Osmanlı'da Tasavvuf ve Tarikatlar

Gönderen BlogMan 24 Ocak 2010

XIV. Yüzyılın Son Yarısından XV. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlılardaki Tasavvuf Akımı


Ahiler ve Babâîler
Osmanlı devleti kurulurken Anadolu'daki Ahî ve Babâî ve Mevlevi tarikatleri en faal devirlerini yaşıyorlar ve bu kıt'ada mevcud beylikler üzerinde nüfuzlarını gösteriyorlardı; bundan dolayı bu tarikat zümrelerinden bilhassa ilk ikisinin Osmanlı beyliği muhitinde de faaliyetleri görülmekteydi. Bu suretle Anadolu'da yayılan tasavvuf cereyanları XIV. yüzyıl sonuyla bilhassa XV. yüzyılda kuvvetli olarak meydan almış ve bunda beylikler tarafından gösterilen himaye de müessir olmuştu. Tasavvufî eserler manzum ve mensur olarak yazılmaktaydı. XIV. yüzyıla ait Aşık Paşa, Yunus Emre ve
Sultan Veled divanları ve saire ile XV. yüzyıl'daki Kemali Ümmî, Nesimi ve Eşref-zâde Abdullah-i Rûmî divanları ve yine Eşrefoğlu'nun (vefatı 874 H./1469 M.) Hayret-nüma ve 852 H./1447 M. de yazılmış ahlâka dair kıymetli bir eser olan Müzekki’n-nüfus isimli eserleri ve Hatiboğlu'nun Hacı Bektaş Velâyetnâmesi tercemesi ve bunlardan başka manzum ve mensur daha birçok risaleler ve manzumeler yazılmıştır.
Osmanlı devletinin temeli atılırken bu beylik, ahilikten ve ahî reislerinin nüfuzlarından istifade etmişti; filhakika Osman Gazi'nin kayınbabası
Şeyh Edebalı o tarihlerde ahilerin ulularından bulunduğu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud, Candarlı Kara Halil de aynı tarikatta bulunarak hizmet ediyorlardı. Ahî Hasan'ın nüfuzu ve hizmeti tarihçe de malûmdur. Ahilerin bu nüfuzunu XV. yüzyıl'ın ilk yarısında da görmekteyiz.
Ahî tarikatı reisliğinin Şeyh Edebalı'dan sonra kime geçtiğini bilmemekle beraber bunun daha sonra I.Sultan Murad intikal eylediğini biliyoruz; bu cümleden olarak Murad Gazi'nin Gelibolu'daki Ahî reislerinden Ahî Musa'ya verdiği 767 Receb/1366 Mart 14 tarihli icazetname ve vakıfnamede: "... ahilerimden kuşanduğum kuşağı Ahî Musi’ya (Musa'ya) kendü elümle kuşadup Magalkara'da (Malkarada) ahî diktim ve bu Ahî Musa veya evlâdlarından kimesneyi ihtiyar idüp ya akrabalarından veya güğeygülerinden ahilik icazetin virüp bizden sonra yerümüze ahî sen ol diyeler ki bunlar fevt olduktan sonra şerhle sabit ve zahir ola...." kaydı bunu göstermektedir.
Osmanlı beyliği kurulurken Ahilikten başka
Alperenler denilen ve Babâî tarikatinden olan Gazi'lere ehemmiyet verilmiş ve bunlar için zaviyeler yapılmıştı; Orhan Bey'in maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve Duğlu Baba ve emsali babalar, sonradan adını Bektaşiliğe çeviren Babâî tarikatine mensup Alp-erenlerden idiler. Orhan Gazi zamanında Bursâ'nın Uludağ (Keşiş dağı) eteğinde Babâîlere mahsus zaviyeler yaptırılmıştı. Yine bu zümreye mensup olarak Bursa Yenişehir'inde bulunan Postinpuş Baha'ya I. Murad tarafından bir zaviye inşa ettirilmişti.
Orhan Gazi, kendilerinden istifade ettiği Babâîlere riayet etmekle beraber, onların herhangi bir ayaklanmalarına karşı da kontrolü ihmal etmemekte idi; hattâ Bursa etrafında çoğalıp akidelerini neşretmekte olan Abdal, Torlak ve Işık'ların (Babâîlerin) vaziyetlerini teftiş ve tahkik ettiren Orhan Gazi, bunlardan muzır akide neşredenlerin çerağ ve bayraklarını ellerinden alıp memleketinden kovmuştu. Babaîlik daha sonraları yeniçeri ocağına girmiş ve halifeleri vasıtasıyla Babâîlerden olup XIII. yüzyılın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektaş-ı Velî'ye nisbet edilmiştir.
XIII. yüzyıldan başlıyarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu'nun siyasî ve içtimaî hayatında,
Babâî, Kalenderî, Torlak, Samavnalı, Işık gibi muhtelif isimler altında Babaîliğin kasaba, köy ve aşiretler arasında yayılmış olduğu görülmektedir. Babâîler en çok Sivas, Çorum, Yozgat, Aydın, İzmir, Balıkesir, Kuzey Anadolu (Giresun'dan Sinop'a kadar olan saha) ve Konya, Antalya ve havalisinde akidelerini yaymışlardı. Bunların XVI. yüzyıl başlarından itibaren Rumeli'de de faaliyette bulunduklarını görmekteyiz.
Bu zümreler arasında Hurufîliği neşreden Fazlullah'ın halifesi
Seyyid Nesimî ve taraftarlarının Anadolu'daki propagandaları kendilerine epey taraftar kazandırmış ve bunun neticesi olarak Hurufîlik süratle yayılmağa başlamış ve bu hususta Nesimî'nin müridi Refiî'nin eserlerinin mühim tesiri görülmüştür; Refiî'den sonra Feriştehoğlu (İbn-i Melek) ve Viranî Baba gibi hurufîler de aynı tarzda akidelerini yaymışlardır; hurufîlik daha sonraları birçok tarikatlerle bu tarikatlere mensup mutasavvıfların eser ve manzumelerinde de kendisini göstermiştir

Tedris-i tasavvuf faaliyeti
Ahî ve Babâîlerden başka Osmanlı memleketlerinde tedrisi tarzda
vahdet-i vücud felsefesiyle ilmî tarikatçilik de görülmektedir; bu, daha ziyade havasa mahsus olup mühim şehir ve kasabalarda yerleşmişti; Osmanlı devletinin Rumeli'de genişlemesi ve muvaffakiyetlerin birbirini takip eylemesi hariçten bir çok Alperenlerin Osmanlı ülkesine gelmesini mûcib olduğu gibi Osmanlı hükümdarlarıyla Osmanlı vezirlerinin mutasavvıflara karşı gösterdikleri riayet, mektep halinde bir mutasavvıf zümresi de vücuda getirmişti. Yıldırım Bayezid'in Emîr Buharî'ye kızını vermiş olması Osmanlı hükümdarlarının tarikat erbabına göstermiş oldukları hürmet ve riayetin canlı bir delilidir; bu hürmet ve riayetten dolayı XIV. yüzyılın sonlarından îtibaren Osmanlı memleketlerinde Ekberiyye, Bistamiyye, Zeyniyye isimlerindeki tarikatleri görmekteyiz. Bunlardan en evvel Davud-ı Kayseri vasıtasiyle Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî'ye mensup Ekberiyye tarikati Osmanlı ülkesine girmiştir ki gerek bu zatın ve gerek daha sonra Şemseddin Molla Fenârî'nin himmetleriyle yayılmıştır; yine bu XIV. yüzyıl sonlarında Bistamiyye (Ebu Yezid Bistamî'ye mensup) tarikati de Kayserili Şeyh Hâmid (Hamidüddin-i Aksarayî) vasıtasiyle Osmanlı memleketlerine girdi; Bursa’ya gelen Şeyh Hâmid'e, Yıldırım Bayezid hürmet ve riayet göstermiş ve yaptırdığı camide ilk defa bunun vâz ve nasihat etmesini arzu eylemişti; işte bu sırada Molla Fenarî, Şeyh Hâmid'den de feyz almıştı. XV. yüzyılın ilk yarısında Bursa’ya gelerek tarikatini neşreden Abdüllâtif Makdesî, yine allâme Molla Fenarî ile görüşüp onu tarikatine almıştır.
Bu kayıtlar gösteriyor ki
Molla Fenarî, Osmanlı memleketlerinde medrese kolunun reisi olduğu gibi aynı zamanda bu üç tarikatin (Ekberiyye, Bistamiyye, Zeyniyye) yayılmasında da birinci derecede âmil olmuştur. Zeyniyye tarikati daha sonraları Şeyh Muslihüddin ibn-i Vefa (vefatı 1491) zamanında kemal devrini bulmuş ve bunun tekkesi birçok mütefekkir Osmanlı âlimlerinin toplantı yeri olmuştur.
XV. yüzyıl başlarında hükümet tarafından mânevi ilimlerini neşretmek lâzım gelen tarikat erbabına karşı gösterilmekte olan hürmet ve riayetin bazen kötü sonuçları görülmüştür; çünkü Samavna Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin'in tertip ettiği ihtilâl korkunç bir şekil almış, Anadolu'da ve Rumeli'deki taraftarları arasında vukua gelen bu hareket güçlükle bastırılmıştı (1420).
Şeyh Bedreddin hareketi dikkate şayan bir hâdisedir; bu ayaklanma tıpkı XII. yüzyılın ortalarına doğru tertip edilmiş olan Baba İshak ihtilâline benzemektedir; Baba İshak, nasıl Babâî ve Alevîlere istinaden propaganda yaparak muhitini hazırlayıp Selçuklu kuvvetlerinin Suriye ve Elcezire taraflarındaki meşguliyetinden istifade ile Malatya, Maraş, Sivas, Çorum, Tokat, Amasya ve etrafındaki taraftarlarını ayaklandırdı ise, Şeyh Bedreddin de halifeleri vasıtasıyla hem Anadolu ve hem Rumeli'de hazırlamış olduğu Alevî muhitlerinde aynı suretle hareket etmiştir.
Bir nevi Alevî ayaklanması olan
Şeyh Bedreddin vak'ası’ndan sonra hükümet ihtiyatlı davranmakla beraber memleketteki serbest fikir hayatına dokunmamıştır; hattâ hükümetin bu ihtiyatı neticesinde müridlerinin çokluğundan dolayı Ankara'da bir hâdise çıkaracağı ihbar edilen Hacı Bayram-ı Velî (vefatı 833 H./1430 M.) II.Murad tarafından Edirne'ye getirtilerek söylenen şeylerin aslı olmadığı görülüp vaaz ve nasihatte bulunarak kendisine lâyık olan hürmetle Ankara'ya avdet etmiştir. Bayramiyye tarikati Hacı Bayram-ı Velî'den sonra halifelerinden Ak Şemseddin'le Şeyh Ömer Sikkin (Bıçakçı Ömer) taraflarından Bayramiyye ve Melâmiyye isimleriyle iki kola ayrılmıştır. Hacı Bayram-ı Velî mensuplarından Yazıcızâde Mehmed Efendi ile kardeşi Ahmed Bîcan Efendi'nin XV. yüzyılın ortalarına doğru yazdıkları tasavvufî eserler ve tekke edebiyatı, Bayramiyye tarikatının yayılmasında müessir olmuştur. Ahmed Bican Efendi'nin klâsik heyetten (kozmografya) bahseden Dürr-i Meknun adında bir eseri ile Acayibü’l-Mahlûkat adında 1453'de telif ettiği (Kazvinî'den özet) küçük bir kozmoğrafyası da vardır.
Yine bu XIV. yüzyıl sonlarıyla XV. yüzyılda Osmanlı memleketlerinde
Halvetîlik, Kadirilik ve Mevlevilik de yavaş yavaş yayılmağa başlamıştı. Düzme Mustafa denilen Mustafa Çelebi'ye karşı hareket eden genç hükümdar II. Murad'ın Bursa'da oturmakta olan Yıldırım Bayezid'in damadı Seyyid Emîr Buharî'den kılıç kuşandığını ve İkinci Kosova de bazı tarikat zümrelerinin orduda bulunduklarını görmekteyiz. Bu kayıtlar, Osmanlı hükümdarlarının bunlara karşı olan riayetlerini göstermektedir. İstanbul Fethi esnasında da Hacı Bayram-ı Velî halifelerinden Ak Şemseddin ile Akbıyık orduda bulunmuşlar ve buranın fethi için genç pâdişâhı teşvik eylemişlerdir.

XV. Yüzyıl Ortalarından İtibaren Tasavvuf Akımları


On beşinci yüzyıldan itibaren bilhassa
tedrisi tasavvuf dediğimiz ilmî tasavvuf daha kuvvetli olarak yayılmağa başlamış, hududun genişlemesi nisbetinde muhtelif tarikat zümreleri Osmanlı memleketlerinde yer alarak âyin ve tarikatlerini neşretmeğe başlamışlardır.
On beşinci yüzyılın ikinci yarısından on altıncı yüzyıl ortalarına kadar Ankaralı Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden
Ak Şemşeddin namıyla maruf Mehmed bin Hamza ile Vefa mahlasıyla meşhur Konyalı Şeyh Muslihüddin Mustafa ve Çelebi Halife denilen Cemaleddin Aksarayî, Sünbül Sinan, Merkez Muslihüddin, İbrahim Gülşen, Ümmî Sinan, Şaban-ı Velî gibi muhtelif tarikat erbabı olan arif zatlar kendi tarikatlerini neşrederlerken bu tarikatlerden herhangi birisine intisap ederek vahdet-i vücut felsefesini neşreden Melâmiyye ricali de görülmektedir.
Osmanlı memleketlerindeki bu bir asırlık fikrî hayat —adedi sınırlı bazı âlimler müstesna olarak— daha sonraki on yedinci yüzyıla nisbetle serbest olduğu için tarikat erbabının neşriyatına karşı iki taraf arasındaki münakaşa fikir ihtilâfından ibaret kalmakta idi; zaten tarikatleri doğuran sebeplerden birisi de meşreb, meslek ve düşünceler arasındaki fikir ihtilâfları olduğundan buralara intisap edenler de yine aynı meslek ve meşrepteki insanlardı.
On beşinci yüzyıl ortalarıyla on altıncı yüzyıl ortalarına kadar
Osmanlı ülkelerinde en çok yayılan tarikat Şirvanlı Şeyh Yahya'ya mensup Halvetiye tarikatı olup Sünbüliye, Gülşeniye, Şemsiye ve Ahmediye ve saire gibi muhtelif kollar halinde genişleyerek devam etmiştir. Mevlana Celaleddini Rumi mensup olan Mevlevîlik on dördüncü asrın ilk yarısından itibaren Anadolu'da yayılmağa başlayıp Osmanlı devletinin kuruluşundan sonra onun hudutları içinde de yayılmıştır.
Osmanlı memleketlerinde ilk yayılan tarikatlerden
Nûr-bahşiye tarikati, Yıldırım Bayezid damat olan Emir Sultan denilen Şemseddin Mehmed bin Ali El-Hasan El-Buharî vasıtasıyla Bursa'da kurulmuş ise de kendisinden sonra çok devam etmemiş ve iki nesil sonra kesilmiştir.
Bundan başka Hacı Bayram-ı Velî'ye mensup
Bayramiye tarikati de bilhassa Melâmiye, Şemsiye, Celvetiye olarak müteaddit kollar ve o kollarda bir takım şubelere ayrılmak suretinde devam etmiştir. Bunlardan sonra Osmanlı hudutlarının Basra, Mısır taraflarına kadar genişlemesi Irak, Suriye ve Mısır'da yayılmış olan tarikatlerin de Anadolu ve Rumeli'de yayılmalarını mucip olmuştur ki Kadirî, Rifaî tarikatleri bunun önünde gelmektedir.
Bu muhtelif tarikat zümrelerinin şeyhleri bulundukları şehir ve kasabalarda ve devlet merkezinde hükümet işlerine karışmayarak kendi âlemlerinde zikir, sohbet ve bazılarına verilen büyük camilerin kürsü şeyhlikleriyle ve va'z ve nasihatle halkın irşadıyla uğraşırlardı. Bu asırlarda gelen şeyhlerin hemen hepsi hem şer'î ve hem tasavvufî ilimlerde malûmat sahibi oldukları gibi aralarında şair, musikişinas olanlar da vardı.

Aksemseddin Mehmed bin Hamza


Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden olan bu zat İstanbulun Fethi'nde bulunarak pâdişâhı bu fethe teşvik etmiştir. Daha sonra memleketi olan Göynük'e çekilen
Akşemseddin 863 H. / 1459 M.'de orada vefat etmiştir. Bayramiye tarikati şubelerinden Şemsiye tarikati buna mensuptur. Akşemseddin'in tasavvuftan Risale-i nûr, Hall-i müşkilât ve Maddetü'l-Hayat ismiyle de tıptan bazı tecrübeleri havi eseri vardır. Fatih ve II.Bayezid devirlerinde Konyalı Vefa Şeyh Muslihüddin Vefa'nın İstanbul da hâlâ ismine mensup mahallesindeki tekkesi münevverlerin toplandığı bir yerdi. Kendisi Zeyneddin Hâfî'ye mensup Zeyniye tarikatinden olup Bursa'da medfun Abdüllatif Makdesî'den (Vefatı 856 H./1452 M.) hilâfet almıştır. Şeyh Vefa tekkesi'ne (Tezarruat) sahibi Sinan Paşa ile Molla Lütfü, Bursalı Hocazade, Zembilli Ali Efendi, Şair Balıkesirli Zati ve sair münevverler buranın müdavimi idiler; zamanında büyük bir hürmete mazhar olan Şeyh Vefa, 896 H. / 1491 M. de vefat ettiği vakit cenaze namazında bizzat II. Bayezid de bulunmuş ve kefenini açarak yüzünü öpmüştür. Evrad-ı Vefa, Makam-ı sülûk, Sâz-ı irfan ve kozmoğrafyadan İstanbul'un tûl ve arzına göre tertip ettiği Ruznâme-i Vefa isimli eserleri vardır.

XVII. Yüzyıldaki Tasavvuf Akımları


XVII. Yüzyıldaki Bazı Yüksek Mutasavvıflar

17. asırda sofiye ricaline karşı müthiş hasım olarak bir vâiz sınıfı görüyoruz; vaazlarıyla avamı okşayan bu zümre ile aydınlara hitap eden mutasavvıflar arasında bir zamanlar kitaplar ve risalelerle yapılan ilmî münakaşa bu asır ortalarına doğru İstanbul'da fiilî, mücadeleci ve ihtilâlci bir mahiyet arzediyordu. Fikrî mücadelenin silâha sarılıp kavgaya varacak dereceye gelmesinde hükümetin aczi ve saraya mensup veya sarayda vazife gören bazı cahil ağaların vâizlerin teşvikleriyle Sofiye ricaline düşman olmalarının tesiri vardır.
On yedinci asırda
sofiye ricali arasında Tekke şeyhi olarak Halvetiye tarikatinin Şemsiye kolundan Abdülmecid Şeyhî ve Bayramiye tarikatinin Celvetiye kolundan Aziz Mahmud Hüdâî Efendi'lerle Abdülmecid Efendi'nin halifesi Abdülahad Nuri Efendi ve Sohbet-nâme sahibi Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi ve Halvetiye tarikatinin Ramazaniye şubesi kurucusu Şeyh Ramazan Mahfîl ve Galata Mevlevi şeyhi Mesnevî'yi şerheden Rüsuhî İsmail Dede ve Kadiriye tarikatinin Türkiye'de ikinci piri sayılan Tosyalı İsmail Rumî gibi arifane eserleriyle tanınmış şahsiyetleri görmekteyiz.
Sohbet tarikatı olan
Bayramiye tarikatı Melâmîlerinden Hasan Kabaduz (vefatı 1010 H. / 1601 M.) ve onun halifesi Hüseyin Lâmekânî (vefatı 1034 H. / 1625 M.) ve Hüsameddin Ankaravî halifesi olup halk tarafından tüccar Hacı Ali Bey diye tanınan İdris Muhtefî (vefatı 1024
H. / 1615 M. ) ve
Hüseyin Lâmekânî ile Aziz Mahmud Hüdaî Efendi müntesiplerinden Mesnevî'yi şerheden Reisü'l-küttab Sarı Abdullah Efendi (vefatı 1071 H./ 1660 M.) ve Ahmed Sarban halifeleriyle sair kollardan gelen Melamiler veya Hamzavîler sohbet halinde vahdet-i vücud akidelerini neşretmişlerdir. Bu Bayramiye müntesipleri arasında diğer tarikatlere mensup bir hayli arif şahsiyetler de vardı. Meselâ Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi ile halifesi Kütahyalı Sun'ullah Gaybî de meşrep itibariyle Bayramî idiler. Keza Sarı Abdullah Efendi tarikaten Celvetî olup meşreben Melamî idi; keza Halvetiye tarikatine mensup Kasımpaşalı Saçlı Emir diye meşhur Haşimi Emir Osman Efendi (vefatı 1003 H. ,' 1594 M.) de aynı zamanda Melâmî idi.
Bu kısa açıklamadan anlaşılacağı üzere Osmanlı memleketlerinde muhtelif tarikat zümreleri tarafından muhtelif kanaat ve inançlar halinde tasavvuf cereyanlarının ilerlediği görülmektedir. Bunlardan gidişlerinin bir kısmı zahiri şeriate uygun ve bazılarının da aykırı olduğundan bu sonrakiler haklarında bazen takibat yapılmıştır. Şeriate aykırı görülen
tasavvuf Melamilerin telkinleri olup bunun havassa ve irfan sahiplerine telkini icabederken bazen sahasını aşması dolayısıyla avamın ve zahir ehlinin itikadını sarstığı için şer'i nizamı bozmamak için zarurî olarak bu gibilerin bir kısmı saklı neşriyat yapmışlar ve bazıları da yanlış ve mübalağalı bir propaganda ile düzgün durumlarına rağmen zan altında kalmışlardır.
XVII. yüzyıl ortalarına doğru
Kadı-zâdeliler veya Fakılar denilen bir zümrenin hücumuna mâruz kalan Halvetî, Kadirî ve Mevlevî tekkelerinde serbest âyin icrası tehlikeli duruma girmiş ve ehl-i tarik ile Kadı-zadeliler arasındaki düşmanlık İstanbul halkını ikiye ayırmış, saraydaki baltacılar ve diğer bazı saray adamları tarafından himaye gören Fakılar, hükümetin aczinden de istifade ile kendileriyle muhakeme ve mantık üzerine konuşmak isteyen şeyhleri, tekkelerini basmak ve öldürmekle tehdit etmişlerdir. İlk zamanlarda Kadı-zâde'nin Sofiyeye itirazlarıyla başlayan münakaşa memleketin Girit harbi ve iç durumdaki vahim seneler zarfında da devam etmiştir.

Osmanlı Memleketlerinde Tarikatlerini Yayan Halvetiye Büyükleri


Bunlardan birincisi
Çelebi Halife diye şöhret bulan Cemaleddin Halvetî ile Cemaleddin İshak Karamanî ve Sünbüliye tarikati pîri Sinaneddin Sünbül Sinan ve Halvetiye'nin Gülşeniye şubesini kuran Diyarbakırlı ibrahim Gülşen ve Sinaniye şubesi kurucusu İbrahim Ümmi Sinan ve bunun halifesi Seyid Seyfullah on altıncı asırda gelmiş olan Halvetiye tarikati ulularından idiler.
Bu tarikatler arasında münhasıran
vahdet-i vücûd akidesini neşreden Bayramîye tarikatinin Şeyh Ömer Sikkîn (Bıçakçı Ömer)'e bağlı bir kolu vardır. Bu, XV. yüzyıl ortalarından XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı memleketlerindeki Melâmiye-i Bayramiye arifleri arasında Şeyh Ömer Sikkîn'in yâni Bıçakçı Ömer'in halifelerinden Ayaşlı Bünyamin ( vefatı 926 H. / 1520 M. ) ile onun halifesi Pir Ali Aksarayî (vefatı 934 H. 1527 M.) ve bunun oğlu olup 935 H. 1529 M.'de şeriate mugayir söz sarf ettiğinden dolayı İbn-i Kemal'in fetvasıyla öldürülen ve Oğlan Şeyh denilen Şeyh İsmail ve yine Pîr Ali Aksarayî halifelerinden Ahmed Sarban yani Deveci Ahmed (vefatı 952 H. / 1545 M.) ve onun da halifesi Ankaralı Hüsameddin (vefatı 964 H. / 1557 M.) ve Hüsamüddin'in halifesi olup akidesinin şeriate aykırı olmasından dolayı 969 H. / 1561 M. de İstanbul'da, katlolunan Hamza, Bayramiye-i Melâmiye'nin meşhurlarındandır.
Bu
Melâmiye ricali ile şeriat uleması arasında fikir ve görüş noktasında ihtilâf olup bunların felsefe ve akideleri cahil halkı şaşırtıp dalâlete düşürebileceği için esas dinî akideleri muhafaza ile mükellef olan âlimler bunlardan fikirlerini meydana vuranlardan bazılarını îdam ve bazılarını da hapsettirmişlerdir. Melamîlerin tarikatleri esas sohbet üzerine olup diğer tarikatler gibi tac ve hırkaları, yani belirli kıyafetleri yoktur. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî 'nin Fususü'l-hikem adlı eseri ve onun esası olan vahdet-î vücûd felsefesi bunların, umdelerindendir.

Osmanlı Hükümdarlarının Tarikat Erbabına Hürmetleri


Osmanlı pâdişahlarıyla devlet adamları tarikat erbabına karşı lâzım gelen hürmeti fazlasıyla yapmışlar, namlarına tekkeler açtırıp vakıflar yaptırmışlardır. Pâdişâhlar sefere giderken onlardan bazılarından gaza kılıcını kuşanmışlar ve bazı şeyh ve müridlerini teberrüken beraberlerinde sefere götürmüşlerdir. II.Sultan Murad sefere giderken
Emir Şemseddin Buharî'den kılıç kuşandığı gibi yine aynı hükümdar seferlerinde tarikat erbabını cepheye götürmüştür.
Fatih Sultan Mehmet'in yanında İstanbulun Fethi esnasında Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden
Akşemseddin ile Akbıyık bulunmuşlardır; Yavuz Sultan Selim mutasavvıf ve arif bir hükümdar olup Mısır seferinde Muhyiddin-i Arabî'ye karşı yüksek hürmeti sebebiyle onun türbesini ihya ile cami ve imaret yaptırmış ve bu seferden avdette bazı mutasavvıf zatlarla görüşmüştür.
Kanuni Sultan Süleyman'ın seferlerinde de bazı şeyhlerin müridleriyle beraber bulundukları görülüyor; bu pâdişâhın son seferi olan
Zigetvar 'da İstanbul şeyhlerinden Nureddinzâde Şeyh Muslihiddin Efendi de bulunmuş ve pâdişâhın vefatından sonra cenazesini İstanbul'a getirmiştir. III.Sultan Mehmet 1004 H. / 1596 M.'de Eğri seferine giderken Sivas'ta bulunup irfan ve fazileti İstanbul'da duyulmuş olan Şemseddin Ahmed Sivasî 'yi İstanbul'a davet ederek beraberinde muharebeye götürmüş ve dönüşte İstanbul’da alıkoymak istemişse de şeyhin ihtiyarlığına mebnî Sivas'a dönmesine müsaade etmiştir. Filhakika Şemseddin Sivasî memleketine döndükten az sonra 1006 H. / 1598M.'de vefat etmiştir. Yine aynı hükümdar Şemseddin Sivasî'nin biraderzâdesi ve halifesi olup fazl ve kemali İstanbul'a kadar yayılan Abdülmecid Şeyhî Efendi'yi bir hatt-ı hümâyunla İstanbul'a getirtmiş ve gelir gelmez kendisini Çarşamba'da Mehmed Ağa'nın yaptırdığı tekkenin şeyhliğini vermiştir.

Tarikatlerde Zikir Usûlü


Tarikatler
deveranî, kıyamî, kuudî olup bir de sema denilen Mevlevîlere mahsus olarak —hem mihver ve hem mahrek üzerinde dönmek olmak üzere— bir zikir usulü daha vardı. Halvetîler ve Kadirîler devir yaparak, Rifaîler ayakta durdukları yerde, Nakşibendîler oturarak zikrederlerdi; Bektaşîler ile Melâmiler de ise esas sohbet üzerine olduğundan bunlar yukarıdaki üç zümreden birine dahil değillerdi. Mamafih bilhassa Melâmiler herhangi bir tarikate girerlerdi. Tarikatlerle bu zikir tarzlarını burada basit olarak kaydetmekten maksadımız, daha sonra, yani XVII. asırda tarikat erbabı ile Kadızadeliler ve Fakılar denilen zümre arasındaki münakaşadan dolayıdır; tarikatlerdeki devir ve raksın haram olduğu hakkında İbn-i Kemal ve Ebussuud Efendi'lerin de fetvaları varsa da bunların zamanında tarikat erbabına dokunulmamış ve bu fetvalara karşı da deveranî olan sofiye ricali devr suretiyle Zikrullah'ın meşru olduğuna dair çok sayıda eserler yazarak bunlara cevap vermişler ve Mevleviye ricali de sema'ın haram olmadığını ispat eden risaleler kaleme almışlardır.

Kadı-zâdeliler veya Fakılar


Birgivî Mehmed Efendi

Kadı-zâdeli veya fakih'ten galat olarak fakılar hakkında malûmat verebilmek için ilk olarak, bunların
Tarikat-i Muhammediye isimli eserini zahiren kendilerine prensip kabul ettikleri Birgili Mehmed Efendi 'den kısaca bahsetmek lâzımdır.
Birgivî Mehmed Efendi aslen Balıkesirli olup Ali adında bir müderrisin oğludur. Kendisi müderris ve vaiz olup II.Selim'in hocası Birgili Ataullah Efendi'nin memleketinde yaptırdığı medreseye önce Mehmed Efendi müderris olup vefatına kadar burada kalmış ve bundan dolayı Birgivî lâkabı ile şöhret bulmuştur.
Birgivî Mehmed Efendi gerek vaazlarında ve gerek eserlerinde samimî olup kanaatini hiç kimseden çekinmeden söyler ve müdafaa ederdi. Kendisi bir aralık tarikate girme hevesine düşüp Bayramiye Melamilerinden Karamanlı Abdurrahman Efendi'ye intisap eyledi ise de tarikatteki riyazet ve vahdet-i vücûd felsefesini kavrayamadığından şeyhi tarafından zahir ilimlerle meşgul olması tavsiye edilmiştir.
Yirmi kadar eseri olan Birgivî'nin bunlar arasında en mühim eseri
Tarikat-i Muhammediye isimli mev'izeye ait kitabdır; bazı risaleleriyle bazı mütalaaları Ebussuud Efendi ile Bilâl-zade tarafından çürütülmüştür. Birgivî 981 H./ 1573 M. de Birgi’de vefat etmiştir.
Birgivî'nin eserleri XVII. yüzyıldaki bazı vâizlerin ellerine geçip bunu kendi ipliklerini boyamalarına alet edip suret-i haktan görünmek suretiyle menfaatler elde etmişlerdir. Bu Kadızadelilerin başında meşhur
Küçük Kadı-zâde denilen Balıkesirli Mehmed Efendi gelmekte olup mahlası kurduğu teşkilâta ad olmuştur.

Küçük Kadı-zâde

Kadılardan Doğanı Mustafa Efendi'nin oğlu olan
Kadı-zâde Mehmed Efendi
990 H. / 1582 M.'de Balıkesir'de doğmuş; memleketinde
Birgivî talebelerinden ders görmüş İstanbul'a gelerek tahsilini bitirip icazet almıştır; Kadı-zade bir ara, Tefsirî demekle meşhur Terceman Yunus tekkesi şeyhi Ömer Efendi 'ye intisap ettiyse de meşrebine muvafık gelmediğinden bir müddet sonra çekilerek kürsülerde vaaz ve nasihat etmeğe başlayıp serbest ve güzel söz söylemesi ve avamı cezb ve celb etmesini bilmesi sebebiyle az zamanda meşhur olmuş ve bu şöhreti ile saray adamlarına ve onlar vasıtasıyla pâdişâha çatmış ve 1041 H./1631 M. de Ayasofya Camii'ne vaiz olmuştur.
Kadı-zâde kurnaz, cerbezeli ve çok hırslı bir şahsiyet olup Sultan Ahmed'in ölümünden sonraki vaziyetlerden, hükümetin sıkışık durumundan ve halkın bunaltısından istifade ile şeriatin savunucusu olarak kendisini gösterip bütün hataların şer'-i şerife aykırı hareketlerden ileri geldiğini ilân ile İstadbul’u birbirine katarak bir kısım ayak takımını hükümete ve şeriate mugayir saydığı tarikatlere karşı cephe aldırmağa muvaffak olmuştur.

Kadı-zâde'nin Görüşü

Çok haris olan
Kadı-zade vaazlarıyla kendisini gösterdikten sonra arzusu olan saraya çatmağa muvaffak oldu ; IV.Murad'ın sevgisini kazandı; pâdişâhın tütün yasağını bahane ederek İstanbul’da temizlik yapmasında âmil oldu; devlet idaresini ele alan pâdişah'ın tütün kullanmayı men eylemesi üzerine Kadı-zâde bundan istifade ile pâdişâhın men eylemesiyle tütünün haram olduğunu beyan eylemek suretiyle hükümdarın fermanına destek oldu. Kadı-zâde'ye tütün ve kahvenin Allah tarafından haram edilmemiş olduğu söylendiği zaman "ulülemr olan pâdişâhın men etmesiyle terki lâzım gelir, dinlemeyenler katlolunur" diye sudan cevap verdi; bu sayede Sultan Murad tütün yasağı bahanesiyle haklı, haksız çok adam öldürdü; bu hususta Naîma şöyle diyor:
"Fermân-ı mülûkânelerin tenfiz için bî-nihaye halkı katletmeğe Kadı-zâde'yi siper edip satvet ve mehabetleri âlem-gir oluncaya dek nice bin derdmend-i bî-günahı şimşir-i gazab ve siyaset ile tebah etmişlerdi”
Kadı-zâde'nin mücadelelerinden biri de
Sofiye ricali ile uğraşmak olmuş; devran ve semaın haram olduğunu iddia etmiş ve bu iddiası kendisinden sonra gelen tebaası tarafından asabiyet tehditle takip olunmuştur.

Kadı-zâdelilerin Ortaya Attıkları Meseleler

O devirde hayatta olup tarihini yazan
Şarihü'l-menarzade Ahmed Efendi, Kadı-zâdelilerin yaptıkları dolayısıyla onlara adam akıllı hücum etmektedir. Kadı-zâde, aralarındaki meşrep ve kanaat farkı olmaksızın tarikatler ve mutasavvifenin kanaat ve düşünceleri hakkında, en önce çağdaşı olup Sivasî Efendi diye meşhur olan Abdülmecid Şeyhi Efendi ile çatışmıştır. Sivasî Efendi ile Kadı-zâde arasındaki ihtilaflı mesele on altı idi:
1— Müsbet ilimlerin ve bu miyanda riyaziyenin (matematik) tahsili meşru mu değil mi?
2— Hızır Peygamber sağ mı, değil mi ?
3— Ezan ve nât-i nebevî, mevlût ve sair şeylerin makamla ve güzel sesle okunması caiz mi değil mi?
4— Tarikat erbabının devran ve semâları meşru mu değil mi?
5— Makam-ı tazimde Peygambere sallalahü aleyhi ve sellem ve eshaba radiyallahü anh demek lâzım mı değil mi?
6— Sigaranın, kahvenin ve sair muhdesatın haram olup olmadığı,
7— Hazret-i Peygamberin peder ve valdelerinin imanları hakkında,
8— Firavnun imanla ölüp ölmediği?
9— Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî hakkında mutasavvife ve Kadı-zadenin kanaatleri,
10— Hazret-i Hüseyin'in şahadetine sebep olan Yezid'e lanet edilip edilmemesi,
11— Peygamber zamanından sonra meydana gelen ve tatbik edilen bid'atler hakkında,
12— Kabirleri ziyaret edip etmemek,
13— Cemâatle nafile, regaib, berat, kadir namazları kılınmak bahsi,
14— Kibarın elini, eteğini, ayağını öpmek ve selâm almakta eğilmek bahsi,
15— Emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker bahsi,
16— Rüşvet bahsi.

Sofiye'nin Bu Sorulara Cevabı
Abdülmecid Sivasî Efendi müsbet ilimlerin tahsilini, Hızır Peygamber'in hayatta olduğunu ezan, ve buna benzer okunan şeylerin güzel sesle ve makam ile okunmasını, devran ve semaın caiz olduğunu, tazim makamında gerek Peygambere ve gerek ashabına lâzım gelen hürmetin ifasını; sigara ile kahvenin haram olmadığını, Peygamberin peder ve validelerinin iman ile vefat ettiklerini, Muhyiddin-i Arabi'nin Şeyh-i ekber namıyla en büyük İslâm mutasavvıfı olduğunu; Peygamber zamanından sonra meydana gelen güzel âdetlerin kabul edilmesini ve diğer buna benzer meselelerin akli ve mantıkî olanlarının yapılmasını tasrih ve ispat ile bu hususa dair kanaatini risale ve vaaz suretiyle beyan etmiştir.
Kadı-zâde Mehmed Efendi, 1045 H./ 1635 M. tarihinde vefatına kadar vaazlarına devam etmiş ve bu iki zat ile tarafları arasındaki münakaşa sözde ve yazıda kalıp münazaa ve mücadeleye kadar gitmemiştir. IV.Murat bunların münakaşalarına müdahale etmeyip siyasetine âlet olan Kadı-zade'yi tutmakla beraber Abdülmecid Sivasî Efendi'ye de lâzım gelen riayeti göstermiştir.

Kadı-Zâdelilerin Saraydan Kuvvet Almaları

Kadı-zade Mehmed Efendi nın ölümünden sonra ona tabi olan kürsü vaizleri saraya
kuvvet sokarak para almak ve mevki elde etmek almaları için haram olduğu kat'î delillerle sabit olmayan şeylerin haram olduğunu iddia ve bunları yapanların kâfir olduklarını beyan eylediler; yani hocaları olan Kadı-zâde'nin kanaatlerini kürsülerde ızhar ile nafile namazı kılanları, güzel sesle okuyanları, cumalarda salevat getirip Radiyallahü anh diyen müezzinleri, na't-ı şerîf okuyanları zorla ve tehdit ile menettiktan başka Hazret-i Peygamber'in vefatlarından sonra hadis olan güzel ve mâkul şeyleri yapanların küfürlerine hükmedecek kadar ileri gittiler.

Sofiye'nin Devran Ve Semâ Meselesi


Kadı-zâdeliler
, asıl hasım oldukları tarikat ed-devrân vesemânın devran ve semâlarını raks telakki edip raksın ise haram olmasına dayanarak Müslümanların bunları menetmelerini vaazlarında telkin eylediklerinden cahil halktan ekserisi bunların sözlerine uyarak Halvetiye, Mevleviye ve sair tarikat erbabının düşmanı olmuşlar ve bunları tekfirden başka tekkelerine gidenlerin bile küfrlerine hükmedecek kadar ileri varmışlar ve bu yüzden tarikat erbabı sinerek bu mütecavizlere karşı hükümeti ele almış olan ağaların da bu şuursuz kalabalığa uymaları üzerine devranî ve Mevlevî tekkeleri âyin yapamaz olmuşlardı.
Bu husus hakkında
Naîma kaynaklarından naklen hulâsa olarak şöyle diyor:
"IV.Sultan Murad'in ilk zamanlarında devlet işleri saltanat şerikleri ellerinde olduğu sıralarda
Kadı-zâdeliler şöhret peyda etmişlerdi; sebebi bu ki ehli tarik şeyhlerinin pek çoğu dünya malına haris olmayıp kanaatle geçinip mal peydasına lâzım olan hile ve dalavere nedir bilmezlerdi. Ama kadı-zadeliler züht ve takva suretinde görünmeyi dünya tahsiline bir vesile edip ekseriya murabahacı habisleri ve muhtekirleri ve müraî kallaşları teshir edip enva-i tezvirat ve hile ile işlerini görürlerdi. Saray adamlarından baltacılar, bostancılar ve kapıcılardan bazı kimseler bunların vaazlarında bulunup ve kimisi derslerine devam edip dünya tahsiline münasip vesiledir diye saraydan kızlar ağasına ve valide sultana bunları tanıtarak iltifat ve atiyelere nail etmişlerdi.

"Osmanlı'da Tasavvuf ve Tarikatlar" Hakkındaki Yorum Sayısı 0 yorum

Yorum Gönder

Linkwithin

Related Posts with Thumbnails

Tarih Sayfalarında Konu Paylaşılmıştır...

Etiketler

12 Eylül Abide Şahsiyetler Adnan Menderes AkŞemseddin Alp Arslan Antlaşmalar Ashab-ı Kiram Asr-ı Saadet Atatürk Atatürk Yazı Atatürk'ün Konuşmaları Barbaros Hayreddin Paşa Burak Reis Cahiliye Dönemi Cezzar Ahmet Paşa Cumhuriyet Tarihi Cumhuriyet Yönetimi Çanakkale Savaşı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa Dumlupınar Edebiyat Ermeni Meselesi Ertuğrul Gazi Ficar Savaşları Fil Vakası Gazi Osman Paşa Haritalar Hasan Tahsin Haşimiler Hicaz Demiryolu Hocali Katliami Hz Ömer R.a Hz Peygamberimiz s.a.v I. Kılıç Arslan İslam Tarihi İstanbulun Fethi İstiklal Savaşı Kanuni Sultan Süleyman Kaptan-ı Deryalar Karapapak Mihrali Bey Kaymakam Kemal Bey Kaynakçalar Kıssadan Hisse Kurtuluş Savaşı Kuyucu Murat Paşa Malkoçoğulları Mehmet Akif Ersoy Mehter Melikşah Milli Cemiyetler Milli Mücadele Nizamname Orhan Gazi Osmalıda Sosyal Müesseseler Osman Gazi Osmanlı Alimleri Osmanlı Kaynakça Osmanlı Kronolojisi Osmanlı Paşaları Osmanlı Şeceresi Osmanlı Tarihi Osmanlıda Bilim ve Sanat Osmanlıda Kurumlar Osmanlıdaki Akıncılar Osmanli Osmanli Sultanlari Piri Reis Röportaj Sahabe-i Kiram Sarıkamış Savaşlar ve Cepheler Slayt Sultan Abdülaziz Sultan Abdülmecid Sultan I. Abdülhamid Sultan I. Ahmed Sultan I. İbrahim Sultan I. Mahmud Sultan I. Mehmed Çelebi Sultan I. Murad Sultan I. Mustafa Sultan II. Abdülhamid Sultan II. Ahmet Sultan II. Bayezid Sultan II. Mahmud Sultan II. Murad Sultan II. Mustafa Sultan II. Osman (Genç Osman) Sultan II. Selim Sultan II. Süleyman Sultan II.Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) Sultan III. Ahmed Sultan III. Mehmed Sultan III. Murad Sultan III. Mustafa Sultan III. Osman Sultan III. Selim Sultan IV. Mehmed Sultan IV. Murat Sultan IV. Mustafa Sultan V. Mehmed Reşat Sultan V. Murad Sultan Vahideddin Şehit Tarhuncu Sarı Ahmed Paşa Tuğrul Bey Türk Türk Beyleri Türk Beylikleri Türk Devletleri Türk Sultanları Türk Tarihi Uzun Hasan Vezir Yavuz Sultan Selim Yedi Sekiz Hasan Paşa Yıldırım Beyazıd

Archive

Bu blogda yazılan her yeni yazıdan gününde haberdar olmak ister misin?
Cevabın evet ise sana e-posta aboneliğini önerebilirim. Böylece her yeni yazı için posta kutunuza mail düşecektir.

E-posta adresinizi yazın:

Tarih Sayfaların'da yayınlanacak yeni yazılar e-mail adresinize gelsin.

Post Link

İzleyiciler