanlarda Tophane'deki evi ve sonra Eyüp tarafındaki köşkü âlim, edib, şair ve sanatkârların buluşma yeri idi. Profesör Dr. Süheyl Ünver tarafından Ressam Nigâri - hayatı ve eserleri hakkında 1946 tarihinde bir eser yayınlanmıştır. 979 H. 1571 M. de vefat eden ve Topkapı Sarayı'nın kapısıyla divanhanesinin nakışlarını yapan ve Baba Nakkaş diye şöhret bulan Şeyh Mustafa'nın adına Çatalca'ya yakın Baba Nakkaş adında bir köy vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nakışlar, cami, mescit, saray ve konakların ve evlerin duvarlarına, pencere kenarlarına tavanlara ve göze hoş gelecek yerlere yapılır ve binanın aydınlık veya loş oluşuna göre nakşedilirdi; nakışlarda lâle, karanfil ve nar çiçeği esastı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. ve XVII. Yüzyılda Nakkaşlar&lt;br /&gt;On altıncı yüzyılın son yarısıyla on yedinci asırda gerek saray ve gerek saray harici nakkaş ve ressamlar vardı. Nakkaşbaşı kârhanesi denilen mirî yani hükümet nakışhanesi Sultan Ahmet'te Arslanhane'nin üstündeki kârgir hücrelerde olup nakkaşlar da burada bulunurlardı; saray nakkaşları epey kalabalıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On altıncı yüzyıl sonlarında (1004 H.-1596 M.) vefat eden nakkaş şâir Mustafa Sâî Çelebi, Mimar Sinan'ın vefakâr arkadaşı idi. Sâî'nin Riyazi ve Rıza tezkerelerinde bazı manzumeleri görülmektedir; Mimar Sinan'ın tercüme-i haliyle eserlerini havi Tezkiretü'l-bünyan ismiyle matbu eser nakkaş Sâi'nindir. Silivrikapı mezarlığında medfun olan Sâî'nin İstanbul'da yapılmış olan bir hayli binada manzum tarihleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hassa veya mirî nakkaşların bir sınıfı vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, zeamet ve tımar sahiplerinin beratlarını nakışlarla tezyin ederlerdi; büyük berat veya menşurları nakkaşbaşı ve küçük dirlik yani zeamet ve tımar beratlarını maiyyetindeki diğer hassa nakkaşlarının tezyin eylemeleri kanundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mirî nakkaşlardan başka serbest olarak nakış yapan nakkaşlar da vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVIII. Yüzyılda Nakkaşlık&lt;br /&gt;Nakış, resimle beraber yürümüştür. Nakkaşlar da, diğer sanat erbabı gibi, hassa ve serbest olarak iki kısımdı. XVIII. asır ortalarında, yani 1171 H. - 1757 M. tarihinde, hassa nakkaşı yedi kadar olup aynı asır sonlarında 1205 H. - 1790 M. de sekizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı nakkaşlarının en güzel eserleri bazı mescidlerde, konakların salonlarında görülmektedir. Odanın vaziyetine göre tavanların nakışları gayet sanatkârane yapılmış olup, bugün bunların adedi pek azalmıştır. Tavan nakşında en ehemmiyetli şey tavanın göbek denilen orta kısmının nakşıdır. Tavanın diğer kısımları ise mozayik tarzındaki geometrik veya bitkisel şekiller ve tavan köşelerindeki sanatkârane işlemelerle süslenirdi. Anadolu hisarındaki Amcazade yalısı, XVIII. asra ait tavan nakşını gösteren en güzel nakış sanatı eseri olarak kalabilmiştir. Tavan tezyinatı yapıldıktan sonra bu tavan bir merasimle yerine konulur ve buna Tavan kaldırma denilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVI. ve XVII. Yüzyılda Ressamlar&lt;br /&gt;On altıncı asrın ikinci yarısından itibaren epeyce gelişmekte olan resim sanatı şarkın minyatür yolundan tamamen ayrılmamakla beraber Osmanlı zevkine mahsus bir ekol halinde gelişmeye başlamış ve bilhassa on yedinci asırda oldukça gelişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı resimleri garptaki büyük tablolar halinde yapılmadığından ufak kıtada kitap resimleri minyatür zevkine uygun dekoratif mahiyette kendini göstermiştir. Evliya Çelebi on yedinci asırdaki resim yapan sanatkârların dükkânlarından (atölyelerinden) bahsetmektedir. Bunlardan dört dükkânda resim yapan nakkaşların adedi kırk kadardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yedinci asırda Miskalî mahlaslı tarih sahibi Üsküplü Solakzâde Hemdemî ile Tiryaki Osman Çelebi, kale ve muharebe resimleri yapmakta mahir imişler. Yine resim yapan nakkaşlardan Parmakkapı'daki Taşbaz Pehlivan Ali, pâdişâhların, serdar ve vezirlerin Revan ve Bağdad cenklerini yapmakta üstad imiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topkapı Sarayı'ndaki Seyyid Lokman'ın meşhur Hüner-namesinin resimlerini Osman adında üstad bir ressam yapmıştır. Bunun yukarda adı geçen Tiryaki Osman Çelebi mi yoksa başka bir Osman Çelebi mi olduğu tetkike muhtaçtır; Ali'nin Surradme'sindeki resimler de güzeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yedinci asır başındaki nakkaş ve ressamlardan olup Enderunda yetişerek daha sonra yeniçeri ağası, beylerbeyi ve vezir olan nakkaş Hasan Paşa'nın (vefatı 1032 H.-1622 M.) Birinci Ahmed'in tuğrasını havi güzel eseri Topkapı Sarayı'nın yazı salonunda görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu asrın üstad ressamlarından ve Mevleviye tarikatı mensuplarından Esedî veya Aşarî ile arkadaşlarından Solakzâde Miskalî Bihzad'ın (vefatı 1063 H. - 1653 M. ) hayvan resmi, muharebe ve portrede maharetleri olduğu görülüyor. Ressam Bihzad Galata Mevlevihanesi'nin hatiresinde medfundur. Bunlardan Aşarî pek çok arslan resmi yaptığı için Esedî mahlasını kullanmıştır. On yedinci asır sonuylae on sekizinci asır başlarında yaşamış olan şair, musikişinas mevlevi Fennî Mehmed Dede (vefatı 1127 H.-1708 M.) de fresk ve portre kompozisyonda mahir idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resimde Fenni Mehmed Dede yetiştirmelerinden ve Mevlevilerden şair, hattat Dukakinzâdelerden Fasih Ahmed de ressam olup yapmış olduğu bir kalyon resmi İbnü'l-Emin Mahmud Kemal İnal'ın kütüphanelerinde bulunmakta olup fotoğrafı, Konya Halkevi tarafından neşredilmiş olan Mevlâna'nın ressamları isimli eserde (s.42) vardır. Fasih Ahmed de üstadı Fenni gibi fresk resimleri, portre ve alagorik mevzularda eserler vücuda getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On altıncı asrın ikinci yarısıyla on yedinci asırda yetişmiş olan ressamlardan en meşhuru Nakşi (vefat tarihi malûm değil) ismindeki ressam olup insan resimleri yapmakta mahareti vardı. Bundan başka Birinci Ahmed'in fala bakması için yazılan falnamenin resimlerini yapmış olan Kalender ile Dördüncü Mehmed zamanında Edirne'de yaşamış olan ressam Âbi'yi biliyoruz. Bu ressamlardan başka eserleri olup isimlerini bilmediğimiz ressamlar da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü Mehmet'in resme merakı dolayısıyla Osmanlı sarayında Fajiyo adında bir yabancı ressam da görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezar Taşlarındaki Resim Tezyinatı&lt;br /&gt;İslâmiyetin ilk devirlerindeki zarurî olan yasaklanmasının sonraları bertaraf olmasına rağmen, hakikati bilmeyen bir zümrenin hâlâ resmi yasak saymaları, bu güzel sanatın İslâm âleminde gelişmesine mâni olmuş ve buna mukabil yazı sanatı yani hattatlık muhtelif şekillerde meydana çıkmıştır. Osmanlı Türkleri resme mukabil yazıda emsalsiz ve taklidi kabil olmayan şaheserler vücuda getirmişlerdir. Bununla beraber, bediî sanatlardan olan resme karşı olan alâka dolayısıyla XVI. asırdan itibaren mezar taşlarında başta kavukları havi muhtelif şekiller görülmüştür. Mezar taşlarının imal tarzı asırdan asra kemale doğru giderek XIX. asrın ilk yarısında en olgun şeklini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı mezarlarını, türbelerini, taşların kavuklarını, kadın mezarları tezyinatını, gelin kıyafetinin saç ve duvaklarına kadar pek ince yapılmış olan sanatkârane taş oymaları görüp hayran olmamak mümkin değildir. Bu mezar taşlarındaki yazıların bir kısmı meşhur hattatlarımızın olup, taşların yapılışı ressam kadar mahir senktraş denilen bir taçşı ustasının elinden çıkmıştır. Mezar taşları aynı zamanda Osmanlılarda pek çeşitli olan serpuş yani kavukların hangi sınıf tarafından giyildiklerini göstermeleri itibariyle de pek mühimdir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6965867464944499104?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6965867464944499104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-resim-ve-naks.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6965867464944499104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6965867464944499104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/03/osmanlda-resim-ve-naks.html' title='Osmanlıda Resim ve Nakış'/><author><name>Ah Teslimiyet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03972912393484707436</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_ptoGcS9Tr44/STG3JlaCitI/AAAAAAAAAAM/l0xupp6J8eA/S220/Gamzeli.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ptoGcS9Tr44/S63I_Br-GRI/AAAAAAAAAOM/bdwGaxEGjWE/s72-c/kumasb_16.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-4922245062602885493</id><published>2010-01-31T01:46:00.001+02:00</published><updated>2010-01-31T01:49:03.710+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlıda Müzecilik</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TFYj_cvQI/AAAAAAAAAHU/As_2DUSqqTw/s1600-h/topkapi-sarayi.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 235px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TFYj_cvQI/AAAAAAAAAHU/As_2DUSqqTw/s320/topkapi-sarayi.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432684076284558594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_28935"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Osmanlıda Müzeciliğin Başlangıcı&lt;br /&gt;• Osmanlı  döneminde ilk müzecilik çalışmaları bugünkü müze kavramıyla aynı olmasa da ve  müze adı geçmese de 1845-46 yıllarında İstanbul’a gelmiştir. 1830’lu yıllarda  Harbiye Nezareti’nde Tophane-i Amire müşiri olan Fethi Ahmet Paşa Darü’l  Esliha’daki koleksiyonları barındıran Harbiye Ambarı’ndan sorumluydu.  Koleksiyonlardan söz eden en eski belge, Harbiye Ambarı’ndaki eski silahların ve  çeşitli tarihi nesnelerin düzenlenilerek yerleştirilmesi için bir mekan tahsis  edilmesi önerisini içerir; bu belgeye göre Harbiye Ambarı’ında, insan ve hayvan  suretlerinin tasvir edildiği eski eserlerin düzenlenerek yerleştirildiği bir  müze zaten mevcuttu. Ahmet Fethi Paşa, eski bir kilise olan Aya İrini’nin  alanını ikiye bölerek koleksiyonları bu bölmelere yerleştirdi. İç avlunun  sağında, üzerinde “ Mecmua-i Esliha-i Atika ( eski silah koleksiyonu ) “ yazılı  mermer giriş, Harbiye Ambarı’nda bulunan eski silah ve zırh koleksiyonuna  açılıyordu. Bu girişin karşısındaki, üzerinde “ Mecmua-i Asar-ı Atika ( eski  eser koleksiyonu ) “ yazılı giriş ise, Helen ve Bizans dönemlerine ait eserlerin  bulunduğu bölüme açılıyordu. Eserlerin yerleştirilmesi için seçilen Aya İrini de  rast gele seçilen bir mekan olmayıp tamamen ideolojik sebepler taşımaktadır.  Eski kilise bulunduğu yer itibariyle hem saraya yakın ve içinde hem dışarıya  yani halka yakındır. Yani hem ele geçiren kültürü hem de ele geçirilen kültürü  yansıtmaktaydı. Kilisedeki eserleri padişah kendi dışında özelliklede gerileme  döneminde güç gösterisi olarak, yurt dışından gelen elçiler, konsoloslar vs.  görebilmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• 1870’lerde Aya İrini burada bulunan eserler artık  mekana sığmadığı için yine sarayın bahçesinin içinde bulunan Çinili Köşk’e  taşınmıştır.15. yy.’da 1873 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan bu  köşk erken Osmanlı dönemine aittir. Binanın içindeki çiniler müzeye dönüştürülme  esnasında üzerleri sıvayla kapatılıp tahrip edilmiştir. Ayrıca devasa bir giriş  eklenerek yapı deforme edilmiştir. Böylece Osmanlı döneminde kurulan bu yapı  biçimsel olarak Avrupa’da ki örneklerine benzeyen bir müze halini almıştır.  1876’da “ Müze-i Humayun “ adını alarak halka açılıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bir  İngiliz olan E. Gold Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmaktayken 1869’da  Müze-i Humayun’un başına müze müdürü olarak atanır. Gold Avrupalı olmak dışında  müze yönetimi için gereken niteliklerden hiçbirini taşımamaktaydı. Ali Paşa’nın  1871’de ölmesi üzerine Sultan Abdülaziz, devleti Tanzimatçılardan kurtarmak  amacıyla Mahmut Nedim Paşa’yı göreve getirir. O da derhal Ali Paşa’nın göreve  getirdiği kişilerin hepsini görevden alır; bu kişilerin içinde E. Gold’da  vardır. Sadrazam müze müdürlüğü makamını da kaldırır ve koleksiyona göz kulak  olması için Terenzio isimli bir ressamı görevlendirir ancak kendisine resmi bir  unvan verilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bu olaylardan yalnızca bir yıl sonra, Mahmut Paşa,  koltuğunu Tanzimat’ın en önemli reformcularından biri olan Mithat Paşa’ya  kaptırır. Mithat Paşa’nın döneminde, Tanzimat’ın coşkulu bir taraftarı ve  Fransız kültürü hayranı olan yeni maarif nazırı Ahmet Vefik Efendi, müzeyi kısa  bir sürede yeniden hizmete açar ve Alman Anton Philip Déthier’i müze müdürlüğüne  getirir. E. Gold’dan farklı olarak Déthier, Berlin Üniversitesi’nde tarih,  klasik dönem, filoloji, arkeoloji ve sanat tarihi alanlarında eğitim görmüştü ve  1872’den 1880 yılında ölene dek müze müdürlüğü yapmıştır. Déthier’in ilk yaptığı  işlerden biri, tarihi eser trafiğini düzenleyen bir “ Nizamname ( eski eser  koruma kanunu ) “ çıkarılmasını sağlamak olmuştur. Ancak bu Nizanname ilk  bakışta Osmanlıya ait eserleri korumak amaçlı yapılmış görünmekle birlikte uzun  vadede çok zarar vermiştir. Örneğin “ Osmanlı toprakları üzerinde bulunan tarihi  eserlerin 3/1‘i devletin 3/1’i toprak sahibinin 3/1’i de bulanındır “ diye  belirtilen madde tarihi eserlerin yurt dışına götürülmesine neden olmuştur.  Çünkü bu maddeden faydalanmak isteyen yabancılar Osmanlı topraklarından arazi  satın alarak çıkan eserlerin 3/2’sine sahip oldukları için pek çok eseri yurt  dışına çıkarmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• 1881’den sonra müze müdürlüğüne Osman Hamdi  atanmıştır ve Türk müzeciliğinde ikinci dönem başlamıştır. Fethi Ahmet Paşa’dan  sonra ilk müdürlük yapan Türk Osman Hamdi’dir ve batılı anlayışıyla bir  müzecilik yapmıştır. Şu anda bulunan lahitlerin neredeyse tamamı onun zamanında  çıkarılmış ve müzeye dahil edilmiştir. Hatta daha sonra kurulacak olan Arkeoloji  müzesi ( 1891 ) de ilk olarak bu lahitlerin konulması için yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Çinili köşk bir süre sonra dar gelmeye başlayınca, içindeki eserler  Süleymaniye Külliyesine taşınıyor. 1983’te de bugün ki yerine yani İbrahim Paşa  Sarayı’na taşınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yüzyılında başında ise durum şöyledir; Bursa’da,  Konya’da müze şubeleri açılıyor ve Cumhuriyetin ilanına kadar bu durum devam  ediyor. Şubelerin açılma sebebi öncelikle, eserlerin çıkarıldıkları yerlerde  korunmak istenmesidir. Ayrıca arkeoloji müzesi dar gelmeye başlamaktadır ve  taşınmayı engellemek için şube açma yöntemine gidilmiştir. Bu durum Cumhuriyet  sonrasında da devam etmiştir. Eserler bulundukları yerde kalıyor ve oradaki  müzeye dahil ediliyorlardı. Ayrıca şubeler açmak Anadolu kültürünün  sahiplenilmesi amacıyla da uygulanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Cumhuriyetten sonra  müzecilik anlayışı Batılı anlayışa dönmüştür. Resim-heykel müzesi buna bir  örnektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlayan: Orçun Aksakal&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-4922245062602885493?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/4922245062602885493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-muzecilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4922245062602885493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/4922245062602885493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-muzecilik.html' title='Osmanlıda Müzecilik'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TFYj_cvQI/AAAAAAAAAHU/As_2DUSqqTw/s72-c/topkapi-sarayi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3612224310016079790</id><published>2010-01-31T01:41:00.001+02:00</published><updated>2010-01-31T01:42:52.791+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı Mimarisi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TD5ptOqrI/AAAAAAAAAHM/D8J8qRixagg/s1600-h/osmanli1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 232px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TD5ptOqrI/AAAAAAAAAHM/D8J8qRixagg/s320/osmanli1.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432682445731179186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_19611"&gt; &lt;div align="center"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;OSMANLI  MIMARISI &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Insâ yâni yapi san'ati. Toplum larin dîni, siyâsî, içtimaî ve  iktisadî özelliklerine göre meydana getiri len güzellik, estetik, saglamlik ve  kullanisliligi kendinde toplayan; mesken, mâbed, medrese, hamam, kervansaray,  çesme, köprü, su yolu, bend, türbe, ima ret, hastahâne, çarsi, bedesten,  kütüphane, saray ve kabristan gibi eserlere mîmârî eserler denir. Kültür, iklim  ve teknik imkânlara bagli olan mimarlik san'ati ve mîmârî eserler devirden  devire, milletten millete, iklimden iklime degisiklik göstermektedir. Kulla  nilan malzemenin cinsine ve özel ligine göre insâatin sekli ve tatbik edilen  usûller de ayridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîmârî bir eserde tertip tarzi, büyüklük, ölçülerin  birbirine nisbeti ve uygunlulugu gibi unsurlar sayesinde güzellik saglanmaya  çalisilir. Bu maksatla eserlerin ölçülerinde nisbetlerini esas alan matematikle  ilgili formüller kullanilir. Mimarlikta göz önüne alinmasi gereken bir husus da  kullanisliliktir. Yâni yapilan eser kullanis gayesine uygun olmali, bina  içindeki sirkülasyon (hava akisi) ve akustik (ses yayilma) özellikleri iyi bir  sekilde saglanmali, çesitli ihtiyâçlar imkânlar nisbetinde  karsilanmalidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîmârlik, ihtisas sahalarina göre; dînî mîmârlik (cami,  mescid, kilise mimarligi), askerî mîmârlik, sivil mîmârlik (mesken, sanâyî,  ticâret, içtimaî ve siyâsî mîmârlik), sehir mimarligi ve bahçe mimarligi gibi  subelere ayrilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimarlik târihi insanlik târihiyle yasittir. Yeryüzünde  ilk mîmârî eser, ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselâmin, Allahü teâlânin  emriyle insâ ettigi Kabe'dir. Kâbe-i muazzamayi ikinci defa Sit aleyhisselâm,  Nuh tufanindan sonrada ibrahim ve oglu ismail aleyhimesselâm yeni den insâ  ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islâmiyet'ten önceki devir lerde insanlarin barinma ihtiyâci  sebebiyle mesken mimarisi gelisti. Dînî merkezler olan çesitli mâbedler, krallar  ve hükümdarlar için sato ve saraylar, düsman hücumundan korunmak için kaleler ve  etrafini çeviren surlar, eglence yerleri ve tiyatrolar, büyük sehirler, bu  sehirlere su saglayan su kemerleri, temizlik için hamamlar  yapildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islâmiyet'in gelmesinden sonra büyük bir medeniyet kuran  müslümanlar, her sahada oldugu gibi mimarliktada essiz eserler meydana  getirdiler. Kisa za manda Hindistan'dan Ispanya' ya kadar uzanan üç kit'a  üzerine yayilip, genis topraklari bu yeni kültürün eserleri ile süsleyip dam  galarini vurdular. Bu eserleri meydana getirirken, o güne kadar çesitli  milletler tarafindan kullani lan mimarî usûllerini en iyi sekilde tatbik  ettikleri gibi, daha evvel görülmemis birçok yeni teknikler de  gelistirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber efendimiz ve dört halîfesi, Emevîler, Endülüs  Eme vîleri ve Abbasîler devirlerinde; camiler, hanlar, ribat adi verilen kale  görünüslü savunmaya yöne lik binalar, camiler, minareler, medreseler,  hastahâneler ve saraylar yapildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Selçuklular ve Anadolu  Selçuklulari da hâkimiyet kur duklari genis memleketler üze rinde cami, medrese,  türbe, çok i maksatli olarak kullanilan külliye ler, bîmârhâne (hastahâne),  ashane ve hamamlar insâ ettiler. Ticâret yollari üzerinde kervansa raylar,  dârüssifâ adi verilen hasta hâneler yaptirdilar. Bilhassa Mogol baskin ve  yagmalarina karsi sehirlerin etrafini surlarla çevirdiler. Hindistan'da kurulan  Tîmûrogullan (Gürgâniye) Dev leti zamaninda da çesitli mîmârî eserler ortaya  kondu. Delhi'deki Sah Cihan Camii, Agra'da yaptiri lan Taç Mahal, Hindistan'da  mey dana getirilen önemli eserler dendir, ilim ve feyz kaynagi olan dergâhlar  da, Hindistan mimarî sinde özel yer tutmaktadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1299 yilinda kurulan,  1453'de istanbul'un fethinden sonra büyük bir devlet hâline gelen Osmanlilar  zamaninda da, daha önceki islâm devletlerinde görü len mimari eserlere daha  yenileri eklendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanli mimarisi; Türk târi hinde belirli bir yeri  olan, büyük ve heybetli eserleri meydana getiren Osmanli Türklerinin insanlik  san' at târihinde mühim yer tutan san' at eserlerinin toplamidir. Osmanli  mimarisi basit, kullanisli, âbidevî ve az tezyinatti olmasi ile dikkat çeker.  Ince, zarif, vakur ve hey betlidir. Tamamen âbidevî sahe serler olan camilerin  çevreleri, külliye tâbir edilen bir çok sosyal müesseselerle çevrilmistir. Fev  kalâde îmârci bir devlet olan Osmanlilar zamaninda, kendine âid olmayan eserler  bile ihti mamla korunmustur, îmâr tesvik edilmis, îmâr görmeyen Osmanli topragi  kalmamistir. Mütevâzî mahalle zenginleri bile bir mescid yaptiramadigi takdirde,  bir çesme yaptirmis veya bir mekteb tamir ettirmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En küçük yapida  bile, saglam, dürüst, namuslu bir sekilde büyük bir san'at zevkiyle ve top lum  heyecani ile çalismayi, aldigi terbiyenin esâsi sayan Osmanli mimarlari, belli  bir egitim siste minden geçerdi. Mimarlar, devlet tarafindan îmâr ve mühendis  akademisi hüviyetinde olan Hasbahçe'de nazarî olmaktan çok pratik usûllerle  yetistirilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimarlar; hassa (devlet) mimarlari, sermîmâr (basmîmâr),  hassa sermîmâr (hassa basmî mân) veya sermîmâr-i mîmâran-i hassa denilen yüksek  vazifeli bagliydilar. Bu zât bir nevî bayin dirlik bakani sayilirdi. Bâzi  durumlarda dîvâna katilir ve iza hatlarda bulunurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanli mimarlari  büyük görgü ve tecrübe kazanarak her medeniyete âid âbideleri, teknik ve san'at  bakimindan inceleyerek yetisirlerdi. Plân ve maket üzerin de çalisirlar,  hazirladiklari plân ve Maketlere göre eserlerini insâya baslarlardi. Pâdisâhlar  önce mî mârlarin hazirladiklari maketleri görürlerdi. Ayrica âbidenin nakis  lari'da önce kâgida yapilir, sonra son sekli verilirdi. Küçük insâat lar için de  resim ve plânlar çizi lirdi. Mîmâr, yaptigi binanin muhasebesi ile mesgul olmaz,  bu is için o binaya nazir veya bina emini denilen bir maliyeci, yapi küçükse bir  kâtip tâyin edilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hassa mimarlari, sehirde nizâma aykiri olan insâata  izin vermemekle, eger yapilmissa yiktirmakla da vazifeliydiler. Bas lica yasak  bölgeler istanbul surla rinin içe ve disa dogru 5'er arsin (3 metre) yakini,  cami ve mescid lere 5 arsindan fazla yaklasmis binalar, caddeleri daraltacak  insâatlardi. Bütün yasaklara ve kontrollere ragmen, zaman za man yapilan binalar  yiktirildi. Surlara yapilan evler, 1539'da bir defa yiktinldigi hâlde tekrar  yapil mis, 1559'da Mîmâr Sinan tarafin dan tekrar yiktirilmisti. Sehir  kaldirimlarini insâ ve tamir ettir mekle de vazifeli olan hassa mimarlari,  kaldirimcilara yaptir diklari kaldirimlar bozulursa, üç yil içinde bedava  onartirlardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasrada da devletten maas alan hassa mimarlari vardi. Eyâ  letlerde beylerbeyilerin emrinde bayindirlik müdürü vazifesi yapan mimarlar,  bulunduklari yerlerdeki devlet insâatindan, husûsî insâatin Nizâm-i na uygun  olmasindan, usta ve isçilerin durumlarindan ve eserlerin ise yarar hâlde  tutulmasindan mes' ûldüler. Hassa mimarlarinin tas vib etmedigi hiç bir kimse  husûsî mimarlik yapamazdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hassa sermîmârligi 1831'e kadar devam etti. Bu  târihte sul tan ikinci Mahmûd Han tarafin dan Ebniye-i hassa müdüriyeti kuruldu.  1836'da Meclis-i umûr-i nâfia, 1839'da Umûr-i ticâret ve nâfia nezâreti yâni  bayindirlik bakanligi kuruldu. Ebniye-i hassa müdüriyeti de bu nezârete bag  landi. Böylece hassa mimarlari ocaginin sönmesiyle, Hasbahçe mektebi de sona  erdi. Mektepten yetisen kaliteli mimarlar azaldi. Askerî mekteblerdeki mühendis  lere mimarlik verildi. Mimarligin ve mîmârî eserlerin yok olmakta oldugunu gören  büyük devlet adami ikinci sultarn Abdülhamîd Han, 1881'de bugünkü Güzel  San'atlar Akademisi demek olan Sanâyii Nefise mektebi âlîsini mîmârî bölümüyle  birlikte kurdu. 1299 yilinda devlet hâline gelen Osmanlilar, mîmârî eserle rini  en evvel ilk bassehirlerinden olan Bursa'da ortaya koydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha çok  Selçuklu mimarisi nin izlerini tasiyan ve Orhan Gazi zamaninda Bursa'da; Orhan  Gazi' nin kardesi Alâaddîn Bey tarafin dan yaptirilan Alâaddîn Camii, Orhan Bey  Camii, Edebâli'nin kardesinin oglu tarafindan yapti rilan Ahî Hasan mescidi,  Murâd-i Hüdâvendigâr zamaninda yaptirilan Hüdâvendigâr Camii, Sehâdet Camii,  Hayreddîn Pasa Camii, Nilüfer Hâtûn Camii, izzeddîn Camii ve Kara Ali Camii ile  Yildirim Bâyezîd zamaninda yapilan Yildirim Camii, Ali Pasa Camii, Demirtas  Camii, Ertugrul Camii, Molla Fenârî Camii, Gazi Tîmûrtas mescidi, Somuncubaba  Camii ve 20 kubbeli, ortasinda on alti köseli büyük bir sadirvan bulunan,  minberi ceviz agacindan, oyma duvarlari, en güzel yazi motifleriyle süslü Ulu  Camii bunlarin belli baslilarindandir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Celebi Sultan Mehmed devrinde  yapilan camiler ise; Saheser Camii ismiyle de anilan, nefis iznik çinileriyle  süslü, çinilerindeki hâkim renk yesil oldugu için bu adi alan Yesil Camii,  Çelebi Sultan Mehmed'in kizlari Selçuk Hâtûn ve Hafsa Hâtûn tarafindan  yaptirilan Selçuk Hâtûn Camii ve Bedreddîn Câmii'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan ikinci Murâd  Han zamaninda da; Muradiye Camii, Abdal Camii, Zeynîler Camii  yaptirilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayni zamanda türbeler sehri de olan Bursa'da ilk alti  Osmanli pâdisâhinin ve yakinlarinin türbe ve kabirleri yer almaktadir. Bir  mimar? eseri olarak ortaya çikan ve istanbul'un fethine kadar yapilan türbeler  ise sunlardir: Osman Gazi türbesi, Orhan Gazi türbesi, Murâd-i Hüdâvendigâr  türbesi, Yildirim türbesi, Çelebi Sultan Mehmed türbesi de denilen Yesil türbe,  sultan ikinci Murâd türbesi, Süleyman Çelebi türbesi, Hadîce Sultan türbesi. Her  biri birer san'at eseri olan türbelerde çesitli mîmârî üslûb ve motiflere yer  verilmistir. Bu türbeler daha çok Orta Asya ve Selçuklu san'ati izlerini  tasirlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'un fethinden önceki devirde; Lala Sahin Medresesi,  Hüdâvendigâr Medresesi, Çelebi Sultan Mehmed'in Yesil Medresesi gibi ortada bir  avlu, bunun üç tarafi revak, kible tarafi yüksek kubbeli dershanelerden meydana  gelen medreseler de yaptirilmistir. Orhan Gazi ve Murâd-i Hüdâvendigâr  zamanlarinda Bursa'da bugünkü ordu evinin bulundugu yerde bir saray  yaptirilmistir. Çelebi Sultan Mehmed Han zamaninda ipek Hani, Murâd-i  Hüdâvendigâr zamaninda Kapan Hani, Orhan Gazi zamaninda Emir Hani gibi hanlar ve  kervansaraylar yaptirilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'un fethinden önceki devirde,  Osmanli Devleti'nin ikinci baskenti olan Edirne'de de pek çok mîmârî eserler  meydana getirildi. Sultan ikinci Murâd Han tarafindan yaptirilan Üç Serefeli  Cami, Bursa Orhan Camii örnek alinarak yapilan Muradiye Camii, Çelebi Sultan  Mehmed zamaninda yaptirilan Eski Camii bu eserlerden bâzilaridir. Sultan ikinci  Bâyezîd tarafindan Mîmâr Hayreddîn'e yaptirilan ikinci Bâyezîd Camii, Beylerbeyi  Camii ve Edirne'nin en eski camisi olan ve Yildirim Bâyezîd Han tarafindan  yaptirilan Yildirim Câmii'dir. Gazi Mihâl Bey ve Ayse Kadin camileri de bu  devirde yapilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Murâd Han tarafindan 1414'de Eski Camii  yaninda yaptirilan bedesten, 1420'de yaptirilan Gazi Mihâl köprüsü, 1435'de  ikinci Murâd Han tarafindan yaptirilan dârülhadîs medresesi, Tahtakale hamami,  1440'da yaptirilan Topkapi (Alaca) hamami, Yildirim Bâyezîd Han tarafindan  yaptirilan Saray hamami, bu devre âid mîmârî eserlerden  bâzilaridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanli Devleti'nin kurulusundan istanbul'un fethine kadar  olan, kurulus dönemi . mîmârisinde, Osmanli mimarisinin bâzi temel özellikleri  ortaya çikmistir. Câmi mimarisinde uygulanan degisik plân kuruluslari bu dönemin  ana özelligidir. Bu dönemde insâ edilen camiler; tabhâneli camiler, tek kubbeli  camiler ve çok kubbeli camiler olarak üç bölüm hâlinde ortaya çikmistir. Dînî ve  sosyal bir yapi olan tabhâneli (misafirhaneli) camiler, yapi ekseni üzerinde  kible yönünde uzanan, umumiyetle üzerleri birer kubbe ile örtülü genis bir  kemerle birbirine açilan, arka arkaya iki büyük mekan ve iki yanda yapi eksenine  paralel sayilan degisen yan odalardan meydana gelmistir. Giristeki birinci kisim  umumiyetle, sadirvanli ve üstü aydinlik fenerli kubbeyle kapalidir, ikinci kisim  ise, cami kismidir. Tabhârleli camiler Osmanli Devleti'nin ilk zamanlarinda  yaygin olarak yapilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek kubbeli camilerde ise; ön kisimda kare  plânli kubbe örtülü kisim, geride ise üç bölümlü bir son cemâat yeri yer  almistir. Mermer ve çini islemeciliginin de bulundugu bu camilerin minareleri  sirli tugla ve çinilerle kaplidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kubbeli camilerde ise; mekan esit  bölümlere ayrilmis, her bölüm bir kubbe ile örtülmüstür. Yapi ekseni üzerindeki  her bölüm, aydinlik fenerli bir kubbe veya bir sadirvanla avlu gelenegini  yasatmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu devirde yapilan medreseler ise, umûmî olarak dikdörtgen  plânli olup, girisin karsisindaki kenara bitisen kubbeli ve camekanli olan  erkekler bölümü, dört eyvanli ve dört köse mekanli; kadinlar bölümü ise, camekan  disinda küçük bir iliklik ve iki hacimli bir sicaklik bölümünden meydana  gelmistir. Ticarî maksatli olarak insâ edilen avlulu sehir hanlari; kare plânli,  iki katli, alt kati mal ve esyanin depolandigi revakli penceresiz mekan, üst  kati revaklarin tekrarlandigi pencereli ve ocakli odalar hâlinde insâ  edilmistir. Yapi ekseni üzerinde giris kanadinin karsisinda yapiya bitisik enine  dikdörtgen plânli ahir yer almistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alisverislerin yapildigi bedestenler  ise, umûmî olarak alti ayak üzerine yerlestirilmis on dört kubbeli dört kapili  olarak insâ edilmistir. Dista mahzenli dükkânlari olan bu yapilarda umumiyetle  altmis dükkân ve bu sayiya yakin da mahzen yapilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde  yapilan türbeler ise sekizgen plânlidir. Yüksek kasnak, yapiya iki kademeli bir  görünüs verir. Yapinin yüzleri çinilerle veya çesitli motiflerle kaplidir. Kapi  kanatlari ve pencere kapaklan Türk agaç san'atinin önemli eserleri arasinda yer  alir. Bu dönemde insâ edilen külliyeler; cami, medrese, mekteb, imaret,  sifâhâne, türbe, hamam ve hanlari içine almistir. Bu yapilar belli bir eksen  düzeni olmadan, daginik olarak kurulmuslar, insâatta arazinin özellikleri,  yüksek ve alçakta kalan alanlar degistirilmeden kullanilmistir. Cami ve medrese  yapilari birbirine yakin olarak yerlestirilirken, hamam ve han yapilari bunlarin  uzagina insâ edilmistir. Bu dönemdeki mîmârî eserlerde çini, önemli bir süsleme  unsuru olarak kullanilmistir. Geometrik süsleme örnekleriyle, sülüs ve kufi yazi  motiflerinde yer aldigi süsleme örnekleri, umûmî olarak nebatî motiflerden  meydana gelmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'un fethinden sonra cihan devleti olan  Osmanlilar; diger sahalarin yaninda, mimarlikta da üstün eserler verdiler. Üç  kit'aya yayilan ve pek çogu bugün de yasamakta olan bu âbide eserler hâlâ  Osmanli medeniyetinin ihtisamini aksettirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'u feth  etmekle dünyâ târihinde yeni bir çag açan Fâtih Sultan Mehmed Han, derhâl  istanbul'un imârina basladi. Ayasofya'yi kiliseden camiye çevirip ilk Cuma  namazini kildi.. Sahâbe-i kiramdan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin  (r.anh) kabri üzerine türbe ve yanina Eyyûb Sultan Câmii'ni yaptirdi. Daha sonra  Mîmâr Atik Sinan (Sinâneddîn Yûsuf bin Abdullah) ile Mîmâr Ayas'a da Fâtih  Câmii'ni ve külliyesini insâ ettirdi. Fâtih külliyesinde; kütüphane, 16 medrese,  imaret, kervansaray, tabhâne, dârüssifâ ve hamam bulunuyordu. Yedikule Camii,  Kireç iskelesi Camii, Sehremini Camii ve Rumeli Hisari, Eski Saray (Bugünkü  Üniversite merkez binasinin yeri), Topkapi Sarayi, üstü kubbe ve kemerle örtülü  olan Kapali Çarsi, Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde yaptirilan mîmârî eserlerden  bâzilaridir. Fâtih Sultan Mehmed Han zamaninda bir çok kütüphane, medrese,  imaret, hamam, çarsi ve kervansaray gibi mîmârî eserler de yaptirildi. Edirne,  Bursa, Amasya, Trabzon ve diger merkezlerde de mîmârî eserler meydana  getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu devirde camiler ve çesitli hayir binalari seklinde gelisen  mîmârî eserler, sehirlerin merkezî ve hâkim noktalarina yapildi. Bu eserlerde  zarîf, sâde fakat, süzülmüs bir zevk mahsûlü olan çini, mermer, tahta veya siva  üzerine nakis gibi tezyinat ile bediî degerlerin bir bütün olarak düsünüldügü  görülür. Selâtin Camii tâbir edilen ve pâdisâhlar tarafindan yaptirilan  camilerde bu bütünlük daha iyi göze çarpar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evliya Çelebi, Fâtih Sultan  Mehmed Han tarafindan yaptirilan Fâtih külliyesinde yer alan Fâtih  hastahânesiyle ilgili su bilgileri verir: "70 oda 80 kubbelidir. 200 kisi hizmet  eder. Hekimbasi bilginlerdendir. Ayaküstü tedavi edilenler de, yatirilarak  tedavi edilenler de vardir, ilaçlari bedavadir. Yatanlara çok iyi bakarlar. Zîrâ  Allah rizâsi ve pâdisâhin ruhu selâmeti içindir. Vakifi olan hazreti Fâtih böyle  sart koymustur. Hastalara, sarilmali diba kumas ve ipekten gecelikler  giydirirler, iki defa nefis yemek çikar. Vakiftan o kadar zengindir ki,  hastalara en iyi av kuslarinin etlerini yedirirler. Üç bölüktür. Bir bölükte  erkekler, digerinde kadinlar, üçüncüsünde de gayri müslimler tedâvî  edilirler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan ikinci Bâyezîd Han zamaninda yetisen Mîmâr Hayreddîn  ise, Edirne ve istanbul'da Bâyezîd külliyelerini yapti. Edirne'nin büyük  camilerinden olan ikinci Bâyezîd Câmii'nin yedi bölümden meydana gelen  külliyesindeki dârüssifâda akil hastalari; su sesi, psikolojik telkin,  mesguliyet ve ilâçla tedâvî edilirdi. Sultan ikinci Bâyezîd Han zamaninda  Bursa'da, istanbul' daki Fâtih Câmii'nin küçük bir benzeri olan Emîr Sultan ve  Üftâde câmilerinine benzer camiler yaptirildi. Amasya'daki Sultan Bâyezîd  Câmii'nin kapisi, mihrabi ve minberi üzerindeki yazilarin san'at degeri çok  kiymetlidir. Külliye hâlinde yaptirilan caminin etrafinda, kütüphane, bedesten,  medrese, dârülkurrâ, imarethane, firin gibi sosyal te'slsler yer  almaktaydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Sultan Selim Han devrinde yetisen ve Acem Ali diye  bilinen Mîmâr Alâeddîn Ali Bey tek kubbesiyle istanbul'daki Sultan Selîm  Câmii'ni yaparak Osmanli mimarisine azamet ve vekan getirdi. Sekiz senelik kisa  bir saltanat dönemi olan Yavuz Sultan Selim Han, dogu seferleriyle mesgul  olmasina ragmen imâr faaliyetlerinde de bulundu. Istanbul'un fethinden, Mîmâr  Sinan'in mimarbasi olarak vazife aldigi 1535 yilina kadar uzanan dönem, Osmanli  mimarisinin gelisme dönemidir. Bu dönemde camilerden baska; medrese, hamam,  ticarî yapi, türbe, saray, kale ve köprüler yeni üslûblarla insâ edildi. Kurulan  külliyelerle sehircilik alaninda yeni görüsler ve degerler ortaya  kondu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde merkez? kubbeli camilerin yaninda, tabhâneli  (misâfirhâneli) camiler, tabhâneli cami özelligi gösteren camiler, tek kubbeli,  çok kubbeli ve çati örtülü camiler insâ edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'un fethinden  Mîmâr Sinan dönemine kadar insâ edilen medreseler, plân kuruluslari ile daha  öncekilerin tekraridirlar. Yaygin olarak insâ edilen genis U plânli üç kanatli  medreseler ve avlulari ile dikdörtgen bir plân kurulusu gösteren medreselerde  umûmî olarak, kesme tas duvarlarla insâ edilmislerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde,  istanbul'da Fâtih Câmii'nin dis avlusunu dogudan ve batidan çevreleyen Semâniye  medreseleri dörder yapi olarak ayni eksen üzerinde siralanmislar, revakli  avlulari ile dikdörtgen plânli yapilar olarak insâ  edilmislerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'un fethinden Mimar Sinan'a kadar gelen dönemde  insâ edilen sehir hanlari ve bedestenlerde de daha önceki mîmârî özelliklere yer  verilmistir, iki katli, kare veya dikdörtgen plânli, revakli avlulu sehir  hanlari ve dista dükkanli bedestenler ayni esaslarla ancak belirli bir gelisme  ile insâ edilmislerdir. Sehir hanlarinin üst kat revaklari kubbelidir. Avlu  ortasinda ayaklar ve kemerler üzerinde yükselen, altinda, sadirvan bulunan  mescid yer almistir. Ahirlarin bulundugu ikinci bir avlu da mevcûddur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu  dönemde insâ edilen türbeler ise, sekizgen plânli olup, alttadüz atkili, üstte  hafif sivri kemerli pencereleriyle dikkat çekerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayri bölümler hâlinde  incelenen tabhâneler, imaretler, dârüssifâlar ve kervansaraylar, külliyelere  bagli yapilar olarak belirli plân kuruluslariyla insâ edilmisler, bir çok  külliyede bu yapilara mektebler de ilâve edilmistir. Mahalle mescidleri,  dârülhadîs, dârülkurrâ yapilari ve tekkeler de bu dönemde insâ edilen  yapilardir. Köprüler ve kaleler kendi mimarî özelliklerini korumuslar; saraylar  ise, belirli bir gelenege bagli olarak insâ edilmislerdir. Çesme ve sebiller de,  cadde, sokak ve meydanlara yerlestirilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde meydana  getirilen eserler, renkli sir teknigi ve sir altina boyama teknigindeki  çinilerle süslenmistir. Agaç isleme san'ati gelismesini sürdürmüs, kündekârî  teknigi ile yapilan eserler, oyma süslemeli sedef, baga ve fildisi kakma  yüzeylerle yeni görünüsler kazanmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanli Devleti'nin, sinirlarinin  en genis hududlara dayandigi, maddî ve manevî bütün sahalarda zirveye ulasildigi  Kanunî Sultan Süleyman Han'in, 1535'den sonraki döneminde eserleriyle iftihar  duydugumuz, medeniyet âlemine kazandirdigi eserlerle müslüman-Türk'ün dehâsini  ortaya koyan büyük dâhi Mîmâr Sinan yetismistir. Mîmâr oldugu kadar, sosyal  yardimlasma ve dayanismaya da önem veren, devamli olarak yenilikler pesinde  kosan, basarili bir plânlamaci, dünyâsi gibi âhiretini de gözeten basiret sahibi  ihlâsli bir müslüman 'olan Mîmâr Sinan, san'at degeri çok yüksek mîmârî eserler  meydana getirdi. Kendisinden önce gelisen Osmanli mimarisini erisebilecegi en  son noktaya çikartti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce askerî meslege giren, burada  zenberekçibasiliga kadar yükselen Mîmâr Sinan, gerek Yavuz Sultan Selîm'in,  gerekse Kanunî Sultan Süleyman'in bütün seferlerine katildi. Bu seferlerde köprü  kurma vb. maharetlerle çevresinin dikkatini çekti. Lütfi Pasa'nin sevkiyle  Kânûniye tanitildi. Bu vezîrin sadrazamligi sirasinda 1539'da mîmârbasiliga  getirildi. Devletin sinirlarinin uzandigi her yerde; Kirim, Macaristan, Budin,  Yunanistan, Tirhala, Bulgaristan, Sofya, Sam ve Halep'te, Mekke-i mükerreme ile  Mescid-i Haramda pek çok kiymetli eserler ortaya koydu. Camiler, mescidler,  medreseler, türbeler, su yollari, kemerler, köprüler, hanlar, hamamlar,  kervansaray ve saraylar insâ etti. istanbul disindaki eserlerinin tamâmina bas  mîmâr olarak bizzat gidemediyse de nezâret için maiyyettndeki bir hassa mimarini  gönderdi. Bu yapilar hep onun çizdigi plânlara göre yapildi. Mîmâr Sinan vücûda  getirdigi eserlerinin çogunu pâdisâhlar, vezirler, pasalar, ilmiye mensûblari ve  hanim sultanlarin siparisi üzerine yapti. Kanunî Sultan Süleyman, oglu sehzade  Mehmed'in genç yasta vefat etmesi üzerine, çiraklik dönemi eseri olarak bilinen  Sehzade Camii ve kül* üyesini yaptirdi. Mîmâr Sinan, Kanunî Sultan Süleyman'in  sipârisiyle kalfalik eseri olarak Süleymâniye Camii ve 18 ayri binadan meydana  gelen Süleymâniye külliyesini, Mekke-i mükerremede medrese, Sam'da cami ve  imaret, Çorlu'da medrese ve imaret, Kefe'de hamam insâ etmistir. Kanunî Sultan  Süleyman'in zevcesi Haseki Hurrem Sultan'in sipârisiyle bugünkü Haseki  külliyesini yapti. Bu külliyede; cami, medrese, imaret, dârüssifâ, mekteb ve  sadirvan yer almistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan ikinci Selîm Han'in istegi üzerine ustalik  dönemi eseri olan Edirne Selimiye Camii' ni ve külliyesini yapti. Mîmârlik  târihinin en muhtesem eserlerinden biri olan Edirne Selîmiye Câmii'nden baska,  Konya'nin Karapinar kazasinda bir cami ve hamam, Topkapi Sarayi'ndaki mutfak ve  kiler mahzenlerini, sultan ikinci Selîm Han'm Ayasofya hazînesindeki türbesini  de Mîmâr Sinan yapti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan üçüncü Murad Han'in padisahliginin ilk on  yilinda da basmîmar olarak vazîfe gören Mîmâr Sinan, Pâdisâh'in emriyle  Manisa'da bir külliye insâ etti. Muradiye Câmii'nin plânini çizdi, fakat yasi  bir hayli ilerlediginden yerine hassa mîmârlarindan Mahmûd Aga'yi gönderdi,  insâati bu zât baslattiysa da, vefati üzerine yerine tâyin edilen Mehmed adli  baska bir mîmâr tarafindan tamamlandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç pâdisâh devrinde mimarbasi  olarak vazîfe yapan Mîmâr Sinan'a; Lütfi Pasa, Dâmâd Rüstem Pasa, Kara Ahmed  Pasa, Semiz Ali Pasa, Sokullu Mehmed Pasa, Hadim Mesih Pasa, Ferhad Pasa,  Siyavus Pasa gibi veziriazamlar; Haseki Hurrem Sultan, Mihrimah Sultan, Nurbânû  Sultan, Sah Sultan gibi hanim sultanlar; vezirler, pasalar, ilmiye mensûblari ve  seyhler, kalemiye mensûblari (nisanci ve defterdarlar), saray vazifelileri ve  diger sahislar tarafindan pek çok mîmârî eserler yaptirilmistir.  Tezkîretülebniye adli eserde Mîmâr Sinan'in bütün eserlerinin 364 oldugu  zikredilmistir. Büyük bir kismi istanbul'da olan bu eserlerinden 84'ü cami,  52'si mescid, 57'si medrese, 7'si dârülkurrâ, 20' si türbe, 17'si imaret, 3'ü  dârüssifâ, 5'i su yolu, 8'i köprü, 20'si kervansaray, 36'si saray, 8'i mahzen,  48'i hamamdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde Mîmâr Sinan'la  baslayan mîmârî hamle, sonraki asirda da devam eni. Üsküdar'da Vâlidei Atik  Camii ve üçüncü Murâd Han'in validesi Nurbânû Sultan tarafindan cami, medrese,  dârülhadîs, dârülkurrâ, hastahâne, imaret, misafirhane, ilk mektebve çesme  yaptirildi. Mîmâr Dâvûd, Mîmâr Dalgiç Ahmed Aga'dan baska, Mîmâr Sedefkâr Mehmed  Aga yetisti. Dalgiç Ahmed Aga' dan bos kalan hassa mîmârbasiligina, 11 Ekim  1605'de getirilen Sedefkâr Mehmed Aga, sultan birinci Ahmed Han'm iltifatina  kavustu. Sultan birinci Ahmed Han yaptirmak istedigi muhtesem camiyi insâ  etmekle, Sedefkâr Mehmed Aga'yi vazifelendirdi. Sultanahmed Câmii'nin insâatini  yedi senede tamamlayan Mehmed Aga bu sirada bir çok yapinin insâsini devam  ettirdi. Camiye bitisik kasri hümâyûn, hastahâne, türbe, han, mekteb, sebil,  odalar ve dükkanlar sultan birinci Ahmed Han tarafindan insâ ettirildi. Caminin  süslemesinde mavi çiniler kullanildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mîmâr Dâvûd tarafindan 1598' de  temeli atilan sultan üçüncü Mehmed Han'm annesi Safiye Sultan tarafindan  Eminönü'nde yaptirilacak olan Yeni Câmii'nin insâsi on yedinci yüzyilin  ortasinda sultan dördüncü Mehmed' in annesi Hatice Turhan Sultan tarafindan  tamamlatildi. Valide Camii de denilen bu caminin bütün yazilarini meshur  hattatlardan Tenekecizâde ibrahim Efendi yazdi. Caminin çinileri ise iznik' de  yapildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yedinci asir baslarindan itibaren, klâsik Osmanli mimarisi,  Mîmâr Sinan mektebinden ayrilmaya basladi. Bu farkliliklar Sultanahmed Câmii'nde  kendisini gösterdi. On sekizinci yüzyilda ise, Mîmâr Sinan tarzindaki sadelikten  uzaklasip, Selçuk ve Iran mimarilerinde oldugu gibi, devrin zevkine göre gül,  lâle, kâse içinde yemisler yapilmak suretiyle süslü bir sekle yer verildi.  Topkapi Sarayi Bâbi hümâyûn karsisindaki sultan üçüncü Ahmed çesmesi ve sebili  ile Azapkapi ve Bereketzâde çesmeleri, Tophane' de ve Üsküdar iskele  meydanindaki çesmeler bu asirdaki yeni tarz Osmanli mimarisinin önde gelen  eserleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On sekizinci asirda baslayan garblilasma hareketleri  neticesinde Osmanli mimarisinde de garba yönelis basgösterdi. Bu asir  ortalarindan Itibaren Avrupa' daki Barok mimarisine âid eserler, Osmanli  mimarisinde de görülmeye basladi. Fakat Osmanli mimarlari tamamen Avrupalilari  taklid etmeyip millî bünyeden de ilâveler yaptilar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barok mîmârî tarzina  göre yapilan ve 1756'da açilan Nûri Osmaniye Camii, 1763'de sultan üçüncü  Mustafa Han tarafindan insâ ettirilen Lâleli Camii, Üsküdar'daki Ayazma Camii,  Sultan birinci Abdülhamîd Han tarafindan yaptirilan Beylerbeyi Camii bu yeni  üslûbun özelligini tasirlar. Evvelce birinci Abdülhamîd imaretinin kösesinde  iken, oraya vakif haninin yapilmasi üzerine Sogukçesme'de Gülhâne Parki  kapisinin karsisina yapilmis olan sebil ve çesme, Aydin'daki Cihanoglu Camii,  Yozgat'daki Çapanoglu Camii ve Gülsehir Kara Vezir Camii de Barok usûlünde  yapilan eserlerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dokuzuncu yüzyilin basinda sultan üçüncü Selîm  Han tarafindan Nizâm-i cedîd askeri için Üsküdar'da Selimiye kislasi ve camii  yaptirildi. Selimiye'nin önemi en basta subay lojmanlarindan meydana gelen bir  sitesi, hamami, dükkanlari, sibyan mektebi, kütüphanesi ve matbaasiyla birlikte  yapilmis olmasindadir. Bu yüzyilda dînî yapilarin yaninda, askeri ve sivil  yapilarda da önemli bir artis kaydedilmistir. Kislalar, hastahâneler, saraylar  ve zarîf köskler insâ edilmistir. Sultan üçüncü Selîm'in kiz kardesi Hadîce  Sultan'in Defterdârburnu' nda insâ ettirdigi saray, on dokuzuncu yüzyil basinda  meydana getirilen eserlerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat'la her sahada oldugu gibi,  mîmârîde de batililasma iyice belirginlesmis, daha önceki devirlerdeki hassa  mimarlari ocaginin yerine kurulan Ebniye-i hassa müdürlügü, Umûr-i ticâret ve  nâfia nezâretine baglanmistir. Ebniye nizâmnâmesi düzenlenerek îmâr isleri yeni  bâzi esaslara baglandi. Hassa mimarlari ocagi kapatildigi ve mîmârlik egitimine  önem verilmedigi için bu asirda yeni ve büyük mîmârlar yetismedi. Büyük ve  önemli yapi yatirimlarinin meslekî hizmetleri, bir kismi kendiliginden  istanbul'a gelmis, bir kismi da çagrilmis olan yabanci mîmârlar veya yabanci  ülkelerde egitim görmüs gayri müslim mîmârlar tarafindan yürütüldü. Mühendislik  ve mîmârlik alaninda ortaya çikan teknolojik gelismelerin, yeni malzeme  kullanimlarinin, yeni yaklasim ve düsüncelerin belirdigi 19. yüzyil sonunda  sultan ikinci Abdülhamîd Han tarafindan mîmâr yetistirmek için Sanâyii Nefise  mektebi (Güzel san'atlar akademisi) açildiysa da, Avrupa'yi taklidden öteye  gidemeyen bu müesseseden de mîmâr yetismedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dokuzuncu yüzyilda;  Gümüssüyü kislasi ve Silâhhânesi, Mecidiye kislasi (Taskisla), Taksim Topçu  Numune alayi kislasi; köy ve mahallelerde sibyan (ibtidâî); kasabalarda,  rüsdiye; büyük kasabalarda idâdî; vilâyet merkezlerinde sultanî mektebleri ve  darülfünun ile harbiye veya kuleli gibi askerî okullar yapildi. Sultan  Abdülhamîd Han'm annesi Bezmi Âlem Valide Sultan 1843' de Yenibahçe'de Bezmi  Âlem Gurâbâi müslimîn Hastahânesi' ni yaptirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1843'de Yildiz Parki  girisinde Mecîdiye Camii, 1853'de Dolmabahçe Camii, ayni yil Ortaköy Camii,  1870'dePertevniyal Valide Sultan Camii yapildi. Eskiye nisbetle daha küçük  plânda yapilan camilerde tek kubbeli ve kare plânli ibâdet yerinin yaninda, Cuma  selâmligi ve bunun gerektirdigi kalabalik maiyyet için hünkâr mahfeli ayn bir  bölüm olarak ilâve edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dokuzuncu yüzyilda yapilan saraylar,  Osmanli mimarisinin son yapilaridir. Dolmabahçe sarayi, Yildiz sarayi, Cemile ve  Münîre Sultan saraylari, Göksu kasn, Beylerbeyi sarayi, Çiragan sarayi, Kalender  kasri gibi saraylarin büyük kismi Bogaziçi kiyilarinda insâ edilmistir. Ihlamur  köskleri, Çaglayan (Kâgithane) kasri, Alemdag köskü gibi yapilar ise, sayfiye ve  mesîre yerlerinde yazlik olarak yapilmislardir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanli Devleti'nin son  yillarinda tamamen Avrupalilarin insiyâtifine terk edilen. Osmanli mimarisinde  bâzi resmî devlet binalari vücûda getirildi. Haydar Pasa Gari ve istanbul'daki  Büyük Postahâne bu dönemde insâ edildi. Bu asirda ortaya çikan betonarme insâ  tarzi mimarlikta yeni bir çigir açti. Bu sebeple fazla katli binalar yapilmaya  baslandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece kendinden önceki islâm ve Türk mimarisini sentez  yaparak gelisen, kendine has üslûb ve plânlar ortaya koyarak ziryeye ulasan  Osmanli mimarisi, on sekizinci ve on dokuzuncu asirlarda Avrupa mimarisinin te'  sirinde kalarak, kendi üslûbundan uzaklasmis, tamâmin Avrupaîleserek Osmanli  Devleti'nin yikilisiyla son bulmustur. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3612224310016079790?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3612224310016079790/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanl-mimarisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3612224310016079790'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3612224310016079790'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanl-mimarisi.html' title='Osmanlı Mimarisi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TD5ptOqrI/AAAAAAAAAHM/D8J8qRixagg/s72-c/osmanli1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1473119895954322016</id><published>2010-01-31T01:37:00.001+02:00</published><updated>2010-01-31T01:39:03.686+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlılarda Astronomi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TDBXbxznI/AAAAAAAAAHE/Sy-Y0mgCHqo/s1600-h/r4.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 221px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TDBXbxznI/AAAAAAAAAHE/Sy-Y0mgCHqo/s320/r4.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432681478753472114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_55516"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Osmanlılarda Astronomi&lt;br /&gt;Osmanlılardaki  astronomi, İslam dünyasında daha önce var olan astronominin devamıdır. İlmî  anlamda, İslam astronomi tarihi Abbâsiler'in başlarında 800 yılına doğru  Sanskritçe'den tercüme edilen Sindhanta, Yunanca'dan tercüme edilen  Pitolemeos'un el-Mecastî'sı ile başlamıştır. Memun zamanında (819-833)  Rasathanelerin kurulmasıyla gözlemler yapılmaya başlanmış, astronomi sahasında  orijinal eserler ortaya konmuştur. Gözlem yapan âlimler arasında cebir ilminin  kurucusu el-Harezmî (ölm. 850 civan) ile Habeş el-Hâsib (ölm 840 cıvan) vardır  Bundan sonra, el-Bettânî (ölm. 920) zamanında, Bûveyhilerde, Fâtımîler'de,  Selçuklular'da, Endülüs Emevileri'nde, İlhanlılar ve Timurlular zamanlarında  çeşitli rasathaneler kurulup gözlemler yapılmış, astronomi ilmi devamlı  gelişerek yeni kitaplar yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız, tıp, matematik, fizik  konularında olduğu gibi, İslâm âlimleri astronomi ilminin yönünü değiştirecek  teoriler ortaya atamamışlardır. Çalışmaları daha çok pratik ağırlıklı olmuştur.  İlme hizmetlerini bu konularda yapmışlardır Genel astronomi yanında, astronomi  âletlerine, vakitlerin ayinine dâir eser çok yazılmıştır Bunda dînî bir kaygı da  vardı. Pratik astronomiye dînî muhitler sempatiyle bakıyorlardı. Diğer taraftan  İslâm dünyasında astronomi ile uğraşanlar Psagor ve Eflatun'un güneş merkezli  sistemini benimsememişler, Aristo ve Batlamyus'un Dünya merkezli sistemini  benimsemişlerdir. Matematik ilmini ve gözlemleri astronomide daha çok  kullanmışlardır. Cisimlerin birbirini çekmesi konusunda İslam âlimlerinden İbn  el-Fakîh. İbn Sîna, İdrisî, İbn Zunbul bazı Yunan düşünürlerinin fikirlerini  tekrarlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti kurulduğu sırada, İlhanlılar  devrinde kurulan Merağa Astronomi Ekolu'nün tesiri zirvedeydi Nasîruddîn el-Tûsî  (ölm. 1274) ve etrafındaki astronomlar gözlemler yapıp Zîc-i İlhani'yi  hazırlamışlar, astronomi ile ilgili çok sayıda kitap yazmışlardı Diğer taraftan  XIV yüzyılda Şam bölgesinde yaşayan İbn el-Şâtır (ölm. Î375) ve arkadaşlarının  temsil ettiği başka bir ekol de vardı Bu ekol el-Mizzî (ölm. 1349), İbn el-Mecdî  (ölm. 1447), Abdülazîz el-Vefâî (ölm 1469), Sıbt el-Mardînî (ölm. 1506),  Muhammed b. Ebi'l-Feth el-Süfi (ölm. 1536) gibi âlimlerle Osmanlılar'ın Şam ve  Mısır'ı ele geçirmelerine kadar devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlılar devrinde  astronomi ile uğraşan ilk âlimler XV yüzyılın başlarında yaşamışlardır. Bunlar  doğu astronomisinin temsilcileridir Avrupa astronomisinin ilk etkileri ise ancak  XVI. yüzyılın ortalarında hissedilmeye başlar XV yüzyıl başında Ahmed-i Dâî  (1421'de sağ), Nasîruddın el-Tûsî'nın takvimle ilgili iki risalesini Türkçe'ye  çevirmiştir Bunlardan Si fasl tercümesine kendi de bazı ilâveler yapmıştır. Aynı  sıralarda Abdülvâcid el-Kütâhî ise Si fasl'a Arapça şerh yazmıştır Hasan b Ali  el-Komanatî (ölm. 1429 civan) el-Buzcânî Zici'ni şerhetmiştir BU zamanda yaşayan  en büyük Osmanlı-Türk astronomu ise Kadı-zâde el-Rûmî (ölm. 1532 cıvan)'dir. Bu  zat Bursa'da doğmuş, tahsilini tamamlamak için doğuya gitmiş, Semerkand'ta  Uluğbey ile tanışmış, onun kurduğu medresede ders vermiştir Uluğbey Semerkand  Rasathanesi'ni kurunca bu müessesede çalışan astronomlar arasında Kadı-zâde  (ölm. 1435 cıvan) de vardı. Rasathane'nin birinci müdürü Gıyâseddin Cemşid  el-Kâşî ölünce, onun yerine rasathane müdürlüğüne getirilmiştir. Uluğbey Zicı  tamamlanmadan Kadı-zâde dahi ölmüş, rasathane müdürlüğüne Ali Kuşçu (ölm. 1474)  getirilmiştir. Ali Kuşçu zamanında rasatlar tamamlanmış, Uluğbey Zici'ne son  şekli verilmiştir. Bundan sonra Uluğbey Zici'nin etkisi hızla yayılmıştır Takvim  çıkarmada bu zic kullanılmaya başlanmıştır. Kadı-zâde el-Mecastî, el-Mülehhas  fıyl-hey'e. el-Tezkiret el-nasîriyye adlı astronomi kitaplarını şerhetmiştir.  Çağmînî (ölm 1220 civarı)'nin el-Mülahhas fiyl-hey'e'si üzerine yazdığı şerh  Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluğbey'in 1453 yılında öldürülmesinden sonra Ali Kuşçu önce  Tebriz'e Uzun Hasan'ın yanına gitti. 1570 yılı civarında ise Fâtih'in daveti  üzerine İstanbul'a geldi. 1574 yılında İstanbul'da öldü. Uluğbey Zici 'ni  hazırlayanlar arasında bulunan Ali Kuşçu, aynı zamanda bu zici şerh etti.Çok  yönlü bir âlimdi. Astronomi ve matematik konularında başka kitaplar yazdı.  Bunlar arasında Risale der ilm-i hey'et ile el-Fethiye önemlidir. Bu iki eser  Osmanlılar devrinde en çok okunan astronomi kitaplarındandır Ali Kuşçu'nun pek  çok talebesi vardır Bunlar arasında torunu Mirim Çelebi (ölm. 1525) ile  Fethullah el-Şirvânî (ölm.1486} en meşhurlarıdır. Mirim Çelebi astronomiye dâir  çok sayıda kitap yazmıştır. Bu arada astronomi ile uğraşan pek çok kişi çıkmış,  çeşitli kitaplar yazmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Sultan Selim, Şam ve Mısır  bölgelerini 1517 yılında fethedince bu bölgelerde yaşayan astronomlar da Osmanlı  sahasına girmişlerdir. Bundan sonra, Merağa Ekolü yanında Şam-Mısır Ekolü'nün  ağırlığı da hissedilmeye başlanmıştır. Osmanlı Devleti'nde astronomi ilminin  merkezleri İstanbul ve Kahire olmuştur. Meşhur astronom Takıyüddin el-Râsıd  (ölm. 1585) Şamlıdır. İstanbul'a gelmeden önce Şam ve Mısır'da tahsilini  tamamlamış, çeşitli görevlerde bulunmuştur. En meşhur hocası Muhammed b.  Ebiyl-Feth el-Sûfî'dir. Takiyüddin gençliğinde babasıyla İstanbul'a gelmiş,  buradaki çeşitli âlimlerle tanışmış, Semiz Ali Paşa'nın saat koleksiyonundan  faydalanmıştır. Daha sonra mekanik saatler üzerine önemli bir eser yazmıştır  İstanbul'dan Şam'a dönen Takiyüddin Filistin'de, Mısır'da kadılık ve müderrislik  görevlerinde bulunduktan sonra 1570 yılı civarında tekrar İstanbul'a gelmiştir.  Bu sırada Müneccimbaşı olan Mustafa b. Ali el- Muvakkıt'in 1571 yılında ölmesi  üzerine Müneccimbaşı tâyin edilmiştir. Sadrazam Sokulu Mehmet Paşa ve Hoca  Sadeddin Efendi'nin desteğiyle rasad (gözlem)'lar yapmaya karar vermiştir Önce  Galata'da geçici bir yerde başlayan bu çalışmalar III. Murat devrinde 1575 yılı  civarında Dar el-Rasad el-Cedid el-Sultani'nin yapılmasıyla düzenli hale  getirilmiştir. Bu gözlemlerden maksat Uluğbey Zici'ndeki hataları düzelterek  yeni bir zic hazırlamaktı. Takiyüddin'in yanında İranlı, İstanbullu astronomlar  da bulunmaktaydı. O zamana göre gelişmiş gözlem âletleri yapılmıştı. Belki bu  âletleri yaparken Avrupa'daki örneklerinden de faydalanılmıştır. Bu âletler  arasında zât el-halak (armila zodiak), kadran (müral kadran), zât el-semt  veyl-irtifâ (azimuthal semicircle), zât el-şu beteyn (triquetrum), rub-i mistar,  zat d-sükbeteyn (dipostra), zâtül evtar el-müşebbehe biyl-menâtık (sextant),  astrolab, rub el-müceyyeb rub el-mukantarat bulunmaktaydı. Fakat onun bu  gözlemleri ancak birkaç yıl devam etmiş çekemeyenlerin ve ilmin değerini  anlamayan cahillerin aleyhte propagandaları sebebiyle 1587 yılında, uğursuzluk  getireceği düşüncesiyle, rasathanenin topa tutularak yıkılmasıyla sona ermiştir.  Osmanlı Devleti'nde bundan sonra rasathane ancak 300 yıl sonra Rasadhane-i Amire  adıyla Beyoğlu'nda 1867 yılında kurulmuş, müdürlüğüne Aristede Coumnbary (ölm.  1895) getirilmiştir. Daha sonra, rasathanenin müdürlüğüne Salih Zeki (ölm. 1921)  ve Fatin Gökmen (ölm. 1955) getirilmiştir. Fatin Gökmen zamanında Kandilli  Rasathanesi kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takiyüddin el-Râsıd çalışmalarını Cerîdet  el-dürer ve harîdet el-fiker, Sidretü münteha'l-efkar el-Zîc el-şehinşâhî adlı  eserlerinde ortaya koymuştur. Fakat, onun bu zicleri astronomlar ve takvim  yapanlar tarafından fazla kullanılmamıştır. Yine Uluğbey Zici 'ne göre takvimler  yapılmaya devam edilmiştir. XX yüzyılın ikinci yansında Takiyüddin el-Râsıd ve  eserleri üzerinde çalışmalar çoğalmıştır. Bilhassa, Sevim Tekeli ve Aydın Sayılı  (ölm.1993)'nın çalışmalarıyla onun faaliyetinin orijinalliği ve değeri ortaya  konmuştur. Kitaplarının metinlerinin büyük kısmı neşredilmeyi beklemektedir.  Takiyüddin'in soyu hakkında çok şeyler söylenmiştir. Hatta Yahudiler'le ilişkisi  olduğu dahi ortaya atılmıştır. Bir kitabında kendisi tarafından verilen soy  kütüğüne dayanarak yaptığımız bir araştırmada Türk soyundan geldiği kesin olarak  ortaya konmuştur. (Erdem Dergisi, cilt 4, sayfa 10, Ankara 1988, s. 165-180).  Nisbelerinden birinin Sahyuni olması ise uzak atalarından Nâsiruddin  Menküpars'ın Sahyun Kalesi sahibi olması ve İstanbul'da dedelerinin bu kalede  oturması dolayısıyladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takiyüddin zamanında Mısır'da ve İstanbul'da  başka önemli astronomi alimleri de yetişmiş ve önemli kitaplar yazmışlardır.  Astronomi sahasında 17. yüzyılda kitap yazanların en önemlisi Bahâeddin el-Âmilî  (ölm. 1622)'dir. Bu zat matematik ve astronomi sahalarında yazdığı iki ders  kitabıyla, o zamana kadar İslam dünyasında varolan astronomi ve matematik  bilgilerini özetlemiştir. Aslen Lübnan'daki Cebel-i Âmile'den olan âlim ömrünün  büyük kısmını İran'da Safavîlerin yanında geçirmiştir. Matematik sahasında  Hulasat el-hisab, astronomi sahasında Teşrih el-eflak adlı eserlerini yazmıştır.  Bu iki kitap bundan sonra medreselerde temel kitap olmuş, üzerlerinde çok sayıda  çalışma yapılmıştır. Ancak, XVIII. y.y.. sonunda modern ilme geçilmeye  başlanmasıyla bu kitaplar üzerinde çalışma azalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, ruby  el-müceyyeb, ruby el-mukantarat, usturlab konularında pek çok eser yazılmıştır.  Zicler'e ve bu âletlere önem verilmesi takvim çıkarmaya yaradıkları içindir.  Bayramların, ramazan imsakiyesinin, namaz ve hac vakitlerinin tâyini dinî  bakımdan çok önemliydi. Din âlimleri astronomiye bu açıdan bakıyorlardı.  Camilerde muvakkıthaneler (vakit tâyini yapılan yerler) vardı. Astronomi ile  uğraşanlar genellikle buralarda çalışıyorlardı. Ve müneccimbaşıya bağlıydılar.  Müneccimbaşının görevlerinden biri de yıldızlara bakıp uğurlu ve uğursuz  zamanları tâyin edip padişaha ve devlet adamlarına bildirmekti. Bunun için  takvim, astroloji konularında pek çok kitap yazılmıştır. Bunların ilmî değerleri  pek yoktur. Yalnız Osmanlılar zamanında vakit tâyini için hesap cetvelleri gibi  kolay metotlar ortaya koymuşlardır. XVII-XVIII. asırlarda Mısır'da ve  İstanbul'da astronomi ile uğraşan âlimler çıkmaya devam etmiş, değerli eserler  yazmışlardır. Bunlar arasında Rıdvan el-Felekî, Hasan el-Cebertî, Salih  el-Mimârî, Cınârî İsmail Efendi'nin adlarını burada iletmek gerekir. Bu arada,  Uluğbey Zici birkaç defa Türkçe'ye ve Arapçaya tercüme edilmiştir. Türkçe'ye iki  tercümesi vardır. Biri XVII yüzyıl ortalarında adı bilinmeyen biri tarafından  yapmıştır. İkincisi yine aynı asır sonlarında. Kahire Azaplar Ocağı Ağası Hasan  Efendi'nin teşvikiyle Abdurrahman b. Osman tarafından yapılmıştır. Bu tercümede  sarayda II. Beyazıt koleksiyonunda bulunan orijinal nüsha kullanılmıştır. Meşhur  tabiplerden Abbas Vesim Efendi( ölm. 1760) bu eseri şerhetmiştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer  bir önemli nokta ise XVI. yüzyıl başından itibaren astronomi ile ilgili Türkçe  kitapların çoğalmaya başlamasıdır. Meselâ, bu asırda yaşayan Muhammed b Kâtıb  Sinan'ın 13 eserinden altısı, Mustafa b. Ali el-Muvakkıt'in 22 eserinden 19'u,  Şeydi Ali Reis'in 6 eserinin hepsi ' Türkçe'dir. Bundan sonra Türkçe eser sayısı  hızla artacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada folklorik ve dînî bilgilerden faydalanılarak  birkaç astronomi kitabı yazılmıştır. Bunlar İbrahim el-Karamânî (ölm. 1664)'nin  Risale fıyl-heyye âlâ tariki Ehl el-sünne veyl-cemâa adlı eseri, bunun  Nazmî-zâde Murtaza (ölm. 1723) tarafından yapılan Türkçe tercümesi ve İbrahim  Hakkı Erzurûmî'nin Marifetnâme'sine aldığı bilgilerdir. Bunlar hadislere,  folklora dayanır, ilmî değerleri yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada geleneksel astronomi  sahasında eserler yazarken Osmanlı âlimleri XVI. yüzyıldan itibaren az da olsa  Batı'daki gelişmelerden haberdar olmaya başlamışlardır. Pîrî Reis coğrafya ve  harita bilgilerinde, Takiyüddin mekanik saatler konusunda Batı'daki  gelişmelerden büyük miktarda faydalanmışlardı. XVII. yüzyılda ise Kâtib Çelebi  tarafından Atlas Minör, Ebu Bekr b. Behram tarafından Atlas Majör tercüme  edilmişlerdir. Bu arada, Batı'da astronomi sahasında devrim yapan Kopernik,  Galileo, Kepler ve Newton'un çalışmaları Osmanlı astronomlarının dikkati  çekmemiştir. Buna karşılık pratik astronomi ile ilgili çalışmalar daha çok ilgi  uyandırmıştır Bu sebeple, Noel Duret (ölm. 1650 civarı)'in Astronomik tabloları  (zici) Zigetvarlı Tezkireci Köse İbrahim tarafından 1670'li yıllarda adabtasiyon  şeklinde Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Bu eserin, mukaddimesinde Avrupa'daki  astronomi çalışmalarından, bu arada Kopernik'ten bahsedilmekte fakat sisteminden  hiç söz edilmemektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Duret zici tercümesi hiç bir yankı  uyandırmamıştır. Yine Uluğbey Zici'ne göre takvim yapılmaya devam edilmiştir.  XVIII. yüzyıl başında İbrahim Müteferrika, Hollandalı astronom Andreas  Cellanus'un Atlas Collesis adlı kitabını Mecmûtı el-heyyet el-kadîme veyl-cedîde  adıyla Türkçe'ye çevirmiştir Bu eserde ve Cihanüma'ya yazdığı zeyl'de  Müteferrika yeni astronomiden kısaca bahseder. 1760 yılı civarında Belgrat  tercümanı Osman b. Abdülmennan, Köprülü Hafız Ahmet Paşa'nın teşvikiyle Bernhand  Varenius (ölm. I676)'un Coğrafya'sını adabtasiyon şeklinde tercüme etmiştir. Bu  eserde Kopernik sisteminin bir şeması verilmekte, "Akla daha uygun olmasına  rağmen, bu sistemin dini kitaplara uymadığı, dînî kitaplardaki bilginin tercih  edildiği" söylenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan biraz sonra Halife-zâde Çınarî İsmail  Efendi (ölm. 1790) Alexis-Claude Clairant (ölm. 1765) ile Jacques Cassini (ölm.  1756)'nin astronomik tablolarını 1767, 1772 yıllarında Türkçe'ye tercüme etti.  Bunlardan Tuhfe-i behîc-i rasînî tercüme-i Zic-i Kasini adını taşıyan Cassini  Zici önemlidir. Çınârî İsmail Efendi bu tercümenin giriş kısmında Logaritma  cetvellerini de tercüme etmiştir. Astronomi hesaplarını kolaylaştırmıştır.  Cassini zici tercümesi büyük rağbet görmüş, 1800 yılında III. Selim'in emriyle  takvimler bu zice göre tertip edilmeye başlanmış, Uluğbey zici terkedilmiştir  Cassini zici Arapçaya da tercüme edilmiştir. Ardından 1829 yılında Jeröme  Lalande (ölm 1807)'nin Tables astronomigues adlı eseri (zici) müneccimbaşı  yardımcısı Hüseyin Hüsnü (ölm 1829) tarafından 1826 yılında Türkçe'ye çevrildi  Bu zic, Cassini zici 'nden daha doğruydu. Hekimbaşı Mustafa Behçet ile Hüseyin  Hüsnü, Cassini Zic'nde hatalar olduğuna, Lalande zici 'nin daha doğru olduğuna  dâir bir rapor hazırlayıp II. Mahmut'a sundular. Padişah'ın emriyle takvimler  1829 yılından itibaren Lalande zici'ne göre yapılmaya başlandı. Aynı sıralarda  Hoca İshak Efendi (ölm. 1836) Mecmua-i ulûm-i riyaziye adlı eserinde Kopernik  sistemini, yeni astronomiyi detaylarıyla açıklıyordu. XIX. asrın ilk yarısının  sonlarında eski astronomi ihmal ediliyor, yeni astronomi kabul ediliyordu  Bununla beraber, XX. yüzyıl başına kadar eski astronomi konusunda kitaplar  yazılacaktır. Bundan sonraki çalışmalar ise bilim tarihi şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak diyebiliriz ki, Osmanlılar her zaman astronomi sahasında  âlimler çıkarmışlar, dünyadaki gelişmelerle az çok ilgilenmişlerdir. Bütün  bilimler ve edebi alanlarda olduğu gibi, Osmanlılar devrinde astronomi sahasında  koyu karanlık bir devir yaşanmamıştır. Bilimsel gelenek devam etmiştir.  Cumhuriyet devrine girerken her konuda olduğu gibi, modern gelişmelerin çoğu  benimsenmiş, astronomi sahasında Salih Zeki, Fatin Gökmen gibi dünyadaki  gelişmeleri takip edebilecek şahsiyetler yetişmiştir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1473119895954322016?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1473119895954322016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanllarda-astronomi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1473119895954322016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1473119895954322016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanllarda-astronomi.html' title='Osmanlılarda Astronomi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TDBXbxznI/AAAAAAAAAHE/Sy-Y0mgCHqo/s72-c/r4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3688053364151028899</id><published>2010-01-31T01:32:00.001+02:00</published><updated>2010-01-31T01:36:13.031+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmalıda Tıp</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TCJsr-T9I/AAAAAAAAAG8/k5k_03B1La8/s1600-h/230px-Cerahatulhaniye.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 230px; height: 229px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TCJsr-T9I/AAAAAAAAAG8/k5k_03B1La8/s320/230px-Cerahatulhaniye.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432680522385870802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_28855"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Tıp Dersleri&lt;br /&gt;Osmanlı Türkleri diğer ilmî  müesseselerde olduğu gibi sıhhî müesseseler açmak ve sıhhî işlerle meşgul  olanları himaye etmek suretiyle sağlık işlerine ehemmiyet vermişler ve dışardan  gelmiş olan tabibleri teşvik eylemişlerdir; meselâ Geredeli İshak bin Murad ile  Amasya hastahânesi başhekimi Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Candaroğlu İsmail Bey'in  himayesinde yetişerek sonra II. Sultan Murad adına 841 H. 1437 M.'de Zahîre-i  Muradiye isimli Türkçe ayrıntılı bir tıp kitabı yazmış olan Sinoplu Mümin  bunlardandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;873 H. 1468 M. de Amasyalı Sabuncuoğlu Şerefeddin bin Ali  bin Hacı İlyas'ın okuduğu kitaplarla tecrübelerine dayanarak 17 bab üzerine  telif ettiği tıp kitabı dahilî ve haricî tedavi yollarını göstermektedir. Keza  şair Ahmedî'nin kaleme aldığı Tervihü'l-ervah isimli tıp kitabı XV. yüzyıl  ortalarına doğru yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı devleti hariçten kendisine iltica  eden veya herhangi bir suretle gelen tabiblere de fazlasıyla hüsn-i kabul  göstermiştir; meselâ Timurlulardan Ebu Saîd'in tabibi Kutbeddin Ahmed (vefatı  903 H. 1497 M.) efendisinin, Uzun Hasan'a esir düşüp, katlinden sonra (1469 M.)  Osmanlıların yanına gelmiş ve kendisine büyük bir teveccüh eseri olarak yevmî  500 akçe üzerinden maaş tahsis edilmiş ve bundan başka her ay 20.000 akçe gibi  yüksek bir para verilmiştir; bu rağbet dışarıdan bir hayli tabibin gelmesine  vesile olmuştu ki Şirvanlı hekim Şükrullah, Hoca Ataullah, Hekim Lârî, Hekim  Arap, Tebrizli Kemal bu suretle gelip yerlermişlerdir; bunlardan Hekim Arap,  Rumeli'de uç beylerinden meşhur İshak Bey oğlu İsa Bey'in özel doktoru olup  Fatih Sultan Mehmed bunun ustalığını duyduğu için yanına çağırtıp alıkoymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tabiplerden başka tıpla meşgul olan Altunîzade (vefatı XV. yüzyıl  sonları ) aynı zamanda operatörlük yapabilecek kudrette idi; bunun idrar darlığı  sebebiyle kendi hocasına sonda ameliyatı yaparak muvaffak olduğunu Şakayik  yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmitli Muhyiddin Mehmed (vefatı 910 H. 1504 M.) Amasyalı Tabib  Mehmed bin Lutfullah ve Hacı Hekim (vefatı 913 H. 1507 M.)Kaysunîzade Bedreddin  (vefatı 920 H. 1514 M.) Sinaneddin Yusuf (vefatı 951 H. 1544 M.) lügatten  Bahrü'l-garâib ve Tıptan Kasımiyye müellifi Amasyalı Halimî (vefatı 882 H. 1478  M. den sonra) tıb, riyaziye ve edebiyatta şöhreti olup Teshîl adlı eserini yazan  Perviz Abdullah (vefatı 978 H. 1570 M.) ve Tabib Tebrizli Kemal'in oğlu olup  mesanedeki taşlara dair Türkçe bir eser yazmış olan Ahi Ahmed Çelebi (vefatı 930  H. 1523 M.) bu tarihlerde yetişmiş olan belli başlı tabiblerdendi; bunlardan  Muhyiddin Mehmed, Hacı Hekim, Kaysunîzâde ile Sinaneddin Yusuf ve Ahi Çelebi  hekimbaşılıkta bulunmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda adı geçen âlimlerden Mehmed bin  Lütfullah'ın II. Bayezid'in oğlu Amasya valisi Şehzade Ahmed adına müfredat-ı  tıb tarzında Arapça bir eseriyle kendisini himaye eden Müeyyedzade Abdurrahman  Efendi namına da yine Arapça 17 fasıl üzerine mafsal hastalıklarına dâir diğer  bir eseri vardır. 911 H. 1505 M. de Cerrah İbrahim tarafından Yunanca aslından  tercüme edilmiş olan Alâim-i Cerrahîn ve 967 H. 1559 M.'de vefat eden İlyas bin  İsa'nın Müfredat isimli eserleri de XVI. yüzyılın ilk yarısına aittir; ulemadan  Atufî Hayreddin'in de (vefatı 948 H. 1541 M.) Hıfzü'l-ebdan isimli bir eseri  vardır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3688053364151028899?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3688053364151028899/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmalda-tp.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3688053364151028899'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3688053364151028899'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmalda-tp.html' title='Osmalıda Tıp'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TCJsr-T9I/AAAAAAAAAG8/k5k_03B1La8/s72-c/230px-Cerahatulhaniye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1065964603302743457</id><published>2010-01-31T01:29:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:55:16.447+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Eğitim,Öğretim,Bilim ve Sanat</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TBJtCeY1I/AAAAAAAAAG0/GVQv8eSQHNI/s1600-h/osmanlilarda_egitim.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 202px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TBJtCeY1I/AAAAAAAAAG0/GVQv8eSQHNI/s320/osmanlilarda_egitim.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432679422968619858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#0000EE;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;EĞİTİM,  ÖĞRETİM, BİLİM VE SANAT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Eğitim ve Öğretim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti’nde  eğitim ve öğretimin temelini medreseler oluştururdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* İlk medrese Orhan  Bey döneminde İznik’te açılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti’nde eğitim öğretim  başlıca üç grupta ele alınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Sıbyan (çocuk) Mektepleri:  Günümüzdeki ilkokulların karşılığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Medreseler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Enderun  Mektebi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.Bilim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Dil ve Edebiyat: Kuruluş devrinde  edebiyat ve bilim eserleri arı bir Türkçe ile yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yükselme  döneminde sınırlar genişleyince Arapça ve Farsça’dan dilimize pek çok kelime  alınmıştır.Türkçe’nin bu gelişmiş haline Osmanlıca denilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı  Devleti’nde edebiyat Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı olmak üzere ikiye  ayrılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. Yüzyıldan itibaren edebiyatta önemli gelişmeler olmuştur.  Bu dönemde edebiyat Batı’nın etkisi altına girmiştir. Şinasi ve Tevfik Fikret,  Namık Kemal, Ömer Seyfettin Batı tarzında eserler yazmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b.)Tarih  ve Coğrafya: Osmanlı Devleti’nde 15.yy’ın ikinci yarısından itibaren tarih  kitapları yazılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Padişahların görevlendirdiği resmi  tarih yazıcılarına Vakanüvist veya Şehnameci denirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Hoca Saadettin  Efendi padişah tarafından görevlendirilen ilk resmi tarihçidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*  Coğrafya alanında en önemli eseri Pîri Reis Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı)  adlı eseriyle ortaya koydu.Aynı zamanda 16.yy’da çizdiği Dünya haritası,  Dünya’daki ilk doğru Dünya haritası oldu. Çeşitli ülkeleri tanıtan Seydi Ali  Reis’in yazdığı Mirat’ül Memalik (Ülkelerin Aynası) ve Kâtip Çelebi tarafından  yazılan Cihannüma (Dünya Coğrafyası) ve Evliya Çelebi tarafından yazılan  Seyahatname, Osmanlı Devleti’nde yazılmış olan önemli coğrafya kitaplarıdır.&lt;br /&gt;SANAT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Mimari: Osmanlı Devleti’nde en çok gelişen sanat dalı  mimari idi. Kuruluş döneminde Selçuklu ve Bizans Mimarisinin etkisi görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camiler, medereseler, hanlar, hamamlar, saraylar ve türbeler en çok  yapılan mimari eserlerdir. Mimar Sinan Osmanlı Devleti’nde tanınmış en önemli  mimardır. 315 tane eser meydana getirmiştir. İstanbul’daki Süleymaniye ve  Şehzadebaşı camileri ile Edirne’deki Selimiye camileri Mimar Sinan’ın  eserlerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18.yy’da mimaride İran ve Avrupa’nın etkisi  görülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19.yy’da Avrupa’nın barok ve gotik mimari tarzları örnek  alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız ve Beylerbeyi sarayları bu  yüzyılda inşa edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b.) Süsleme Sanatları: Osmanlı Devleti’nde  Çinicilik, oymacılık, kakmacılık, nakkaşlık, hattatlık, kitap ve ciltcilik  sanatları gelişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c.) Musıkî: Osmanlılar Selçuklulardan aldıkları  musıkîyi zirveye ulaştırmışlardır. Musıkî klasik musiki ve halk musıkîsi olmak  üzere iki koldan gelişmiştir. Birçok Osmanlı padişahı profesyonel biçimde musıkî  ile uğraşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmail Dede Efendi, Zekai Dede, Hacı Arif Bey, Itri ve  Tamburi Cemil Bey ünlü bestekarlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Osmanlılarda Mehterhane adı  verilen askeri mızıka takımı vardı. II. Viyana kuşatması sırasında  Avusturyalılar Mehter takımını esir aldılar. Avrupa ordularının bando takımı  buradan doğmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehterhane 1826’da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla  kaldırılmış ve yerine Avrupaî tarzda Mızıka-i Humayun kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter takımı 1953 yılında Harp Dairesi Askerî Müze Müdürlüğü tarafından  yeniden kurulmuştur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1065964603302743457?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1065964603302743457/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/egitimogretimbilim-ve-sanat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1065964603302743457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1065964603302743457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/egitimogretimbilim-ve-sanat.html' title='Eğitim,Öğretim,Bilim ve Sanat'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TBJtCeY1I/AAAAAAAAAG0/GVQv8eSQHNI/s72-c/osmanlilarda_egitim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-114583234062743335</id><published>2010-01-31T01:26:00.003+02:00</published><updated>2010-01-31T01:54:28.692+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlıda Oyma ve Kakma İşleri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TAQW8f9SI/AAAAAAAAAGk/KNrHYEKEzn0/s1600-h/kundekari_sanati_05_1252160881.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TAQW8f9SI/AAAAAAAAAGk/KNrHYEKEzn0/s320/kundekari_sanati_05_1252160881.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432678437785433378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_28867"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Oyma ve Kakma İşleri&lt;br /&gt;Oymacılık, ağaç, tahta,  taş, maden üzerine olmak üzere başka başkadır. Ağaç ve tahta üzerine yapılan  oymacılığa kaatıccılık ve taş üzerine yapılan oymaya senktraşî veya naht, madenî  eşya üzerindeki kabartmalara da nakr denilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaç üzerine yapılan  oymalar minber, kapı, pencere kapağı, rahle gibi büyük ve enfiye kutusu, arka  kaşağısı, müttekâ, küçük çerçeve ve el aynaları çerçeveleri gibi küçük kıtalarda  olarak iki kısımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naht denilen taş oyması tezyinatı bazı cami  minareleri şerefeleriyle çeşme taş çerçeveleri, hamam kurnaları, ayna taşları,  mezar taşlarıve buna mümasil yerlerde kullanılan bir sanat olup bugün bunun  yüzlerce numunesi görülmektedir; nakr san'atına ait işler de bugün müzelerimizi  süsleyen şamdan, buhurdan, kandil, ibrik, silah, sahan ve hamam tası mangal ve  benzeri üzerlerindeki ince ve zarif tezyinattır; kuyumculukta bu sanat erbabına  kalemkâr denilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu Selçukluları devrinde pek ilerlemiş olan  oymacılık Eşref, Karaman, Aydın ve Candar beyliklerinde de kuvvetini muhafaza  etmiş ve Osmanlılarda ise en orijinal şekillerini göstermiştir; Bursa'da  Ulucami'nin abonoz üzerine oyulmuş fevkalâde sanatkârane olan minberi ve  Yeşiltürbe kapılarını 824 H. 1421 M. de Hacı Ali bin Ahmed isminde bir sanatkâr  yapmıştır. Yeşil Cami'in muhtelif şekildeki pencere kanatları da fevkalâdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ince sanatlarından biri de kakmacılıktır ki bu da oyulan mâden veya  ağacın içine fildişi, tel, sadef, kemik vesaire ile vücuda getirilen  tezyinattır; bunlardan bir haylisi müze, cami ve türbelerde görülmektedir.  Süleymaniye'deki İslâm Eserleri Müzesi ile Topkapı sarayı ve Askerî Müzede bu  sanat eserlerinden çok vardır. Kakmacılığın sedef işleriyle meşgul olan  sanatkârına sedefkâr ismi verilmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-114583234062743335?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/114583234062743335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-oyma-ve-kakma-isleri.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/114583234062743335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/114583234062743335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-oyma-ve-kakma-isleri.html' title='Osmanlıda Oyma ve Kakma İşleri'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2TAQW8f9SI/AAAAAAAAAGk/KNrHYEKEzn0/s72-c/kundekari_sanati_05_1252160881.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-1304709936175001143</id><published>2010-01-31T01:20:00.001+02:00</published><updated>2010-01-31T01:21:50.235+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Osmanlıda Tarihcilik</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S-67XNLjI/AAAAAAAAAGc/dw8hUWeAjCE/s1600-h/tarihselbilim_1256732754.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 121px; height: 101px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S-67XNLjI/AAAAAAAAAGc/dw8hUWeAjCE/s320/tarihselbilim_1256732754.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432676970092375602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_28870"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Tarih&lt;br /&gt;Osmanlı tarihçiliği XV. yüzyılın  ortalarına doğru başlamıştır; bu tarihten evvel yazılan vekayi pek az ve  belirsizdir; Osmanlıların bu devirlerine ait bir kısım malûmatı Memlûkler  devrinde Mısır ve Suriye'de yazılan Arap tarihleriyle Bezm ü Rezm, Zafer-nâme,  ve bunlara benzer eserlerden ve bir dereceye kadar da bazı anonim Âl-i Osman  tarihlerinden öğrenmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki halde Osmanlı tarihinden bahseden  en eski eser şair Ahmedî'nin İskender-nâme adlı eserine müstakil bir kısım  olarak ilâve ettiği Dastân-ı Tevarih-i Mülûk-i Âl-i Osman isimli manzum  parçadır; bu manzum eser Osmanlı tarihinin şimdiye kadar bilmediğimiz  kısımlarını öğretmek itibariyle mühimdir. Derli toplu bir tarih olarak yazılmış  olanı Âşık Paşa-zade'nin Tevarih-i Âl-i Osman isimli eseri bundan sonra gelen  mühim bir tarihtir. Âşık Paşazade ilk Osmanlı tarihini pederinden naklen  Bursa'da Orhan Gazi Camii imamı Yahşi Fakih'ten nakletmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih  Sultan Mehmet zamanında yaşayan Kâşifi'nin Gaza-nâme-i Rum isimli bir tarihi ve  bundan başka içinde Osmanlı vekayii bulunan Abdurrahman-ı Bistamî'nin II. Murat  zamanında yazdığı eser Osmanlı tarihine ait bazı kısımları ihtiva etmektedir.  bilhassa mukaddimesi ve Osmanlı tarihine giriş kısmı çok kıymetlidir. Oğlu  Ebülfazl Efendi babasının tarihine zeyl yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan başka Amasyalı  Mevlanâ Şükrullah'ın (vefatı 868 H. 1464 M.'den sonra) Farsça yazdığı  Behcetü't-tevarih isimli eserin sonunda Fatih Sultan Mehmet'in cülusuna kadar  gelen özet bir Osmanlı tarihi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XV. yüzyılın son yarısı içinde  Enverî tarafından yazılarak kısmen Osmanlı tarihinden bahseden ve vezir-i âzam  Mahmud Paşa'ya ithaf olunan Düstur-nâme ile Tacizâde Cafer Çelebi'nin İstanbul  Fetihnamesi ve Dursun Bey'in Tarih-i Ebülfetih isimli tarihi ve birde Fatih'in  son vezir-i azamı olan Karamanî Mehmet Paşa'nın Nişancı iken yazdığı Arapça  Osmanlı Tarihi'ni görmekteyiz. Son iki eser Fatih devrine aittir. Bu XV. yüzyıl  ortalarında Rum beylerinden İmrozlu Kritovulos, Fatih Sultan Mehmet devrinin bir  kısım vekayiini Rumca olarak Tarih-i Sultan Mehmed Hân-ı Sânî ismiyle kaleme  alarak pâdişâha takdim etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmet'in emriyle Şehdî  isminde bir şair Âl-i Osman tarihini Şeh-name tarzında yazmaya başlamış ve  10,000 beyitten ziyade nazmetmişken vefatı dolayısıyla eseri noksan kalmıştır;  bundan başka kâtip Şevleî'nin mensur olarak bir Osmanlı tarihi kaleme aldığını  yine Sehî Bey yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XV. yüzyılın sonlarıyla XVI. yüzyıl  başlarında -bilhassa II. Sultan Bayezid devrinde- Osmanlı tarihi yazanlar  çoğalmış gerek nazmen gerek neşren müellifleri malum ve meçhul bir hayli tarihî  eser meydan almıştır; bunların içinde en ziyade itimada şayan olanı Âşık  Paşazade ile Neşrî Mehmed Efendi ve Kâtip Ruhîile Bihiştî ve Oruç Bey'in  tarihleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan Âşık Paşazade, Çelebi Mehmet zamanını idrak  etmiş ve II. Bayezid zamanına kadar yaşayıp yüz yaşına yakın ömür sürmüştür;  kendisi XV. yüzyılın ilk yarısı vekayiinin içinde Çelebi Mehmet, II. Murat, II.  Mehmet dönemleri esnasında bizzat bulunarak bir çok olaylara şahit olmuş ve  Çelebi Mehmet'ten evvelki tarihi de işiterek yazmıştır. Bundan dolayı 1418'den  1502 senesine kadar olan 85 senelik hâdiselerin içinde yaşamış olduğundan  mütalaası en ziyade itimada şayan olmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Germiyanlı olan Neşrî  Mehmed Efendi'nin Cihan-nüma ismini verdiği tarih, Âşık Paşazade tarihine  benzemektedir; müderrislikte bulunmuş olan Neşrî, II. Sultan Bayezid'in emriyle  Osmanlı tarihini yazmıştı; eserin baş tarafında Osmanlılardan evvelki Türklerin  ve Tatarların tarihi yazılmış ve sonra Osmanlı tarihine girilmiştir; vefatı  tarihi belli olmayan Neşrî'nin vekayinâmesi Âşık Paşazâde'den sonra en iyi  yazılmış Osmanlı tarihidir; hatta Âşık Paşazad e'de olmayan bazı Osmanlı vekayii  bunda vardır. Neşri Tarihî T. Tarih Kurumu tarafından bastırılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XV. yüzyıldan itibaren gerek Türkçe ve gerek Farsca yazılmış Osmanlı  tarihleri içinde İbn-i Kemal'in meşhur Osmanlı tarihiyle İdris-i Bitlisî'nin  Heşt Bihişt isimli tarihi pek mühimdir. İbn-i Kemal, tarihini 895 H. 1489 M.  senesine kadar yazmıştır; eser çok muğlak olup bir kısım olaylar, yazım tarzına  feda edilmiştir. XVI. asır başlarında yazılmış olan bu tarih 8 cüz olup parça  parça muhtelif İstanbul kütüpanelerinde bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akkoyunlu hükümdarı  Uzun Hasan Bey ve oğlu Yakup Şah zamanlarında divan kâtipliğinde bulunmuş olan  ve Yakup Şah'ın adamlarından Kadı İsa'nın himayesinde yetişen İdris-i Bitlisî,  efendisi Kadı İsa'nın ölümünden sonra İstanbul'a gelerek II. Sultan Bayezid'in  emriyle Farsca Heşt Bihişt'i yazmıştır; eseri pek münşiyâne ve İran tarihlerinde  görülen mübalağalarla dolu olmakla beraber içindeki bilgiler itibariyle en  kuvvetli tarihtir; bilhassa mukaddimesi ve Osmanlı tarihine giriş kısmı çok  kıymetlidir. Oğlu Ebülfazl Efendi babasının tarihine zeyl yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu XVI. asrın ilk yarısı içinde Bihiştî'nin ve daha sonra Lûtfi  Paşa'nın tarihleriyle Rüstem Paşa Tarihi diye şöhret bulan Osmanlı tarihi kayda  değer eserlerdendir; Rüstem Paşa Tarihi'nin baş tarafı hemen tamamen Neşrî'den  alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı tarihleri arasında II. Bayezid, I. Selim, Kanunî  Süleyman namlarına yazılmış olup miktarı bir hayli yekûn tutan Şeh-name veya bir  mahallin zabtına ve yahut kısmen bir hükümdar devrine ait hususî tarihler varsa  da bunlar konumuzla ilgili değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mütalaalardan çıkan neticeye  göre Osmanlıların ilk zamanlarına ait olan olaylar kayda geçirilmemiş olup bu  noksanlık elde edilecek vesika, vakfiye, tapu (arazi tahrir) defterleri,  kitabeler, arşiv vesikaları, Venedik, Ceneviz, Bizans, Balkan memleketleri  kay-naklariyle seyahatnameler ve Suriye, Mısır tarihlerinden alınacak malûmat  ile şöyle böyle yazılacaktır; bu yabancı kaynaklar bu devirdeki Osmanlı devleti  olaylarını tamamen aydınlatamamakla beraber bir kısmı hakkında yararlanmamıza  yarayabilmektedir. Mütalaamızı özetlersek bütün iç ve dış kaynaklar tetkik  edilmek suretiyle henüz etraflı bir Osmanlı tarihi yazılmamış olduğunu  görüyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-1304709936175001143?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/1304709936175001143/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-tarihcilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1304709936175001143'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/1304709936175001143'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-tarihcilik.html' title='Osmanlıda Tarihcilik'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S-67XNLjI/AAAAAAAAAGc/dw8hUWeAjCE/s72-c/tarihselbilim_1256732754.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-230627729876568794</id><published>2010-01-31T01:16:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:53:55.042+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlıda Kalem İşi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S-EqIOClI/AAAAAAAAAGU/INq4XMhd-NA/s1600-h/getresim.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 191px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S-EqIOClI/AAAAAAAAAGU/INq4XMhd-NA/s320/getresim.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432676037753178706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_28879"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Kalem İşi Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KALEM  İŞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binaların iç duvarlarını, kubbelerini ve tavanlarını sıva, ahşap taş,  bez, ve deri gibi malzeme üzerine renkli boyalar (toprak yada kök boyalar) bazen  de altın varak kullanılarak ince kıllı kalem tabir edilen fırçalarla yapılan  nakışlara kalem işi denilir. Bu nakışları yapan kişiye kalemkar, projeyi  hazırlayan kişiye nakkaş denir. Teknik açıdan kalem işlerini 4 gruba ayırıyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-) sıva üstü kalem işi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-) ahşap üstü kalem işi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-) taş  ve mermer üstü kalem işi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-) deri ve bez üstü kalem işi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-  SIVA ÜSTÜ KALEM İŞLERİ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik mimari eserlerimizin hemen hemen hepsinde  uygulanan bir tekniktir. Bu teknikte kalem işinin uygulanacağı zemine önce kireç  badanası yapılır. Süslemelerin yada nakışların yapılacağı zeminler ölçülüp  bölümlere ayrılır önceden kağıtlar üzerine hazırlanan desenler iğne ile  delinerek kalıp haline getirilir ve özel bir kömür tozu ile tamponlanarak desen  zemine geçirilir. Boyandıktan sonra en son olarak kontörler çekilir. Klasik  kalem işleri 2 boyutludur. Işık - gölge yoktur kullanılan malzeme iyi olursa ve  dış etkenlerden korunursa kalıcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-AHŞAP ÜSTÜ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıva  üstünden sonra Osmanlı döneminde çok uygulanmış olup 4,5 asırlık çok eski  örnektir hiç restore edilmeden günümüze gelmiştir sıva üstüne göre daha  dayanıklıdır bunun nedeni dış etkenlerden sıva üstüne göre temas halinde  olmaması başka bir sebebi de nakışların üzerine çekilen bir sır tabakasıdır bu  işlere de lake işlerde denilebilir sır tabakası inceltilmiş bezir yağı ve  verniktir Mimar Sinan işlerinde ve hünkar mahfili ve müezzin mahfili  tavanlarında görülür bu çalışmalarda altın varak bolca kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-TAŞ VE MERMER ÜSTÜ KALEM İŞİ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teknikte kullanılan boya  malzemesi tutkallı ve yağlı boya türündedir sıva üstü tekniğinde olduğu gibi  çalışılır mermer üstü çalışmalarda altın varak kullanılır sıva üstü çalışmaya  göre daha zor bir tekniktir özel ve daha çok bir zaman isteyen bir tekniktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- DERİ VE BEZ ÜSTÜ KALEM İŞİ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahşap konstrüksiyon üzerine  çakılan kaplama tahtaları üstüne deri veya keten bezinin gerilerek bir tuval  teşkil etmesinden sonra keten bezinin gerilerek bir tuval teşkil etmesinden  sonra kalem işinin uygulanmasına geçilir kullanılan malzeme genellikle yağlı  boya veya tutkallı boyadır 16,17 yüzyıllarda örnekleri görülmektedir 18,19  yy.’da daha çok kullanılmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AŞI BOYASI: Özellikle tarihi ahşap  yapıların cephe boyası olarak kullanılan aşı boyası, Osmanlı Beziri, Oksit Sarı,  Kırmızı Aşı, ve Neft karışımıyla elde edilmektedir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-230627729876568794?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/230627729876568794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-kalem-isi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/230627729876568794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/230627729876568794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-kalem-isi.html' title='Osmanlıda Kalem İşi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S-EqIOClI/AAAAAAAAAGU/INq4XMhd-NA/s72-c/getresim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8088462046089898593</id><published>2010-01-31T01:11:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:12:30.180+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Osmanlı'da Kütüphaneler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S8xSV5VpI/AAAAAAAAAGM/yhhYJQQc1Nc/s1600-h/osmanli_kitap.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S8xSV5VpI/AAAAAAAAAGM/yhhYJQQc1Nc/s200/osmanli_kitap.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432674605438949010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;İslâm  memleketlerinde toplu her irfan müessesesinin yanında bir de kütüphanesi vardı;  Medrese denildi mi orada bu medrese talebesinin istifadesini temin edecek bir  kütüphanenin bulunması pek tabiî idi. Fatih Sultan Mehmet, sahn ve titimme  medreselerini yaptırdığı zaman orada talebelerin yararlanmaları için birde  kütüphane yaptırmış ve buraya günde 6 akçe ile bir hafız-ı kütüb tayin etmiş ve  bundan başka bu kütüphaneden müderris ve talebelerin ariyet (iğreti-emanet)  olarak alacakları kitabların listesini tutmak üzere bir kâtip de koymuştu. Yine  bunun gibi 928 H. 1521 M.'de Çoban Mustafa Paşa tarafından Gebze'de yaptırılan  cami imaret ve medresenin yanında iki kütüphane de vücuda getirilmişti; bu  kütüphanede tefsir ve şerhleri olarak 46 cilt ile fetvadan 17, kelâm vesaireden  47 ve diğer fenlerden de bir takım kitaplarla beraber toplamı 165 kitap  vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medreselere ait olan bu kütüphanelerden başka hem medrese  talebelerinin ve hem de hariçte mütalaa ile meşgul olanların araştırmaları için  tesis edilmiş kütüphaneler de vardı. Bunlar küçük ölçekte ilk umumî  kütüphanelerdir; bunların tesisi şimdiki halde XV. yüzyıl ortalarından itibaren  görülüyor. Bu umumî kütüphanelerden biri Fatih Sultan Mehmet'in Eyüp Camii  içinde kurduğu küçük bir kütüphane ile Timurtaş Paşazade Umur Bey'in Bursa'da  kendi camii yanındaki kütüphanesidir. Umur Bey'in kütüphanesine koydurduğu  kitapların isimleri Bursa'da Ulucami kütüphanesindeki Enfesü'l-cevâhir isimli  kitabın baş tarafında yazılıdır; bueser831H.1427M.de Umur Bey namına telif  edilmiştir; bu vakfedilen kitapların içinde hadisten Buharî'den başka diğerleri  Türkçedir. 864 H. 1458 M. tarihinde Kutbeddin Çelebi isminde bir zat İstanbul'da  umuma ait olmak üzere kitaplarını vakfetmiştir ki bu kitaplar sonradan Umumî  kütüphaneye verilmiştir. Daha sonraları Hızır Bey oğlu Müfti Ahmed Paşa ile  Gedik Ahmet Paşa ve diğer kütüphaneleri görmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medreselere bağlı  olarak hem medreselilere ve hem de halka açık kütüphanelerden başka bir de şahsa  ait hususî kütüphaneler vardır ki bu hemen her millette bulunmakta olup bunlar  da sonradan umumî kütüphane olarak vakfedilmektedir. Meşhur âlim Molla Fenarinin  hususî kütüphanesinde 10,000 cilt kitabı vardı. Şehzade Korkut'un muazzam bir  kütüphanesi olup bir yerden diğer bir mahalle naklettiği zaman bu kitaplar deve  katarlarıyla götürülürdü;II.Beyazid ve Sultan Selim devirleri âlimlerinden  Amasyalı Müeyyedzade Abdurrahman Efendi'nin tekrar edilenlerinden başka pek çoğu  nâdir eser olmak üzere 7000 ciltlik kütüphanesi bulunuyordu.Rüstem Paşa 'nın  5000 ciltli kütüphanesi olduğunu Âlî yazıyor. Henüz Osmanlılarda matbaanın  bulunmadığı bu devirlerde kitap tedarikinin ne kadar zor ve çoğaltılmalarının ne  derece masraflı olacağı gözönüne alınacak olursa ecdadımızın bu binlerce cilt  kitabı tedarik hususundaki himmetlerini takdir etmemek mümkün değildir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8088462046089898593?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8088462046089898593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-kutuphaneler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8088462046089898593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8088462046089898593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-kutuphaneler.html' title='Osmanlı&apos;da Kütüphaneler'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S8xSV5VpI/AAAAAAAAAGM/yhhYJQQc1Nc/s72-c/osmanli_kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-621810397160008491</id><published>2010-01-31T01:08:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:09:36.316+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Darü'l-Hadis</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S8Dp7H9RI/AAAAAAAAAGE/3UgHBs7mAxY/s1600-h/ferman.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 192px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S8Dp7H9RI/AAAAAAAAAGE/3UgHBs7mAxY/s200/ferman.gif" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432673821495129362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Hadis ilminin ögretildigi  medreselere verilen isim. Ilk darü'l-hadis medresesi, Selçuklu Atabegi Nureddin  tarafindan Sam'da açilmistir. Böylelikle hadis ögrenimi camilerden medreselere  geçmeye basladi. Sonradan darü'l-hadis medreselerinde Kur'an-i Kerim'e ait  ilimler de okutulmaga baslandigindan, bu medreselere Darü'l-Kur'ân ve'l-hadis  ismi verilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'da ilk darü'l-hadis, Ilhanli veziri Semseddin  Cüneynî'nin Sivas'ta kurdugu medresedir. Osmanli Devletinde ilk Darü'l-hadis  Bursa'da, 1447'de ise Sultan Ikinci Murad tarafindan Edirne Üç şerefeli Camii  Külliyesi içinde ögretime açilmistir. Istanbul'da ilk darü'l-hadis Süleymaniye  Camii Külliyesi dahilinde açilmistir. Daha sonra mevcutlari artan  darü'l-hadislerin sayisi Onyedinci asirda 135'e kadar çikmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diger  medreselere göre daha yüksek seviyeli olan darü'l-hadislerin müderrisleri de  rütbe olarak daha yüksek idi. Meselâ, Darü'l-hadis müderrislerinin yüz akçe  yevmiyeli olduklari devirde diger müderrisler altmis akçe yevmiye alirlardi.  "Kibâr-i müderrisin" olarak isimlendirilen bu müderrisler, merasimlerde  digerlerine baskanlik ederlerdi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-621810397160008491?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/621810397160008491/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darul-hadis.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/621810397160008491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/621810397160008491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darul-hadis.html' title='Darü&apos;l-Hadis'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S8Dp7H9RI/AAAAAAAAAGE/3UgHBs7mAxY/s72-c/ferman.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-8719648832149344488</id><published>2010-01-31T01:02:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:05:51.373+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Darülaceze</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S7Ja7ElYI/AAAAAAAAAF8/-kLZ819BltI/s1600-h/qeeKwRJY9Zv.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 190px; height: 265px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S7Ja7ElYI/AAAAAAAAAF8/-kLZ819BltI/s320/qeeKwRJY9Zv.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432672821035963778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:#0000EE;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_19609"&gt; &lt;div align="center"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;DARULACEZE&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Kadin-erkek, yoksul, sakat ve kimsesiz çocuklari korumak için  sultan Ikinci Abdulhamid Han devrinde yaptiralarak hizmete giren acizler yani  düskünler yurdu.&lt;br /&gt;Sultan Abdulhamid Han, yoksul ve sakat kimseler yaninda,  Istanbul'da basibos gezen çocuklarin da bir araya toplanarak, san'at sahibi  olmalarini saglamak, ihtihar ve kimsesizlerin son yillarini huzur içinde  geçirmelerini te'min etmek maksadiyla, sadrazam Halil Rifat Pasa'ya bir  darülaceze (düskünlar evi) kurulmasi emrini verdi. Halil Rifat Pasa, Okmeydani  semtinde böyle bir müessesenin kurulmasinin muvafik olaçagina bildirdi ve 7  kasim 1892 tarihinde Darülacezenin temeli atildi. Insaat masraflarinin çogunu  Abdulhamid Han karsiladi. Hayir sahibleri de ianelerde (yardimlarda) bulundular.  Bizzat Halil Rifat Pasa, evindeki degerli esyayi ve gümüs takimlarini satarak bu  tesebbüse istirak etti.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S6_XpavfI/AAAAAAAAAF0/tgjgJKx45hY/s400/DarulacezeTarihi1_kucuk.jpg" style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 159px;" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432672648357920242" /&gt;Darülaceze 28.500 metre karelik bir alan üzerinde  kuruldu. Bir erkek bir kadin hamami, alti aceze pavyonu, mutfak, çamasirhane,  çocuk yuvasi, yetimhane, cami ve kiliseden ibaret olup, mimari Agop adinda bir  ermenidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapildigi devirde çikarilan kararnameye göre; ''Darülaceze'nin  idaresi Dahiliye nezaretine baglandi. Ayrica kurumun yönetim kurulu  baskanliginin belediye tarafindan seçilen ve padisahça tasdik edilen bir me'mur  tarafindan yapilmasi kararlastirildi. Üyelikleri ise; Vakiflar idaresi, müftilik  ve Zaptiye nezareti tarafindan gösterilecek bir me'mur verilecakti. Bundan baska  ayrica Darülaceze'de; ermeni, rum, katolik ve yahudi azinliklari da birer  temsilci bulunduracak ve kurul ücretsiz vazife yapacakti.''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde  Darülaceze, Istanbul belediyesine bagli olup, döner sermaye ile çalismaktadir.  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-8719648832149344488?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/8719648832149344488/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darulaceze.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8719648832149344488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/8719648832149344488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darulaceze.html' title='Darülaceze'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S7Ja7ElYI/AAAAAAAAAF8/-kLZ819BltI/s72-c/qeeKwRJY9Zv.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3003000837419318995</id><published>2010-01-31T00:57:00.001+02:00</published><updated>2010-01-31T00:59:23.644+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Darülbedayi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S5n1JbAeI/AAAAAAAAAFk/q_J3roonl5Q/s1600-h/s5r1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S5n1JbAeI/AAAAAAAAAFk/q_J3roonl5Q/s320/s5r1.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432671144448295394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_19607"&gt; &lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#cccc33;"&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;DARÜLBEDAYl  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Istanbul Sehir Tiyatrosu'nun ilk sekli ve adi. Türk tiyatro  tarihinde, tiyatronun kurulus ve gelismesinde Dârülbedayi toplulugu öncülük  etmistir. Teskilatin ilk adi Dârülbedayii Osmani'dir. Türkiye'de ilk düzenli bir  tiyatro kurulmasi ve sahne sanatçilarinin yetistirilmesi fikri 1914 yilinda  Sehremini, Operatör Cemil Topuzlu tarafindan ortaya atilmistir. Bu fikrin  gayesi, Türk halkina tiyatroyu sevdirmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesrutiyet devri öncesi  yurdumuzda, sahne hayati ve sanati, Ermeni ve Rumlarin paylastigi faaliyetlerle  devam ediyordu. Bunlardan Rumlar özellikle pandomim ve kanto'da, Ermeniler de  meledram ve komedi oyunlarinda temayüz etmis topluluklari olusturuyordu.  Türklere gelince bunlar, tuluatçi ve orta oyunculariydi. Baslicalai; Kavuklu  Hamdi, Küçük Ismail, Kel Hasan, Abdürrezzak, Sevki, Nâsit gibi sanatçilardi. Bu  sanatçilar küçük kumpanyalar halinde temsilsiz oyun verirler, oyundan önce kanto  ve çalgi çalarak seyircilerini kendilerine benzetmeye çalisirlardi. 1908'de  mesrutiyetten sonra, temsilden önce verilen kanto ve çalgi fasillari kaldirilmis  bunun yerine yurt konulan isleyen, cemiyetin problemlerine ve dilimize çevrilmis  eserleri (tiyatro eserleri) sahnelere konmaga baslamistir. Bu tür telif eserleri  o zaman en çok oynayan sanatçi da Ahmet Fehim Efendidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Topuzlu  Bey, Sehremini olarak Istanbul'da bir belediye konservetuari kurmak istiyordu.  Belediye meclisinde kendisine taraftar bulunca alinan kararla bu is için o  zamanin parasi ile 3000 lira ayrildi. Akabinde meshur tiyatrocu Parisli (Paris  tiyatro müdürü) Andre Antoine'la Paris elçiligimiz araciligi ile anlasti.  Antoine, anlasma geregi Istanbul'a geldi ve konservatuar için Sehzadebasi'nda  Letafet apartmani tahsis olundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konservatuar açilis törenleri  hazirliklari sürerken bu arada Birinci Dünya Savasi koptu. Bu durum karsisinda  Andre Antoine, memleketine dönmek zorunda kalinca, bu is de böylece yarim  kalmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savas sirasinda, Dârülbedayi sanatçilari, asker ailelerine  yardim cemiyeti yararina Hüseyin Suat'in adapte ettigi "Çürük Temel" adli oyunu  sahneleyerek halka sunmuslardir. Bundan sonra, Halit Fahri Ozansoy'un "Baykus"  adli manzum oyunu, arkasindan Halit Ziya Usakligil'in Aleksandr Dumas Fils'den  dilimize çevirdigi "Fûruzan" oyunu ile Manir Nigar'in uygulamasi "Kayseri  Gülleri" oyunlari sahneye konmustur. Savas sonrasinda oyunlara devam  edilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1927 yilinda Dârülbedayi adinda bir dergi çikarilmistir. Bu  dergi 1935 yilindan sonra Türk Tiyatrosu adini almistir. Günümüzde de Sehir  Tiyatrosu organi olarak yayini sürdürmektedir. Dârülbedayi 1931-1932 mevsim  döneminde Belediye Meclisinin genel karariyla Sehir Tiyatrosu olarak adini  degistirmis ve yeni bir tüzükle Sehir Tiyatrosu, Istanbul Belediyesine  baglanmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu günün sehir tiyatrolari, Darülbedayi'nin teskilat  temelleri üzerine kurulmustur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3003000837419318995?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3003000837419318995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darulbedayi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3003000837419318995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3003000837419318995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darulbedayi.html' title='Darülbedayi'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S5n1JbAeI/AAAAAAAAAFk/q_J3roonl5Q/s72-c/s5r1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-6112349240136096564</id><published>2010-01-31T00:52:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:00:11.266+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Kurumlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmalıda Sosyal Müesseseler'/><title type='text'>Darülfünun</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S4kHkK5tI/AAAAAAAAAFc/kHNW3nJ2J5I/s1600-h/eski-beyazit.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 229px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S4kHkK5tI/AAAAAAAAAFc/kHNW3nJ2J5I/s320/eski-beyazit.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432669981161219794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div id="post_message_19606"&gt; &lt;div align="center"&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;DARÜLFÜNUN &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="color:#333300;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Fen ilimleri evi, üniversite. Osmanli Devleti'nde medrese disinda  bir darülfünun açilmasi fikri, ilk defa Abdülmecîd Han zamaninda 1845'de Geçici  egitim meclisi (Meclis-i muvakkat-i maâ-rif) tarafindan tanzim edilen egitim  programinda yer aldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle müessesenin çalismaya baslamasi için; bina,  ögrenci, ögretmen ve kitap gibi dört ana unsurun saglanmasi  gerekliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bina için taninmis italyan mîmâr Fossati getirilip projeler  yaptirildi. 1846 yili Ekim ayinda Ayasofya Camii yakinindaki bir arsada temel  atildi. Darülfünun ögretimini tâkib edebilecek seviyede ögrenci yetistirmek  maksâdiyle lise seviyesinde dârülmaârif adiyla bir okul kuruldu (1849). Bundan  baska darülfünuna ögretim üyesi yetistirmek maksadiyla Avrupa'ya ögrenciler  gönderildi. Okutulacak derslerin kitaplarinin seçimi, tercüme ve te'lif  suretiyle hazirlanmasi için de Encümen-i dânis kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hazirliklar  sürdürülürken, memleketin taninmis bilim adamlari tarafindan umûma açik  konferans seklinde serbest hâlde ögretime baslanmasina karar verildi. 12 Ocak  1863'de Dervis Pasa'nin verdigi fizik dersiyle baslayan serî konferanslar,  Hekimbasi Salih Efendi'nin biyoloji, Ahmed Vefik Efendi'nin târih ve muhtelif  hocalarin cografya, astronomi ve deneysel fizik dersleriyle devam etti. 1864'den  sonra Dîvânyolu'nda kiralanan bir konakta devam eden bu çalismalar, 1865'de  Avrupa'dan getirilmis teknik edevat, laboratuvar gereçleri ve kütüphaneyle  beraber konagin yanip kül olmasiyla sona erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yangindan sonra bir  süre duran çalismalar, 1 Eylül 1869'da yayinlanan Maârif-i umûmiye  nizâmnâmesiyle tekrar basladi. Bu nizâmnâmenin yüksek okullara ayrilmis  bölümünde belirtildigine göre, Dârülfünûn-i Osmânî adiyla kurulacak üniversite,  Hikmet-i edebiyat, ilm-i hukuk ve Ulûm-i tabiiyye ve riyâ-ziyye adlariyla üç  fakülteden meydana gelecekti. Üniversitenin basinda nazir unvanli bir emîn  bulunacakti. Yine bu bölümde, kurulacak üniversitenin, muhtariyete (özerklige)  sâhib oldugu belirtilmis, darülfünun kurulusuna ve organlarina, programlarinin  ana çizgilerine, ögretim üye ve yardimcilarinin hak ve görevleriyle tâyin ve  terfî sartlarina, ögrencilerin kayit islerinden baslayarak devamin siki kontrolü  dâhil olmak üzere doktora imtihanlarina kadar bütün esaslari düsünülmüs ve  tesbit edilmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan Mahmûd türbesi yaninda yaptirilan binada  ögretime baslayan okulun müdürlügüne, Avrupa'ya evvelce darülfünun hocasi olarak  yetistirilmek üzere gönderilmis ve tahsilini tamamlayip dönmüs bulunan Yanyali  Hoca Tahsin Efendi tâyin edildi. Okul, 20 Subat 1870'de büyük bir törenle  açilarak derslere baslandi. Fakat daha okulun açilisinda, hocalardan  Cemâleddîn-i Efgânî'nin sapik fikirlerini yaymaya çalismasi, nizâmnâmedeki bir  çok hükümlerin tatbikatinin istenilen sekilde uygulamaya konulamamasi sebebiyle  1871 ortalarinda kapatildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1874'de Galatasaray mekteb-i sultanîsi  içinde, bu okulun adetâ bir üst okulu seklinde Dârülfünûn-i sultanî adiyla  üçüncü darülfünun açildi. Hukuk, Mühendislik ve Edebiyat fakültelerinden meydana  gelen bu okulun müdürlügüne de Sava Pasa getirildi. Bu okula sâdece Galatasaray  mekteb-i sultanîsinden me' zun olanlar alinabilecek, bu seviyede agitim için  henüz yeterince Türkçe eser hazirlanmamis oldugundan, bir kisim 'dersler  Fransizca olacak ve Fransa'dan getirilecek profesörlerle ögretim kadrosu  tamamlanacakti. Pakat bu okul da uzun süre ögrenime devam edemedi ve 1882'de  kapandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü istanbul Üniversitesi'nin çekirdegini meydana getiren  Dârülfünûn-i sahane, dördüncü darülfünun olarak 15 Agustos 1900'de ikinci  Abdülhamîd Han zamaninda kuruldu. Ulûm-i âliye-i diniye, Ulûm-i riyaziye ve  tabî-iyye ve Edebiyat fakültelerinden meydana gelecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Agustos  1900'de çikarilan yirmi yedi maddelik darülfünun nizâmnâmesine göre;  dârülfünûn-i sahanenin, Ulûm-i âliye-i diniye (ilahiyat) fakültesinin her  sinifina en fazla otuz kisi alinabilecek ve ögretim süresi dört yil olacakti.  Ulûm-i riyaziye ve tabîiyye (matematik ve fen bilimleri) fakültesi ile Edebiyat  fakültelerinin siniflarina ise yirmi beser kisi alinabilecek ve ögretim süreleri  üç yil olacakti. Bunlara ek olarak yine darülfünun idaresine bagli olarak  Türkçe, Arabça ve Farsça'dan baska, Fransiz, ingiliz, Alman ve Rus dillerinin  okutulacagi filolojiler kurulacakti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ögrenci sayisi sinirlandirilan ve  parali olan bu okula girebilmek için, bir orta ögretim kurumunu bitirmek veya bu  düzeyde bilgi sahibi oldugunu isbatlamak gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O târihlerde ayri  bir bina ve idare kurulmasina lüzum görülmediginden, Cagaloglu'ndaki Mekteb-i  mülkiyenin bir bölümü bu okul için ayrildi ve iki okul ortak müdürlükle  yönetildi. 1909' da Vezneciler'deki Zeynep Hanim Konagi'na tasinarak kendi  binasina sâhib oldu. Ögrenci sayisindaki kisitlamalar kaldirilip, ücretsiz hâle  getirildi. Okulun ismi Dârülfünûn-i Osmânî olarak degistirilip, programlarinda  bâzi degisiklikler yapildi. Okul idaresi, Mülkiye mektebinden  ayrildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emrullah Efendi'nin maârif nazirligi zamaninda çikarilan 21  Nisan 1912 tarihli nizâmnâmeyle yeni düzenlemelere gidildi. Büyük kütüphaneler,  laboratuvarlar kurulmaya baslandi. Sinif usûlü terk edilerek, yerine sömestr  usûlü getirildi. Zeyneb Hanim Konagi'nin yeterli olmamaya baslamasi üzerine,  Yerebatan'da kimya, Feyzullah Efendi Konagi'nda jeoloji, ibrahim Pasa Konagi'nda  dogu dilleri ve Safvet Pasa Konagi'nda cografya enstitüleri te'sis  edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Dünyâ Savasi esnasinda Almanya ve  Avusturya-Macaristan'dan Edebiyat, Fen ve Hukuk fakülteleri için davet edilen  profesörler ile ögretim kadrosu güçlendirildi. Savastan sonra yeni bir  yönetmelik hazirlandi. Buna göre darülfünunu, her yil seçilen bir eminin  (rektör) baskanligi altinda fakülte temsilcilerinden meydana gelen bir dîvân  (senato) idare edecekti. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-6112349240136096564?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/6112349240136096564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darulfunun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6112349240136096564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/6112349240136096564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/darulfunun.html' title='Darülfünun'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S4kHkK5tI/AAAAAAAAAFc/kHNW3nJ2J5I/s72-c/eski-beyazit.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-3950754453730020888</id><published>2010-01-31T00:47:00.002+02:00</published><updated>2010-01-31T01:53:27.931+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Bilim ve Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><title type='text'>Osmanlı'da Hatt'ın Ustaları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S3jlOFhRI/AAAAAAAAAFU/6Xt4pdhSgz4/s1600-h/hat-sanatimalzemeleri.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 241px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S3jlOFhRI/AAAAAAAAAFU/6Xt4pdhSgz4/s320/hat-sanatimalzemeleri.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5432668872430159122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;SULTAN ABDÜLMECİD:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı  Devleti'nin 31. padişahı olan Sultan Abdülmecid, 1839'la 1861 yılları arasında  yaşadı. Hattatlıkla Mahmud Celâleddin Efendi'nin yolundan gitti ve döneminin en  iyi sanatkârlarından olan Tahir Efendi'den dersler aldı. Dolmabahçe ve Ortaköy  Camileri'ndeki bütün yazıları o yazdı. Bugün müzelerde ve diğer camilerde bugün  çok sayıda eseri bulunan Sultan Abdülmecid'in üzerinde 'Allah' ve 'Muhammed'  sözlerinin yeraldığı bu hattı şimdi Topkapı Sarayı'nda muhafaza  ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;MUSTAFA RAKIM EFENDİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;Türk hat sanatının  en büyük isimlerinden olan Mustafa Rakım 1757'de Ünye'de doğdu ve 1826'da  İstanbul'da öldü. Hatatlığı kendisi gibi önde gelen bir hattat olan ağabeyi  İsmail Zühdü Efendi ile Derviş Ali'den öğrendi. Aynı zamanda ressamdı ve Üçüncü  Selim'i tahta çıktığı sırada gösteren bir de tablo yapmıştı. Osmanlı tuğrasını  da derleyip ölçülü bir şekle sokan Mustafa Rakım çok sayıda levha ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kitabenin yanısıra Tophane'deki Nusretiye Camii'nin kuşak kitabelerine  de imzasını attı. Vasiyeti gereğinde Karagümrük'e defnedildi ve türbesi eşi  Emine Hanım tarafından inşa ettirilip sonradan medrese haline  getirildi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;div align="left"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;div align="left"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;div align="left"&gt; &lt;div id="post_message_622261"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;VELİYÜDDİN EFENDİ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. asır Türk hat sanatının önde  gelen isimlerinden olan Veliyüddin Efendi İstanbul'da 1768'de öldü. Celi talik  hatla yazılmış olan harf çalışmalarının biraraya getirilmiş olduğu bu albüm  halen Topkapı Sarayı'nda muhafaza ediliyor. Özellikle levhalarda ve kitabelerde  kullanılan celi talik hattın ustası olan Veliyüddin Efendi, hattatlığının  yanısıra kadılık, Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği yapmış ve şeyhülislâmlığa kadar  yükselmişti. Kendi adıyla bilinen kütüphanenin de kurucusu olan sanatkârın bu  karalamasında, celi talik harflerin yazılış biçimleriyle ilgili yeni arayışlar  içinde olduğu görülüyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622262"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;HÜSEYİN BİN RAMAZAN&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı hakkında tam bir bilgiye  sahip bulunmadığımız hattatlardan olan Hüseyin bin Ramazan, 17. yüzyılda yaşadı.  Sanatkâr, bugün İstanbul'daki Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nde muhafaza edilen  bu karalama albümünde sülüs yazı çeşidini kullanıyor. Hüseyin Bin Ramazan'ın  karalamaları ebrularla çerçevelenmiş ve kitap şeklinde hazırlanmış olan albüm,  bordo renkli deriyle ciltlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622263"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;MEHMED İZZET EFENDİ:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyıl  hattatlarından Mehmed İzzet Efendi'nin imzasını taşıyan bu levha 1847 tarihini  taşıyor ve Topkapı Sarayı Müzesi'nda muhafaza ediliyor. Sanatçı, kelimelerde  geçen bazı harfleri altalta sıraayarak son derece güç bir istif yapmış. Levha,  lÁciverd üzerine altın yaldızla yazılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622264"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;İSMAİL ZÜHDÜ  EFENDİ:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1806 Ada İstanbul'da vefat eden İsmail Zühdü Efendi'nin  'leylek besmele' olarak bilinen bu levhası, resme benzer hatların en  önemlilerinden biridir. İslamiyet'in insan resmi çizimini yasakladığına  inanılmasıyla, bazı hattatlar istiflerini resim şekline sokarak yazmışlardır.  İsmail Zühdü'nün döneminin çiçekli tezhibiyle çerçevelenen ve içerisinde  Kâbe'nin bir tasvirinin de yer aldığı bu çok önemli levhası şimdi Topkapı Sarayı  Müzesi'nde saklanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622265"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;SULTAN ÜÇÜNCÜ AHMED&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1703'le 1730 yılları arasında  yaşayan Üçüncü Ahmed, Osmanlı İmparatorluğu'nda batılılaşma hareketlerinin  başladığı devirde tahta geçti. Edebiyat ve bilhassa hat sanatı üzerine çalışmış  ve devrinin ünlü hattatı Hafız Osman'dan icazet almıştır. Lâle Devri'nin  padişahı olan Üçüncü Ahmed'in hatt-ı humayunları da hat ve tezhip sanatı  bakımından çok büyük değer taşırlar. Hükümdarın kendi çektiği bu tuğra, bugün  Topkapı Sarayı'nda muhafaza  ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622266"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;KAZASKER MUSTAFA İZZET:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tosyalı Destanağazade  Mustafa Efendi'nin oğlu olan Mustafa İzzet Efendi, 1801'de dünyaya geldi.  Babasının ölümünden sonra okumak için İstanbul'a nakletti Fatih'te başkurşunlu  Medresesi'nde çalışmaya başladı. Zamanın hükümdarı İkinci Mahmud'un dikkatini  çekti ve saray okulu olan Enderun'a alındı. Zamanla Rumeli Kazaskerliği'ne kadar  yükseldi ve çok sayıda Kur'an'ın yanısıra 200'den fazla hilye ve yüzlerce  levhaya imzasını attı. Ayasofya Camii'nde bulunan büyük levhalar da 1876'da  vefat eden Kazasker'e  aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622267"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;SEYYİD ABDULLAH:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Yedikuleli'  olarak bilinen Seyyid Abdullah, 17. asrın önde gelen sanatkârlarındandı. Yazıyı  Hafız Osman'dan meşkederek 1690 tarihinde icazet aldı ve hat öğrenimini sonradan  altı çeşit yazıya çalışarak tamamladı. Peygamber sülalesinden olduğu için  'Seyyid' unvanı taşıyan Yedikuleli Abdullah Efendi, 1731 yılında İstanbul'da  vefat etti. Üstadlığının yanısıra, çok çabuk yazı yazmasıyla da  meşhurdu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622268"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;İSMAİL  DERDİ:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1690 tarihli bu levhada tek ve çok tanrılı pekçok dinin  geçmişinde yer alan ve Kur'an-ı Kerim'de de geçen Esháb-ı Kehf sözkonusu  edilmektedir. 'Yedi uyurlar' olarak bilinen Yemliha, Mekselina, Misliha, Mernuş,  Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayuş ve köpekleri Kıtmir'in isimleri bu levhada gemi  biçimi verilerek yazılmış; altın, siyah ve yeşille renklendirilmiştir. İsmail  Derdi'nin bu levhası Topkapı  Sarayı'ndadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622269"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;MEHMED ŞEFİK BEY&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1819'da Beşiktaş'ta, Kılıçali  Mahallesi'nde dünyaya geldi. Önce Lâz Ömer adında bir hattattan, sonra  teyzesinin kocası olan ve hat sanatının en büyük isimlerinden kabul edilen  Kazasker Mustafa İzzet Efendi'den dersler aldı. Sülüs, Nesih, Celi Divani ve  Siyakat cinsi yazılarda kısa zamanda şöhret sahibi olan Mehmed Şefik Bey,  sarayda yıllarca hat hocalığı yaptı ve İstanbul dışındaki çok sayıda cami için  de levhalar hazırladı. 1879'da İstanbul'da vefat eden hattat, Beşiktaş'daki  Yahya Efendi Türbesi'ne  defnedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622270"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;ŞEYH HAMDULLAH:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk hattının en büyük ismi kabul  edilen ve 1436'yla 1520 yılları arasında yaşayan Şeyh Hamdullah'ın bu levhası  yazı meşklerinden oluşuyor. Hattatların yazı yazmaya başlamadan önce ellerini  alıştırmak veya boş zamanlarında ellerinin hassasiyetini kaybetmemeleri için  yaptıkları harf veya kelimelerden oluşan yazı denemelerine 'meşk' adı verilir.  Kâğıtta hiç boş yer bırakmadan, ters veya düz, hattâ üstüste yazılan bu tip  yazılara ilk bakışta karalanmış gibi görünmelerinden dolayı 'karalama' da denir.  Özellikle Şeyh Hamdullah'a ait yazı meşklerinin ve kıt'alarının toplandığı  murakkalar kendi öğrencilerinin yanısıra yüzyıllar boyunca yeni hattatlar için  de örnek  oluşturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622271"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;MAHMUD CELÁLEDDİN:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1829'da ölen  ve Şeyh Murad Türbesi'ne defnedilen Mahmud Celâleddin, Dağıstanlıydı. Meşketmek  için gittiği Yamakzade Salih ve Ebubekir Raşid Efendiler, Mahmud Celâleddin'in  sert tabiatlı olması dolayısıyla Mahmud Celâleddin'e ders vermeyi reddetmişler,  o da evine kapanarak hattı eski üstadların yazılarını tek başına inceleyerek ve  kendi kendine öğrenmişti. Türk hattında ayrı bir ekol kuran Mahmud Celâleddin'in  sert tabiatının izleri yazılarında da hemen belli  olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622272"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;DERVİŞ  ALİ:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen ve Türk hat sanatının en  önemli isimlerinden olan Derviş Ali, Yeniçeri Aağalarından Hüseyin Ağa  tarafından yetiştirildi. Sülüs ve nesih yazıyı Halid-i Erzurumu'den meşketti.  Şeyh Hamdullah üslubunun en önemli temsilcilerinden olan sanatkâr 1673'te  İstanbul'da vefat etti ve sur dışında defnedildi. Hattatın maharetini bütün  özellikleriyle gösteren bu Mülk Suresi, hâlen Topkapı Sarayı Müzesi'nde muhafaza  ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div id="post_message_622273"&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;AHMED KARAHİSARİ:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adı da Şemseddin olan Türk hat  sanatının bu büyük ustası 1468'da, isminden de anlaşılacağı gibi  Afyonkarahisar'da doğdu. Hat derslerini zamanının meşhur sanatkÁrı Esadullah  Kirmani'den aldı. 'Kalem-i müsenna' adı verilen celi hatta yani büyük boy yazıda  ustalığı diğer yazılarından daha üstündü. Süleymaniye Camii'nin büyük  kubbesindeki yazıları kölesi Hasan Çelebi ile beraber hazırladı. 90 yaşına  yaklaştığı sırada, 1556'da vefat eden Ahmed Karahisari Türk hat sanatının en  büyük  isimlerindendi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6663869011480541555-3950754453730020888?l=tarihsayfalari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/feeds/3950754453730020888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-hattn-ustalar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3950754453730020888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6663869011480541555/posts/default/3950754453730020888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihsayfalari.blogspot.com/2010/01/osmanlda-hattn-ustalar.html' title='Osmanlı&apos;da Hatt&apos;ın Ustaları'/><author><name>BlogMan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/SnwPCT867II/AAAAAAAAABA/4xAiP3HMolI/S220/Bayrak.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_NTJWdat1x40/S2S3jlOFhRI/AAAAAAAAAFU/6Xt4pdhSgz4/s72-c/hat-sanatimalzemeleri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6663869011480541555.post-816253209721772917</id><published>2010-01-31T00:43:00.000+02:00</published><updated>2010-01-31T00:45:58.411+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çanakkale Savaşı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slayt'/><title type='text'>CANAKKALE ZAFERİ slaytları (15 Adet)</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: arial; font-size: medium; color: rgb(139, 0, 0); "&gt;Canakkale Kahramanlari sesli slayti&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium; font-weight: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:arial;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium; font-weight: normal; "&gt;&lt;img border="0" src="http://www.slaytyerim.com/images/stories/canakkalekahramanlari.jpg" _cke_saved_src="http://www.slaytyerim.com/images/stories/canakkalekahramanlari.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: normal;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Indirme  Linki:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt
